Kırılma noktası

Metin Karabaşoğlu

TÜRKİYE’DE TESETTÜR TARTIŞMALARINA BAKTIĞIMIZDA, ÜNİVERSİTELERDE tesettür yasağının bayraktarlığını yapan kesimlerin, mesture genç kızlar olgusuna “Şimdi nereden çıktı bu?” üslubuyla yaklaştıkları, peşisıra kendi sorularına kendi cevaplarını sıralamaya başladıkları görülüyor. Elbette, haydi geçelim din bilgisini, lise düzeyinde bir tarih, sosyoloji, vs. bilgisi olanların dahi isabetsizliğini normal şartlarda açıkça göreceği cevaplar bunlar. Örtünen genç kızların varlığı, bu kişilerce, bu topraklar üzerinde açıklanabilir türden bir olay değil; dolayısıyla, açıklamalarını ‘başka topraklar’a atıfla yapıyorlar. Burada da kendi aralarında hemfikir olduklarını söylemek mümkün değil. İçlerinde ‘İran’ ya da ‘Suudî Arabistan’ adını ağzına alanlar kadar, belki sayıca onlardan da fazla, işin arkasındaki kara parçası olarak ‘ABD’yi teşhis edenler de var. Her hâlükârda, getirilen cevapların en azından bu veçhesi, cevabın ardında gizlenen ruh ve zihniyet dünyasını ele veriyor: Tesettür, sosyolojik anlamda, ‘yerli’ bir olgu değil, ‘yabancı’dır. O halde, ‘dışarı sürülmesi’ veya en azından ‘bazı yerlerden içeri alınmaması’ yerden göğe kadar hakkımızdır!

Tesettürü, özellikle de genç kızların garip bir şekilde anneannelerinin örtüsünden ayırdıkları örtülerini ‘yabancı tesiri’ ve ‘yabancı parmağı’ ile açıklamaya çalışanların öte yandan, dün Paris’te, Milano’da tasarlanıp bugün Türkiye’de pazarlanan kıyafet biçimlerinden hiçbirinde ‘yabancı’lık hissetmemesi, elbette çelişkinin daniskası. Ama, konumuz, işin bu kısmı değil. Konumuz, tesettürü ‘yabancı’ bir olgu olarak algılayıp herkesi de öyle algılamaya yöneltmek isteyenlerin, tam da bu noktada fâş ettikleri kendi ‘yabancılaşma’ serüvenleri...

Genç kızların tesettürünü bu toprakların ‘yabancı’sı gibi gören anlayış, bir tek durumda geçerli olabilir: bu milletin bu topraklardaki varlığının yüzyılı bile geçmiyor olması şartıyla. Ki, bu anlayışın mensupları da, olsa olsa, ancak kendilerinden önce tarihi yok sayarak, kendilerinden önce bu topraklarda yaşananları ve yaşayanları sıfırlayarak böyle bir ‘yabancı olgu’ açıklamasına girişebilirler. Maamafih, o durumda dahi yaptıkları açıklama ciddi sosyolojik zaaflarla mâlul olacaktır; ama, hele bu topraklardaki tarihimizin seksen-yüz yıl önce başlamadığı gerçeği gözönünde tutulduğunda sözkonusu ‘yabancı’ açıklaması bu açıklamayı yapanların yabancılaşmasını ayan beyan ortaya koyacaktır; ki, koymaktadır da. Zira, İslâm bu topraklarda bin yıldır vardır; dolayısıyla, tesettür de...

Karakalem’in yeni sayısında kendisiyle yapılan söyleşide yer alan bazı sözlerine bir önceki yazımda değindiğim Prof. Dr. Ümit Meriç’in, ‘tesettürlü bir hanım profesör’ olarak kendi serüveninden hareketle söylediklerini, bu noktada ziyadesiyle dikkate değer buldum. Prof. Meriç, “Ben çok pozitivist bir ailede büyüdüm. Sadece babam değil, annem de—çok duygusal yönleri olmakla beraber—bilime gereğinden fazla ümit bağlayan ‘scientist’ ya da pozitivist bir kadındı” dedikten sonra, “Annem Dârülfünun’un son mezunlarından, Cumhuriyetin ilk ‘çalıkuşu’larındandır. Yani o dönemin ‘scientist’ havası hemen herkesin yüreğine değilse de ciğerlerinin dibine kadar girip çıktığı gibi anneciğime de kendini benimsetmişti” dedikten sonra, fotoğrafların sergilediği ‘değişim’ manzaraları üzerinden şöyle bir açıklama getiriyordu:

“Annemin yirmi kadar vesikalık fotoğrafını yıllara göre albümüne dizdim. 1916’larda Kandilli Kız Lisesi öğrencisiyken ince siyah bir eşarbı saçlarını göstermeyecek şekilde kulaklarının altından geçirip ensesinde bağlamış. Dârülfünun’da öğrenci olduğu yıllarda artık örtü kalkmış, tüllü küçük şapkalar başında… 35’lerde öğretmen olarak Sivas ya da Bilecik’te bulunduğu zaman geniş kenarlı fötr şapka. Babamla çektirdiği ilk resimlerde ise başında ne örtü var, ne de şapka. İri dalgalı saçlarının altından gülümseyerek bize bakıyor. Annemin başının örtüsü modern Türkiye’nin İstanbul’unda kademe kademe küçülüyor, sonunda da tebahhur edip gidiyor. Ama aynı anne, yıllar sonra biz ağabeyimle Paris’e giderken, biz ısrar ettiğimiz halde bizimle gelmeyip ‘Ben beş vakit ezan duymaya alışmışım, orada bir ay ezan sesi duymadan yaşayamam’ diye reddetmiş bir insandır.”

Tam da bu noktada, Prof. Dr. Ümit Meriç’in, yine aynı söyleşi de yer alan “Genetik hâfızaya inanıyorum” sözünü tekrar tekrar hatırlıyor insan. Onun, bu sözüyle birlikte düşünülmesi gereken şu hayatî tesbitini ise, unutamıyor: “Sorgulanması ve açıklamasının yapılması gereken şey, bin yıldır başını örten büyükanneler kuşağımın zincirinden annemin kuşağının neden koptuğudur.”

Prof. Meriç’in sorduğu bu sorunun, genç kızların tesettüründe ‘yabancı’lık arayanların en temel yanılgısını işaretlediğini düşünüyorum.

Elbette, bütün bunlarla birlikte, şunu unutmadan:

“Fakat benim için başörtüsünün bütün bu sosyal özelliklerinin ötesinde kendi iç dünyamla ilgili olan bir önemi var. Ben başımı Allah’ın bir emri olduğu için örttüm. (...) Başımı örtmenin kendimi kendi içimde tamamlama sürecine bu kadar yardımcı olacağını da, doğrusu önceden bilmiyordum. (...) Başörtüsünün bana getirmiş olduğu bu derunî boyut benim için bütün öbür sosyal boyutlardan daha öndedir ve daha önemlidir.”




Yeni Asya Gazetesi, 07.06.2005

  7.6.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu