İstenmeyen şahitlikler

Metin Karabaşoğlu

GÜNDELİK HAYATIN AKIŞINA, ÖZELLİKLE DE gündelik sohbetlere dikkat ettiğimizde, sohbetlerimize konu olan malzemelerin büyük kısmının medya kaynaklı olduğunu görürüz. Gazetelerden, televizyondan duyduğumuz havadisler meşgul etmektedir zihnimizi ve dilimizi. Ağızdan ağıza dolaşan dedikodular, ‘o şunu dedi, bu bunu yaptı’lar mazide kalmış haldedir artık. Şimdilerde, söylentiler, iddialar, dedikodular bir ağızdan aynı anda milyonlarca kulağa gitmektedir. Bir ağızdan çıkan haber kılıklı iki söylenti aynı anda milyonlarca dinleyici bulmakta, ertesi gün yüzbinlerce kilometrekarelik bir alanda milyonlarca insan bu söylentileri konuşmaktadır.

Devir öyle bir devirdir ki, birkaç kanalda sunulan bir haber, yahut birkaç gazetenin manşete çektiği iki havadis, kahramanları rezil, rezilleri kahraman edebilmekte; zalimleri alim, alimleri ise zalim sûretinde zihinlere ve dillere yerleştirebilmektedir. ‘Duydun mu, şöyleymiş’ler üzerinden, nice insan gözüyle görmediği nice şeye ağzıyla şahitlik etmektedir.

‘Olduğu söylenen’ ile ‘olan,’ ‘gösterilen’ ile ‘vuku bulan’ arasında çoğu zaman ciddi farklar sözkonusudur halbuki. Küçük bir manipülasyon, bir kamera hilesi, aradaki bir kelimenin veya cümlenin çekilip çıkarılması, mâkul ve doğru bir söz veya fiilin farklı ve çirkin mecralara çekilmesi için ne yazık ki yeterlidir. Nice insan, görmediği nice olayda tanımadığı insanlar aleyhine şahitlik etmekte, hatta hüküm vermektedir. Gerekçe de hazırdır: “Öyleymiş! Gazeteler öyle yazıyor. Televizyon öyle söyledi.”

Velhasıl, Hz. Peygamber’in kendisinden sonra vuku bulacağını haber verdiği ‘istenmeyen şahitlikler’in olabildiğine yaygın hale geldiği bir çağda yaşıyoruz. Câbir b. Semûre radıyallahu anh kanalıyla bize kadar gelen ilgili hadiste, kendi vefatından sonra sahabiler, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn dönemini ihsas eden Hz. Peygamber, onların umumî çizgisinin müstakim olacağını bildirmekte; bu üç tabaka insanın sırayla dünya sahnesinden çekilmesinden sonrasını ise şöyle tarif etmektedir: “Sonra yalan yaygınlaşacak. Öyle ki, kişi kendisinden şahitlik istenmediği halde şehadette bulunacak, yemin talep edilmediği halde yemin edecek.”1

Ne zaman bu hadis aklıma gelse, şu zamanda insanların televizyon veya gazete haberlerine dayanarak kişiler ya da topluluklar hakkında ettiği onca sözü, onca ‘-mış, -mış’ı hatırlarım. “Vallahi öyleymiş” diye yeminlerin dahi edildiği onca şahitliği... Oysa, bir mahkemeye çağrılmış değilizdir, kimse bizden şahit olmamızı istemiş de değildir, ilgili olayda gerçekten şahitlik edebilecek durumda da değilizdir. Olduğu söylenen olay, eğer gerçekten olmuşsa, bizim çok uzağımızdadır; ne gözümüz olup biteni görmüş, ne kulağımız söylenenleri işitmiştir. Ama yine de konuşur, istenmeyen şahitlikler eder, hatta hızımızı alamamışsak yemin dahi ederiz.

Bu istenmeyen şahitliklerin bedeli ise, kimi zaman, nice masumun suçlu bilinmesi, nice şerefli insanın şerefine halel verilmesi, nice namuslu insanın ahlâkına leke sürülmesi, nice haklının haksızlıkla itham edilmesidir.

Kaldı ki, velev haberi verilen olay haberin verildiği şekilde vuku bulmuş olsun, bu durumda dahi, insanların özel hayatlarına burnumuzu sokmuş, özel hayatlara dair bilmemiz gerekmeyen hayırsız ayrıntılarla aklımızı doldurmuş oluruz.

Bu kadarıyla kalınsa, yine de iyidir. Çoğu kez vaziyet istenmediği halde yalancı şahitlik şeklinde cereyan etmektedir.

Hayatlarımız böyle gidecek olursa, Hesap Günü önümüze Allah katında çok ağır bir suç olan ‘yalancı şahitlik’le ilgili sayısız dosya geleceği korkusunu taşıyorum.

Peki, o gün Mahkeme-i Kübraya sevkedilmiş onca ‘yalancı şahitlik’ dosyasıyla boğuşmak ister misiniz?

Cevabımız ‘hayır,’ biliyorum.

Bu ‘hayır’da samimi isek, istenmeyen şahitliklerden dilimizi uzak tutmamız gerekiyor.




Dipnotlar:

1- İbn Mâce, Ahkâm 27; Tirmizî, Fiten 7.

Yeni Asya Gazetesi, 07.07.2005

  7.7.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu