‘Kamusal alan’ kimin alanı?

Metin Karabaşoğlu

YAKIN ZAMAN ÖNCE, TÜRKÇE’DE ‘KAMUSAL alan’ üzerine en kapsamlı çalışma niteliği taşıyan bir derleme yayınlandı. Doç. Dr. Meral Özbek’in editörlüğünü yürüttüğü ve her bölümün başına yazdığı açıklayıcı makalelerle birleştirdiği kitap, Hil Yayın tarafından yayınlandı ve Kamusal Alan başlığını taşıyor.

744 sayfalık bu derleme sol bir perspektifle gerçekleştiği için, ülkemizde ‘kamusal alan’ kavramının en ziyade karşısına çıkarıldığı ‘başörtüsü’ konusu üzerine doğrudan bir makalenin olmaması, kitabın belki en önemli zaafı. Ancak, bu zaaf, kitabın, ‘kamusal alan’ tartışmalarını ‘ağzı olanın konuştuğu,’ ama ‘ağzına geldiği, kafasına estiği biçimde’ konuştuğu bir çizgiden alıp ‘bilgi sahibi olduktan sonra fikir sahibi olma’ çizgisine çekme gibi bir istidadı var. Ki bu yönüyle kitap, ‘kamusal alan’ tartışmalarında sergilenen bilgi zaafının yanısıra, ahlâk zaafını da bertaraf etmeye aday. (‘Ahlâk zaafı’ derken kasdımız, “Ben güçlüyüm; bir kavramı istediğim gibi kullanırım” keyfîliğidir, bunu peşinen belirtelim.)

Kitaptan öğrendiğimiz üzere, ‘kamusal alan,’ sosyal bilimler literatürüne kendisini ‘yaşayan son Marksist’ olarak da tanımlayan Alman düşünür Jürgen Habermas’ın hediye ettiği bir kavram. Habermas, bu kavramı, 1962’de Almanca yayınlanan “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” başlıklı kitabında kullanmış (kitabın Türkçe çevirisinin 1997’de gerçekleştiğini belirtelim; ve ‘kamusal alan’ üzerine konuşmaktan öte, bu kavram üzerinden siyasî ve hukukî sonuçlar devşirmeye çalışanların, bırakalım Almanca orijinalini, kitabın Türkçe çevirisinden haberdar olup olmadıkları sorusunu soralım.)

744 sayfalık bir derlemeyi bir köşe yazısında özetlemek mümkün değil. Ancak, aktaracağım birkaç paragraf dahi, Türkiye’de yürütülen ‘kamusal alan’ tartışmalarının ‘bilgi sahibi olmadan yorum sahibi olma’ tarifine denk düşen, tamamen keyfî bir çizgide ilerlediğini açıklamaya herhalde yetecektir.

En başta, bu kavramı sosyal bilimler literatürüne kazandıran Habermas’tan, şu tarifi işitiyoruz:

“Kamusal alan kavramıyla, herşeyden önce, toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer birşeyin oluşturulabildiği bir alanı kastederiz. Bu alana tüm yurttaşların erişmesi garanti altına alınmıştır. Özel bireylerin kamusal bir gövde oluşturarak toplandıkları her konuşma durumunda, kamusal alanın bir parçası varlık kazanmış olur. (...) Yurttaşlar ancak genel yarara ilişkin meseleler hakkında kısıtlanmamış bir tarzda, yani toplanma, örgütlenme, kanaatlerini ifade etme ve yayınlama özgürlükleri garantilenmiş olarak tartışabildiklerinde kamusal bir gövde biçiminde davranmış olurlar.” (s. 95)

“...Her ne kadar sözün gelişi olarak devlet otoritesi için kamusal alanın yürütücüsü deniyor olsa da, devlet aslında kamusal alanın bir parçası değildir. Kuşkusuz, devlet otoritesi genellikle ‘kamu’ otoritesi olarak ele alınır; ama bu kabul, kamusal alanın özelliğinden, yani devletin tüm yurttaşlarının selametiyle ilgilenmesi görevinden türetilmiştir.” (s. 9596)

Ve burada, bir açıklayıcı dipnotu da aktaralım:

“Gündelik dildeki rastgele kullanımından dolayı öyle zannetsek de, devlet ve kamusal alan birbiriyle örtüşmezler. Tam da tersine, birbiriyle hasımlar olarak karşı karşıya gelirler. Habermas, antik çağların ‘özel’ diye algıladığı alanı, yani fikirlerin devlet dışında geliştirildiği alanı ‘kamusal’ diye tanımlar.” (s. 9596)

Bilim dünyasına bu kavramı kazandıran Habermas’ın getirdiği bu tarifin Türkiye’deki kimi muktedirlerin ‘kamusal alan’ tarifinin ne kadar uzağına düştüğü; ve bu ‘yerli’ kullanıma göre ne kadar da ‘özgürlükçü’ bir çizgide durduğu aşikâr.

Ama, kitabın ilerleyen sayfalarından öğreniyoruz ki, Habermas’ın bu kavramlaştırması, bir dizi sosyal bilimci tarafından eleştirilmiş. Neden? Farklı fikirlerin kendini ifadesine yeterince imkân tanımadığı, yani yeterince ‘özgür’ bulunmadığı için! Ki, bu eleştiriler çerçevesinde, ilerleyen onyıllarda, ‘alternatif’ ya da ‘karşıt’ kamusal alanlar’ gibi; çoklu kamusal alan gibi kavramlar geliştirilmiş.

Habermas’a bu noktada eleştiri getiren isimlerden Nancy Fraser’ın şu ifadeleri dikkate değer:

“Kısacası, kamusal alan devlet değildir; aksine, devleti dengeleyen bir karşıağırlık oluşturma işlevi görebilecek olan ve gayriresmî olarak harekete geçirilmiş hükûmetdışı söylemsel fikirler gövdesidir.” (s. 129)

“Kamusal alanlar, yalnızca söylemsel fikirlerin oluşum ortamları değil, ama aynı zamanda toplumsal kimliklerin oluşum ve gerçekleşme alanlarıdır. Bu, katılım ediminin sadece ifade tarzı açısından nötr içerikli önermeler ileri sürebilmekten ibaret bir mesele olmadığı anlamına gelir. Tersine, katılım, ‘kendi sesinle’ konuşabilmek, dolayısıyla da kendi kültürel kimliğini kendi deyiş ve üslubunu kullanarak aynı anda hem oluşturup hem de ifade etmek demektir. (...) Bundan çıkan sonuç, eşitlikçi, çokkültürlü toplumlardaki kamusal yaşamın sadece tekil ve kapsayıcı bir kamusal alandan ibaret olamayacağıdır. (...) Bu tür bir toplum, tanımı gereği, kamular çokluğunu içermek zorundadır.” (s. 120121)

Doç. Dr. Meral Özbek’in editörlüğünde gerçekleşen 744 sayfalık Kamusal Alan derlemesi, bundan daha fazlasını da söylüyor.

Umarım, bu konu üzerinde ‘konuşmak’tan öte, hakları ve özgürlükleri ketmeden uygulamalarını bu kavram üzerine dayandırmaya çalışan askerî ve sivil bürokrasi bu kitabı bir parça okuma imkânı bulur da en azından ‘yutkunarak’ konuşma alışkanlığı edinirler.

Ve umarım, sayın başbakanın ‘kitap özetleyen’ danışmanları bu kitabın bir özetini kendisine sunarlar da, ‘başörtüsü’ konusu gibi milyonların ‘kamusal alan’ kavramının suiistimali eşliğinde doğrudan ve dolaylı biçimde mağdur edildiği bir konuda bundan böyle ‘yutkunmadan’ konuşur.




Yeni Asya Gazetesi, 15.05.2005

  15.5.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu