Dalı Bırak mı Dedin?

Abdurreşid Şahin

“DALI BIRAK.” BU KELİME GÜNLERDİR hatta haftalardır zihnimde dolaşıp duruyor. Allah’tan, gaflet edip esbaba gülümsediğim her dem karşıma çıkıyor. Tutunduğun dalı bırak, diyor bana. Dalı nasıl bırakabilirim, dal elime yapışmış. Hep bir hevesle o daldan bu dala atlayıp duruyorum. Fakat kulağımda hep o ses: Dalı bırak. Terkettiğin anda başlar kavuşma... Peki, ben hazır mıyım kavuşmaya, bilemiyorum. Günahlarım ve sadakatsizliğim korkutuyor beni. Belki de birinin itmesini bekliyorum, arkamdan tıpkı çocukluğumdaki gibi. Kıyıda yüzme alıştırmaları yapmış, bir türlü boyumu aşan derin sulara dalamıyordum. Bir gün kayıkla denizin açıklarına açılmışken bir arkadaş beni suya itmiş ve kayığı hızla benden uzaklaştırmıştı. Can havliyle kulaç salladım, bir de baktım ki yüzüyorum, yüzdürülüyorum... Acaba dalı bırakmak böylesi bir şey mi bilemiyorum...

Evet, esbaba riayet bir dua fakat insan dua anında kime dua ettiğini bilir. Birinden bir istekte bulunan, karşısındakinin farkında olarak ondan ister. Veya onu görmese de onun var olduğunu ümit ederek sesini ona işittirmek ister. Peki madem fiili dua yapıyoruz gerçekten fiilimizi Rabbimize, tıpkı bir çocuğun annesinden bir şey isterken lütfen dercesine ona bakması gibi, gösterircesine mi esbaba riayet ediyoruz, yoksa riayetimiz onu bize unutturan bir perde mi oluyor. Vicdanımız söylesin.

Rabbim senden istiyorum, derken kiminle konuştuğum bellidir. Esbaba da “Rabbim seni kendi nefsime uydurmak değil, sana uyduğumun ve emrine itaat ettiğimin göstergesi olarak koyduğun kurallara -esbaba - riayet ediyorum. Mesela dua ederken elimi kaldırmamı emrettiğin için elimi kaldırıyorum, manasında riayet etmeliyken. Duanın karşılığını beklediğim gizli bir mercîye dönüşüveriyor. Üzüntümün, sevincimin, beklentilerimin karşılandığı bir merci. Delicesine sarılmışım esbaba, Allah’a rızık yetiştirmeye çalışıyorum. O bana “Rezzak benim, senin maddi, manevi ruhani, cismani ihtiyaçlarını ben karşılayacağım. Benim, senin rızkına ihtiyacım yok, derken ben, onca yaratığın arasında olur ya beni unutabilir endişesiyle ona yardım etmeye kalkışıyorum. Üstelik bana mutlaka yapmamı emrettiği şeyleri ikinci plana atarak yapıyorum bunu.

“Allah bana yeter” diyorum; alkış, iltifat bekliyorum. “Amelin Allah rızası için olmalı” diyor; güzel olmuş mu kabilinden sorularla insanlardan onay bekliyorum. “Dost istersen Allah yeter” diyorum; dostların attığı kazıklardan dem vuruyorum. “İnnalillah inna ileyhi raciun” diyorum, sanki beni gözeten merhametli Rab yokmuşçasına “bu musibet de neyin nesi” diyorum. Musibetin arkasındaki şefkatli eli göremiyorum. Esbabın tesiri yok, lezzet, nimet, saadet ve huzurun kaynağı Allah’tır diyorum; alışkanlıklarımı, tiryakisi olduklarımı, olmazsa olmazlarımı Allah için terk edemiyorum. Dilim “dil”ime uymuyor. Amelimin öze ve dine ne kadar uyduğu ise ...

Sık sık o kadim öyküdeki adamın yerine koyuyorum kendimi. Zaman zaman kendimi uçurumun başımda tahayyül ediyorum. Uçurumdan düşerken bir dala yapışmışım, altımda uçsuz bucaksız bir derinlik, yukarı çıkmak imkânsız ve bağırarak yardım talep ediyorum. “İmdat! Kimse yok mu!” kabilinden medet arıyorum. O sırada bir ses işitiyorum. Kendisinin Rabbim olduğunu söyleyen bir ses. Ve ondan yardım talep ediyorum zira başka alternatifim yok. Yalvarıp yakarıyorum, kim olsa bunu yapar. Ona “yeter ki beni kurtar, her istediğini yaparım, diyorum” ve O da bana “dalı bırak” diyor, “tutunduğun dalı bırak!” Sahi ne yapardım o zaman. O sesin gaypdan gelen Rabbimin sesi olduğunu kabul edip dalı bırakır mıydım. Yoksa korkudan kaynaklanan patolojik bir durum, halisulasyon, bir iç konuşma ya da başka bir şey kabilinden bahaneler uydurup bağırmaya devam mı ederdim. “Hey yukarda kimse yok mu!”

Doğrusu hiç böyle bir durumla yüzleşmedim ve istisna olabilir fakat kimsenin de böyle bir durumla karşılaştığını zannetmiyorum. Allah’ın sesini bu şekilde duyan sınırlı sayıda insan vardır her halde. Ama öykünün mesajı bu değil, mesajı atlayıp da geçemezdim elbette. Niyetim ömür boyu başıma hiç gelmeyecek -Allah bilir- bir olay hakkında spekülasyon yapmak değil. Fakat hayatımızda bu temsili yansıtan olaylar da azımsanacak kadar az değil diye düşünüyorum. Hatta azıcık ikazlar aldığımız halde kulak tıkayıp “kimse yok mu” kabilinden esbabı merci tanıyacak tavırlara girmediğimi söylemek benim açımdan mümkün değil. Elbette itikaden esbabın tesirini reddediyoruz, fakat gönül ferman dinlemiyor kabilinden alışkanlıklar. Beynimize, duygularımıza, hislerimize kazınmış şartlanmışlıklar bizi farklı davranışlara sevk ediyor.

Nefsimden başkasını itham edemem, vicdan en güzel yargıçtır. Niyetim kendim dahil kimseyi suçlamak da değil. Sadece yaşadığım hali anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum. Peki niye tuşlardan haykırıyorum o zaman, derseniz ben de belki “kimse yok mu” çelişkisi belki de aynı hissiyatı paylaştığım dostlarla duayı umumileştirme çabası derim. Doğrusunu Rabbim bilir. Bildireceğini de biliyorum.

Yukarda bahsi geçen kadim öyküyü duyalı yılar oldu. Ara sıra hatırlar, paylaşırdım. Fakat son zamanlarda yaşlılık alameti olsa gerek- zira güvendiğim gençlik beni terk ediyor ve insan yaşlandıkça nefsi daha fazla esbaba bakıyor, ondan medet bekler bir tavır sergiliyor galiba- öyküyü ve “dalı bırak” cümlesini sık sık hatırlar oldum. Bu hatırlama bir dua olmuş olacak ki Rabbim bana Kur’an’daki iki kıssanın bu meseleye de baktığını ilham etti. Biri Yunus –as- ın kavmini terkedip balığın karnında esbabın sukutunu idrak ve izan etmesi, diğeri de Yusuf –as- ın hapisteyken rüyasını tevil ettiği adama söylediği bir söz ve hapis müddetinin uzaması.

Rabbim maddi ve manevi, somut ve soyut, zahiri ve batıni iki tür esbabın tesirsizliğini, hatta özellikle mümin için tevessülün aksül amel yaptığını ders verdi. Yunus (as) kıssasıyla manevi makamlara -hatta risalet dahil- müslüman oluşumuza, ibadetlerimize, Rabbin aczimize binaen bahşettiği manevi ikramlara itimad edip onları tesirli görmemiz neticesinde hataya düştüğümüzü ve her türlü müessiriyetin kendinden olduğunu ders vermekte. Diğer kıssada ise Yusuf (as), kralın hizmetçisi olacak adama, krala benden bahset demiş ve Allah da o adama o sözü unutturmakla Hz Yusuf’a ve onun nezdinde bize necat yalnız Allah’tandır, esbaba müracaatın esbabtan medet ummak manasında olursa aksül amel yapacağını ders vermekte, diye anladım. Evet, deveni bağla öyle Allah’a tevekkül et. Fakat bu deveni bağladığın için devenin kaçmayacağı ya da çalınmayacağı anlamına gelmez. Bu, kendine veya makamına güvenip deveyi dilediğin şekilde bırakma, Rabbinin hikmetiyle sana öğrettiği şekilde sırf Rabbinin emrine uyma niyetiyle deveni bağla ki asıl tevekkül budur. Kaybettiğinde, ben vazifemi yaptım, demek kaderde devenin kaybolması varmış, sadaka olur inşallah’ı rahatça diyebilirsin; fakat eğer canımın istediğini yapmış olsaydım ya “keşke” diye dert yanardım ya da “Rabbim bana ihanet etti”yi ima edecek tarzda, neden bu, başıma geldi kabilinden kadere isyan okları atardım. Neticede takınılan tavır, niyetin habercileridir görmek isteyene, yargılamak isteyene değil.

Rabbim bu iki kıssayla esbaba müracaatın edebini ya da Rabbi müessir –i hakiki görmenin edebini ders veriyordu. Yunus –as- Kur’an’ın tabiriyle, kızarak kavminden uzaklaşmış, davetine uymayan kavme hiddeti ona asıl vazifesini unutturmuştu ve Rabbi ona ve onun nezdinde bize Allah’tan gayri hiçbir esbabın -hatta en tesirli olduğu zannedilen peygamberliğin dahil- necat veremeyeceğini ders veriyordu. Manevi sebeplerin en büyüğü bile elimizde olsa aczimizi aşıp arzumuza ulaşamayız, Allah dilemediği müddetçe.

Diğer yandan Yusuf (as) kıssasıyla da maddi esbabın tesirsizliğini hatta acizliğini –unutmaktan kendini koruyamaz olduğunu göstermek suretiyle- bize ders veriyordu. Melik’in en yakınında olan bir esbap bile olsa, unutmanın biliyor olmaktan uzaklığı nisbetinde uzaktı tesirden. Rabbi hatırlatmadığı müddetçe hatırlayamayan bir aciz. Rab, adeta, Ben seni unutmadım, sen Benim seni unuttuğumu mu düşündün, öyleyse Ben asla unutmayan olduğumu sana hatırlatsın diye iki sene seni ona unutturacağım, diyor. Ve bize bizi hiç bir zaman unutmadığını ders veriyor.

Öyleyse bize düşen aczimiz ve fakrımızla fahrederek, ona daim muhtaç oluşumuzun zenginliğiyle yetinelim ve ondan müstağni kalma gafletine düşmemek için o’na daim yalvaralım.

Rabbim! “Nefsim her an kudretinde olan” kasemiyle sana dua eden Habibin hürmetine vehmettiğimiz kendi kuvvet ve kudretimizden bizi beri kılarak Senin kudret ve kuvvetine iltica edenlerden eyle ve bizi bundan alıkoyan nefsimizin eline bırakma. Selam ve selamet Hüdaya tabi olanlarla olsun. Âmin.

  28.3.2006

© 2015 karakalem.net, Abdurreşid Şahin