‘İman kardeşliği’ nasıl kazanacak?

Metin Karabaşoğlu

OTURUP YAZMAYA VAKİT BULAMADIĞIM DERECEDE ‘hızlı’ geçen son bir haftanın başında, bir vapur yolculuğu hengamında not defterimin vazifesini tamamlamış sayfalarını ayıklarken, ‘farklılığın ontolojisi’ başlığı altında topladığım bazı notlar ve Risale’den iktibaslar da karşıma çıktı.

Bu iktibaslar arasında, Eski Said’in hangi eserinden aldığımı kaydetmediğim, teyiden araştırmaya henüz vakit de bulamadığım bir paragraf da vardı ki, yazmaya vakit bulamasam da düşünmeye vakit bulabildiğim bu bir hafta boyunca, zihnimde dolaştı durdu.

Münazarat’ta mı, Divan-ı Harb-i Örfî’de mi, Volkan makaleleri arasında mı bilmem, her nerede ise son derece hakikatli, meseleyi bamtelinden yakalayan bir söz söylüyordu Bediüzzaman. ‘İhtilaf’a ilaç ve ‘uhuvvet’e vesile olarak, şunu söylüyordu:

“Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, afv-ı umumî ve ref’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, her biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın!”

Kısa bir paragrafın kısa cümleleri arasına yerleşmiş bir büyük ders ve büyük bir tecrübe olarak, hafta boyunca düşünmeye vakit bulduğum oranda zihnimi meşgul eden cümle buydu işte. Cümlenin içinde belli kelimeler, bilhassa meşgul etti zihnimi: fikir, herkesin bir fikri var, sulh, afv, imtiyaz, ref’-i imtiyaz, başkası, başkasına haşerat nazarıyla bakmak, nifak, fahr...

Bu kelimeler içinde de, en ziyade zihnime yerleşen şu kelimelerdi: imtiyaz, haşerat, nifak, fahr...

Bu kısa cümle, daha ilk cümlesiyle, ‘farklılığa hoşgörü’yü mü’minler arasına kardeşlik ve tesanüdün tesisi için bir şart olarak tesis ediyordu zaten. “Herkesin bir fikri var” sözü, “Herkes benim gibi, bizim gibi düşünmek zorunda değil. Herkesin farklı düşünme özgürlüğü var” anlamına geliyordu elbette. Mü’minlerin çatışma değil dayanışma, husumet değil kardeşlik tesis etmeleri için birinci şart, buydu: Bir mü’min ille de benim (şahsım, grubum, müessesem, şeyhim, mürşidim, cemaatim) gibi düşünmeye mecbur değildir! Bilakis, ben onun benden (benim şahsımdan, grubumdan, müessesemden, şeyhimden, mürşidimden, cemaatimden) farklı düşünme hakkını kabul ve teslim ediyorum!

‘Farklılığın ontolojisi’ni belki en derin biçimde sunan “Yirmidördüncü Söz”ün kelimelerini ödünç alırsak, mü’minlerin aynı hakikate farklı renkleriyle, farklı pencerelerden, farklı vecihlerden bakıp bizden farklı bir surette tasvir edebilmeleri hakkını tanımanın asgarî gereği ise, farklılığı çatışma sebebine dönüştürmemek, ‘sulh’ ve ‘afv’ı esas tutmaktı elbette. Bunun için ise, ‘ref’-i imtiyaz’ gibi bir şart vardı.

Ref’-i imtiyaz: yani, bir kişiye, bir mürşide, bir gruba, bir cemaate ayrıcalık ve üstünlük tanımamak (mâlum, bu bir kişi, mürşid, grup veya cemaat de ‘benim’ veya ‘bizim’ kelimesinin kapsama alanında, ‘başkası’ kelimesinin ise kapsama alanı dışında olur genellikle.)

Hafta boyu, özellikle ister istemez ‘durup düşünme’ durumunda olduğum vapur yolculukları boyunca, işte bu ‘ref’-i imtiyaz’ tamlaması zihnimde çınladı durdu. Bu kelimeyi her tahattur edişimde, mü’minler arasında vuku bulup bunca yıldır hafızama yer etmiş ihtilaf, rekabet ve husumet tabloları zihnime sökün etti.

Gördüm ki, bütün bu ihtilaf, rekabet ve hatta husumetlerin gerisinde, taraflardan en az birinin ve ekseriya tarafların hepsinin kendisine bir ‘imtiyaz’ yüklemesi; kendisini ‘ayrıcalıklı,’ ‘seçilmiş’ ve ‘üstün’ konumda görmesi; dolayısıyla başka bir mü’minin yahut mü’minler topluluğunun onunkinden farklı fikrine, ictihadına veya icraatına hayat hakkı tanıyamaması yatıyor.

Bir imtiyaz, seçilmişlik, seçkinlik, ayrıcalık ve üstünlük düşüncesiyle birlikte, ‘başkası’ dediğimiz mü’min kardeşimizden ‘farklı düşünce’ değil, ‘itaat’ bekleniyor çünkü...

Ayrıcalıklı ve seçilmiş olan bize, bizim düşünce, ictihad veya icraatımıza ‘itaat’ etmeyen mü’minler de, bu ‘imtiyaz’lı yaklaşım paralelinde, ‘haşerat’ olarak görülüyor. İşi bozan, ortalığın huzurunu kaçıran, meseleye çomak sokan haşerat olarak...

Haşerata reva görülen muamele de mâlûm!

Ve böylece, ‘uhuvvet’ iken olması gereken, ‘nifak’ dolaşıyor mü’minler arasında... Yekdiğerine hakikate farklı bir veçheden bakıp bizim eksiğimizi tamamlayan ve bizim bakışımızı dengeleyen kardeşler olarak bakmak varken, farklı düşünmek suretiyle zihinlere sorular ilka ettikleri, suyu bulandırdıkları ve akışı bozdukları yahut yavaşlattıkları için ‘görüldükleri yerde ezilmesi’ gereken haşereye dönüşüyor ‘başka türlü düşünen’ mü’minler.

Çünkü, biz imtiyazlıyız. Biz, kendimizle iftihar ediyoruz. Biz, tâbi olunması gerekeniz...

İşte Eski Said’in kısa bir paragrafından, mü’minler arasında ‘vifak’ yerine ‘nifak’ın, ‘uhuvvet’ yerine ‘husumet’in, ‘ittihad’ yerine ‘ihtilaf’ın zihinsel/psikolojik zeminlerine dair notlar...

Bu bakımdan, evet, bu haftanın başında Levent kardeşimin dediği gibi, gönül ister ki, herşeye rağmen ‘iman kardeşliği’ kazansın ve kazanmalı...

Ama bunun bir temenni olmaktan öte bir gerçekliğe dönüşebilmesi için, mü’minlerin yürümesi gereken çok yol var.

İşe Eski Said’in şu paragrafını içine, özüne ve hayatına sindirmekle başlamalı...

  15.4.2006

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu