Dünü ve bugünüyle İstanbul’un söylediği

Metin Karabaşoğlu

İNGİLİZ TARİHÇİ PHİLİP MANSEL, İSTANBUL üzerine yazdığı Konstantinopolis: Dünyanın Arzuladığı Şehir adlı kitabında Osmanlı dönemi İstanbul’una dair dikkat çekici bilgiler verir. Osmanlı İstanbul’u, üç semavî dine ve bu dinlerin farklı mezheplerine mensup, farklı dilleri konuşan ve farklı etnik kökenleri olan insanları buluşturup kaynaştıran bir pota gibidir. O günlerde, bir İstanbul konağı farklı işleri gören hizmetkârlarıyla bir ırklar hamulesi gibidir ve bir konakta yaklaşık on ayrı dil konuşulmaktadır. Şehir, Müslüman çoğunluğa sahip olmakta birlikte, bazı yüzyıllarda yüzde 50’lere kadar yaklaşan hatırı sayılır bir gayrimüslim azınlığı da barındırmaktadır. Bu çeşitlilik, şehrin ismine de yansımış durumdadır. Osmanlı İstanbul’unun İslambol ve Dersaadet’ten Kostantiniyye ve Konstantinopolis’e uzanan yirmiyi aşkın ismi vardır.

Mansel, bir ‘şeriat devleti’ olarak Osmanlıda İstanbul’un bir dinler, ırklar ve diller hamulesi olmasına karşılık, seküler yeni devletin zuhuruyla birlikte Osmanlıdaki bu çeşitliliğin dumura uğrayışına da dikkat çeker. 1926’da Posta İdaresinin bundan böyle adres hanesinde ‘İstanbul’ yazan mektupları işleme koyacağını, şehrin bunun dışındaki isimlerine yer veren mektupların işleme alınmayacağını açıklaması, Mansel’e göre bu paradoksal durumun bir sembolü hükmündedir.

Osmanlı İstanbul’unu ‘çok kültürlü bir ortamda barış içinde birarada yaşama’ örneği olarak da irdeleyen Mansel’in yazdıkları, gerçekte, başkaca ortamlar için de geçerlidir. Meselâ, o günlerin Selanik’i, Kahire’si ya da Delhi’si de benzer özellikler taşır. Özellikle İslâm coğrafyasında, şehirler kadar, ülkeler de benzer bir çeşitliliği barındırır. Bu çeşitlilik, Rumeli’de de okunur, Anadolu’da da, hatta Hindistan’da da.

Gariptir ki, ‘din’in belirleyici olduğu yapılanmalara bedel ulus-devlet modelinin ve sekülerizmin hükümferma hale geldiğinde, bu çeşitlilik kaybolacak; meselâ, ‘şeriat devleti’ Osmanlının zamanında nüfusunun yarıya yakını gayrimüslimlerden müteşekkil İstanbul, laik Türkiye Cumhuriyeti döneminde yalnızca ‘eser miktarda,’ yüzde 1-2 düzeyinde gayrimüslim nüfus barındırır hale gelecektir. Aynı şey, Anadolu ve Rumeli için de geçerlidir. Meselâ, Ege’nin iki yakasında, yüzyıllar boyu Müslümanlar ve gayrimüslimler, özelde Türkler ve Yunanlılar beraberce yaşamış iken; seküler ulus-devletlerin teşekkülünün akabinde, Anadolu’dan Rumlar, Yunanistan’dan Türkler, tabir yerindeyse, ‘arındırılacaktır.’ Gerçi, iki ülke arasında yapılan anlaşma, durumu, ‘nüfus mübadelesi’ olarak tanımlar. Ancak Balkanlarda İslâm yazarı Aleksandr Popoviç’e göre, esasen, bir ulus-devlet oluşturma sürecinde gerçekleştirilen ‘etnik arındırma’ politikalarının ‘kibarca’ bir ifadesidir bu.

Öyle ya da böyle, ortadaki tablo açıktır: On yıllardır duymaya alışık olduğumuz iddiaların aksine, din, kendisi gibi olmayanı bölücü ve dışlayıcı bir işlev görmemiş; bilakis, meselâ şu topraklarda dinî hissiyat ve fikriyatın hükümferma olduğu dönemde farklı dinlerin, mezheplerin, dillerin ve milliyetlerin mensuplarına daha fazla müsamaha gösterilmiş; beraberce bir ‘birarada yaşama tecrübesi’ ihdas edilmiştir.

Farklılığa tahammülsüzlük, hakikat-ı halde, dinlerin değil, ulus-devlet modelinin nişanesidir.




Yeni Asya Gazetesi, 24.05.2005

  24.5.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu