İki yanlış arasında

Metin Karabaşoğlu

KUR’ÂN-I HAKÎM’DE MܒMİNLER, BAŞKA VASIFLARIN yanı sıra, ‘yûkinûn’ diye de tarif edilirler. Bu tarif, iman ile yakîn arasındaki irtibatı bildirir. Mü’minin Allah’ın varlığına inanırken, yakîn haliyle, bir asla ve delile dayanarak iman ettiğini ima eder.

Yakîn, mü’minlerden yalnızca iman noktasında istenilen bir keyfiyet de değildir. Rabb-ı Rahîm, mü’minlerin hayatın her alanında yakînle hareket etmesini istemektedir. Bir şey hakkında doğrulanmış kesin bilgi anlamında yakîne mukabil, yanlış olma ihtimali de bulunan kesinlikten uzak bilgi anlamında zan, Kur’ân’da herhangi birşey hakkında hüküm vermek için yeterli ve geçerli addedilmez. Kur’ân, defaatle, mü’minlere “Zanna göre hükmetmeyin” emrini verir.

Buna karşılık, zan, ne yazık ki hayatlarımızın bir gerçeğidir. Zira, hissiyatına göre hükmetmeye meyyaldir insan. Yanılmış ve yanıltılmış olmaktan, hele ‘enayi yerine konulmak’tan da hiç hoşnut olmaz. O yüzden, hakkında kesin bir bilgi olmadığı halde bir kişinin bir noktada suçlu olduğunun ‘zannedildiği’ durumlarda, o kişinin o suçu işlemiş olduğu görüşünü kabul etme eğilimi sergiler. Hele bir de karşıdaki kişi veya onun ait olduğu ortam ile ilgili olumsuz hisleri varsa, kesinlikle böyle davranır. “Zandan sakının” buyuran Kur’ân’ın bunu “Zannın çoğu büyük günahtır” diye gerekçelendirmesi, bu açıdan manidardır. Çünkü, ‘zannın çoğu’ suizandır. İnsan, suizan mümkünse, hüsnüzan etmeme eğilimindedir. Yanlış çıkacak bir hüsnüzandan dolayı aptallık ve enayilikle suçlanma ihtimali, ona çok ağır gelir. Yanlış çıkan suizandan yakasını sıyırması ise hayli kolaydır: “N’apayım, öyle zannettim!”

Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) ortaya koyduğu bir denklemin, suizanna meyyal insanın belirsizlik durumunda alması gereken tavrı açıkça ortaya koyduğunu düşünüyorum.

Âişe’nin bildirdiğine göre, Efendimiz aleyhissalâtu vesseâmın duruşu, zandan değil yakînden yana olduğu gibi, cezadan değil aftan yanadır. O, “Elinizden geldikçe, hadd cezalarını Müslümanlardan defedin. [Muteber] bir özrü varsa hemen salıverin” buyurmuş ve eklemiştir: “Zira imamın yanlışlıkla affetmesi yanlışlıkla ceza vermesinden daha hayırlıdır.”

Bu hadisin son cümlesi, gündelik hayatta birileri ve birşeyler için hüküm verme durumunda olan hepimiz açısından, şöyle genelleştirilebilir: “Yanlışlıkla affetmek, yanlışlıkla ceza vermekten daha hayırlıdır.” Keza, yanlışlıkla masum bilmek, yanlışlıkla suçlu görmekten daha hayırlıdır.

İhtimal ki, masum veya mazur bilip affettiğimiz gerçekten suçlu olabilir. Dolayısıyla, affımızda yanılmış olabiliriz. Ancak, yanlışlıkla af dönüşü olan bir yol olduğu halde, yanlışlıkla cezalandırma yolunun dönüşü yoktur. Birincide, af gören kişinin suçu sabit olduğunda gereken yapılabilir. Bir kişi suçsuz olduğu halde suçlandığında ise, onun kişiliğine ve şerefine leke sürüldüğü gibi, maddî ve hayatî açıdan dönüşsüz yollara girme riski bulunmaktadır. Nitekim, işlemediği bir hırsızlık isnadına binaen hırsız diye anılan, işlemediği bir suç siciline işlenen, işlemediği bir fiilden dolayı adı kötüye çıkan, işlemediği cinayetten dolayı idam edilen nice insan bulunmaktadır.

İki yanlış arasında, kişilerin hayatları ve kişilik hakları açısından ehven olanı seçmek: yanlışlıkla masum bilmeyi yanlışlıkla suçlamaya, yanlışlıkla affetmeyi yanlışlıkla ceza vermeye tercih etmek...

Bir yapabilsek!




Yeni Asya Gazetesi, 16.06.2005

  16.6.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu