İz Sürmek

Metin Karabaşoğlu

YİRMİ YILLIK RİSALE TETEBBUATIM VESİLESİYLE gördüğüm o ki, Risale-i Nur’daki birçok bahsin açılması evvelemirde açık yürekli olmayı, anlamadığımız veya hakkıyla anlamadığımız bir yeri anlamış gibi yapmak yerine anlamadığımızı kabul ve itiraf etmeyi; buna ilaveten, anlama yolunda bir cehd ile iz sürücü olmayı gerektiriyor. Üçüncü olarak, dün tam olduğuna inandığımız bir açıklamanın eksikliği veya yanlışlığı ortaya çıktığında, "hata etmiş durumuna düşmemek" için bu açıklamayı inadına savunmak yerine, "hatadan dönmenin" de, "eksiği tamamlamanın" da bir fazilet olduğunu bilmenin rahatlığıyla onu terkedebilmek icap ediyor.

Bu vâkıanın son bir nümunesini geçen hafta içinde tecrübe ettim. Elhamdülillah, manen çok bereketli kapılar açan, ama çoğu bahsinde takılıp kaldığımız "Esmâ-i Sitte Risalesi", yani "Otuzuncu Lem’a" üzerinde bir yılı aşan müzakeremiz hengâmında, dikkatimizi bir nüans çekmişti. İsm-i Azam olarak çalışılan altı esma-i hüsnadan Kuddüs, Adl, Hakem ve Ferd isimleri sözkonusu olduğunda "bir ism-i Azam veya İsm-i Azam’ın altı nurundan bir nuru olan..." ifadesini kullanan Bediüzzaman Said Nursî, sıra Hayy ve Kayyûm isimlerine gelindiğinde bu ifadeye bir ilavede bulunuyordu: "İsm-i Azam veyahut İsm-i Azam’ın iki ziyasından bir ziyası veya altı nurundan bir nuru olan..."

Altı ism-i azamdan son ikisine, Hayy ve Kayyûm’a gelindiğinde karşımıza çıkan bu "iki ziyasından bir ziyası" ilavesi, bizi ziyadesiyle düşündürdü. Bir kere, bunun son iki isme gelindiğinde sözkonusu edilmesi, herhalde manidardı. İkincisi, burada "ziya"ya "nur"a göre bir öncelik ve üstünlük atfedildiği anlaşılıyordu; lâkin bu, "nur"u "ziya"ya nisbetle daha üstün ve öncelikli göregelmiş bizlerin zihnî kategorilerine oturmuyor, dolayısıyla bir kavram analizi gerektiriyordu

Gerçi, ilgili müzakereler hengâmında bu meseleyi gereğince çözemedik. Lâkin, en azından, "Burada izini sürmemiz gereken, rastgele ortaya atılmamış bir ayrım var. Ziya ile nur arasındaki nüansı kavramamız gerek" diye bir hâşiye düştük.

Sonrasında, ism-i Hayy ve ism-i Kayyûm’a yüklenen "ism-i Azamın iki ziyası" olma vasfının mahiyeti bir soru işareti olarak zihnimizde dururken, muhtemelen bu soru işaretini zihnimizde taşıyor olmanın bir bereketi olarak, Rabb-ı Rahîm iki koldan bir inkişaf nasip etti.

Bunlardan ilki, yakınlarda rastladığım, İsm-i Azamı Bakara, l-i İmran ve Tâ-Hâ’da arayınız" mealindeki bir hadisin izini sürmekle gerçekleşti. Bakara’da, mâlûm, yete’l-Kürsî vardı ve bu âyetin ilk cümlesinde Allah, Hayy ve Kayyûm olarak tarif ediliyordu. l-i İmran’ın ikinci âyeti de aynı cümleyi içermekte; dolayısıyla yine "Hüve’l-Hayyu’l-Kayyûm" buyurulmaktaydı. Ya Tâ-Hâ? Bu sûreyi okurken, bu nazarla dikkatimizi, onun 111. âyetinin de Allah’tan Hayy ve Kayyûm isimleriyle söz ettiği görülecektióki, bu âyetteki "Ve aneti’l-vücûhi li’l-hayyi’l-kayyûm" cümlesi, "Sekîne" duasında da yer almakta...

Böylece, İsm-i Azamlar içerisinde Hayy ve Kayyûm’un derecesi ve büyüklüğü nebevî bir işaretle de tasdik olunmuş oluyor; "ziya" ile "nur" nüansının Said Nursî’nin cümlelerine boşuna akmadığı anlaşılıyordu. Lâkin, neydi aralarındaki fark? Neydi "ziya"yı "nur"a üstün ve öncelikli kılan?

Bu noktadaki, "Otuzuncu Lem’a"nın her bir bahsindeki ibarelere bir derece dikkat ve peşisıra gelen bu sorular ile başlayan iz sürücülük, hiç umulmadık bir yerde, Barla Lâhikası’nda karşımıza çıkan bir âyetle en önemli dönemecini aşmış oldu. "Hüvellezî ceale’ş-şemse diyâen ve’l-kamera nûran..." diye başlayan bu âyetin, Yûnus sûresinin 5. âyeti olduğunu Mu’cemü’l-Müfehres vasıtasıyla tesbit ettikten sonra, yolun şimdilik sonuna gelmiş sayılırdık. "Ziya" Güneşe, "nur" ise Aya izafe edildiğine göre, ziya doğrudan "ışık"ı tarif ediyor, nur ise bu ışığın "yansıması"nı ifade ediyordu. Zira, Güneş ışığı doğrudan yayıyor iken, Ay ışığı yansıtıyordu.

Demek, Hayy ve Kayyûm isimleri doğrudan Zât-ı Zülcelâl’e bakıyordu. Kuddûs, Adl, Hakem ve Ferd isimlerini ise, esmâ-i hüsnânın kâinattaki tecelliyatına bakarak kavrıyorduk. Ki, bu nazarla bakılırsa, "Esma-i Sitte Risalesi"nin yüzü daha kâinata dönük Kuddûs isminden başlayıp Adl, Hakem, Ferd diye devam ederek Hayy ve Kayyûm’da noktalanmasının; sıralamanın bu şekilde olmasının kesinlikle rastgele olmayıp, dikkatli bir Kur’ân talebesinin kasdî ve şuurî bir tasnifi olduğu da anlaşılıyordu. Bir diğer açıdan ifade edersek, anlaşıldığına göre, ism-i Hayy ve Kayyûm’un cilvesi iledir ki, Kuddûs, Adl, Hakem ve Ferd isimleri kâinatta tecelli ediyordu.

Risale-i Nur’un hayatını Kur’ân’la biçimlendirmiş; Kur’ân’ı üstad, Resûlullah’ı muallim edinmiş bir zâtın kalb ve dimağından damladığını; dolayısıyla ondaki her bahse ve her ifadeye ciddi bir dikkat ile ve daima anlamın izini sürerek muhatap olmanın gerekliliğini ifade eden bu tecrübemi sizinle de paylaşayım istedim.

  17.1.2004

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu