Nereye yönelmeli?

Metin Karabaşoğlu

BİR HADİS-İ KUDSÎDE, RESÛL-İ EKREM’E hitaben, “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” buyurulur.1 ‘Her cemal ve kemal sahibinin kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi’ hakikati temelinde izahı gereken manidar bir kudsî hadistir bu. Gelin görün ki, ne burada hususan bu konuyu ele almayı düşünüyoruz; ne de bu konuya hakkını verecek bir kalbî ve fikrî olgunluğun sahibiyiz.

Bazı kaynaklarda, hadis-i kudsî ile bize haber verilen bu İlâhî hitaba Resûl-i Ekrem’in (asm) verdiği belirtilen cevap da manidardır. “Bu âlemleri senin için yarattım” anlamında, “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” diyen Zât-ı Zülcelâl’e hitaben Resûl-i Ekrem’in (asm) mukabelesi, rivayete göre, şudur: “Ben de bu âlemleri Senin için terkettim.”2 Vâkıa, billur gibi şeffaf ve parlak hayatının belgelediği üzere, Hz. Peygamber bu dünyadan O’na giden ve O’nu tanıtan herşeyi almış; ama bu dünyanın posasına asla yatırım yapmamıştır.

Nitekim onun ne şöhret olma derdi vardır, ne zengin olma sevdası, ne de iktidar hastalığı. Mekke müşrikleri kendisine “Ne istersen verelim; malsa mal, kadınsa kadın. İstediğin oysa, seni başımıza kral yapalım” teklifiyle geldiklerinde, o, “Ben de şu âlemleri Senin için terkettim” dediği belirtilen bir zât olarak, yüreğinin ta derinliklerinden kopup gelen şu cevabı vermiştir: “Bir elime güneşi, öbür elime ayı verseniz bile vazgeçmem.”

Zât-ı Zülcelâl’in mutlak rububiyetine karşı küllî bir ubudiyet çizgisinde, bırakın küçük kazançlar uğruna küçük tavizler vermeyi, ‘iktidar’ gibi zahiren en büyük bir kazanç önüne sunulduğu halde zerre miskal taviz vermemiştir o. Rabbinin rızasına aykırı en küçük bir hareketin karşılığı ay ve güneşin sahibi olmak olsa dahi, O’nun yolundan zerre miskal şaşmayacağını bildirmiştir. Ama, o eşyanın posasını, dünyanın maddî yüzünü mülk ve melekûtun Mâlik-i Hakikîsi adına öylesine net bir biçimde terkettiği içindir ki, güneş de, ay da ona musahhar kılınmıştır. Ümmî nebî hayatında bir kez ‘elif’ yazmış; parmaklarının yazdığı o elif hatırına koca ay iki parçaya ayrılmıştır!

Mekke müşriklerine “Bir elime güneşi, öbür elime ayı verseniz bile vazgeçmem” diyen insanın eline, ay da, güneş de verilmiştir—ama, onları vermeye gerçekten kâdir olan Zât-ı Zülcelâl tarafından.

“Şu âlemleri Senin için terkettim” diyen insana, mazhar olduğu mucizelerin belgelediği üzere, tüm âlemler musahhar kılınmıştır.

İktidara beş para değer vermeyen; “Melik nebî değil, kul nebî olmak isterim” diyen zâtın davetine az zamanda Mekke’nin de kapıları açılmıştır; Mısır’ın, Bizans’ın ve İran’ın kapıları da.

Şu dünyada yamalı hırkayla yaşamaktan yüksünmeyen zâtın yamalı bir hırkası dahi, tarih boyu, en büyük padişahın en ziyade mücevher işlemeli kaftanından daha fazla değer taşımış; kuşaktan kuşağa altın mahfazalar içinde aktarılmıştır.

En büyük bir zenginin dünyanın en pahalı modaevinden alınmış elbisesi dahi o kişi öldüğünde atılacak çöplük arar, zira ‘ölü elbisesi’ olarak kimse onu giymeye yanaşmazken; onun değil hırkası ya da şalı, mübarek sakalının her bir teli dahi eşsiz bir hazine olarak saklanmaktadır.

Dünya, dünyayı isteyene değil, dünyayı Rabbi adına terkedene musahhar kılınmıştır.

Elbise meraklılarının en pahalı elbiseleri beş para etmez, bedava bile rağbet görmez hale gelirken, onun en sade kumaştan en gösterişsiz elbisesi, halen dahi yeryüzünün en pahalı, daha doğrusu ‘paha biçilmez’ elbisesi hükmündedir.

O Mekke’de hakarete, Taif’te taşlanmaya, Medine’de nifak ve ihanete şahsı adına üzülmeyip, şahsına gelen her kötülüğe Rabbinin dini adına tahammül ettiği; ‘şöhret’ime halel gelecek türünden düşüncelere bir gün bile kapılıp gitmediği için de, bindört yüzyıldır en ziyade bilinen, en ziyade anılan, en ziyade tanınan insan odur. Her gün yüz milyonlarca ehl-i salât mü’minin ettiği salât ve selâmlar, bu bilinme ve anılmanın ibretli ve hikmetli bir delilidir.

Bu vâkıa karşısında, bizim alacağımız bir ders yok mudur?

Hadisenin kendisi, hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmaksızın, neyin ne olduğunu ve bizim nerede durmamız gerektiğini apaçık gösteriyor.

Ayrıca, insan yine ondan rivayet olunup ayrı hadis külliyatlarında farklı versiyonlar ile zikredilen şu mealdeki hadis-i şerife kalbini açınca, olduğumuz yerin hakikî vaziyeti ile olmamız gereken yerin adresi, berrak bir şekilde beliriyor:

“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve gönlünde sadece ahiret tasasına yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izale eder. Kim de gam ve tasalarını dünyaya dağıtacak olursa, Allah onun vadilerden hangisinde helâk olduğuna aldırmayacaktır.”3




Dipnotlar:

1- Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, 1:6; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:164.

2- Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, (İstanbul: Sinan Matbaası, 1959), I, s. 83.

3- İbn Mâce, Mukaddime 23; Zühd 2.

“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve gönlünde sadece ahiret tasasına yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izale eder. Kim de gam ve tasalarını dünyaya dağıtacak olursa, Allah onun vadilerden hangisinde helâk olduğuna aldırmayacaktır” hadisi, şu hadisle birlikte okunduğunda daha bir anlam kazanmaktadır: “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” Buhârî, Bed’u’l-Vahy 1, Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Nikâh 5, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâre 155; Ebu Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60.

  14.7.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu