Bir haksızlık karşısında

Metin Karabaşoğlu

ORTADA BİR HAK İDDİASININ VE haksızlık tartışmasının olduğu durumlarda birçok kişinin takınmayı tercih ettiği bir tavır vardır: bigâne kalmak, taraf olmamak.

Bu tavrın sahipleri, ya “Bırakalım kendi aralarında çözsünler, biz kendi işimize bakalım” düşüncesi içinde bu tavrı takınırlar, yahut “Bu bakımdan o haklı, o bakımdan bu haklı” kabilinden renksiz ve totolojik bir yaklaşım içerisinde... Bu tavırda, haklı olduğunu düşündüğü taraftan yana bir tavır koymanın getireceği kayıplarla ilgili hesap ve endişelerin de etkisi sözkonusudur.

Bu tavır koymama yaklaşımının içerdiği en temel yanılgılardan biri, insanın bu şekilde dengeli bir noktada durduğunu düşünmesidir. Hayatın akışı içerisinde karşımıza çıkan ihtilâflarda yüzde yüz haklılık ya da yüzdeyüz haksızlık ender bir durumdur gerçi. Ancak, bir ‘fifty-fifty’ hali, daha da ender bir durumdur. Ekseriya, taraflardan biri büyük ölçüde haklıdır, diğerinin haklı olduğu noktalar bulunabilir, ama bu o tarafın yaptığı haksızlığa mazeret teşkil edebilecek bir keyfiyette değildir. İki tarafın eşit derecede haklı veya eşit derecede haksız olduğu durumlarda, taraf olmamak belki anlaşılır bir durumdur; ama bir tarafın haklılığı aşikâr olduğu halde tarafsız kalanlar, aslında hiç de ‘tarafsız’ ve ‘dengeli’ değillerdir.

Her insan, böylesi bir tarafsızlık durumunun sonuçlarını işin içinde kendisinin olduğu ve olmadığı hak ihtilâflarından hareketle kavrayabilir. Olay bizim dışımızda cereyan ediyorsa, evet, tavır almamaya eğimliyizdir, iki tarafa eşit mesafede durmak bize en ‘dengeli’ tavır olarak gözükür. Ama olayın bir tarafı biz isek ve haksızlığa uğradığımıza inanıyorsak, bu ‘dengeli’ tavrın hiç de öyle olmadığı aşikâr biçimde ortaya çıkar. Görürüz ki, haksızlığa uğradığımız bir noktada üçüncü kişilerin bigâne ve tarafsız kalması gerçekte haksızlık yapana yaramıştır. Haklı ile haksız arasında, ancak hakkın sahibine iadesi ile mümkün olacak denge ve adalet sağlanmamış, haksızlık yapanın yanına kâr kalmıştır.

Açıkçası, iki tarafa eşit mesafede durmanın adaleti temin ettiği şeklindeki bir mantık, yanlış bir denge mantığıdır. Bu yanlış mantık, haksız bir biçimde, haklı ile haksızı eşitlemekte; böylece, haksızlığın yapanın yanına kâr kalmasına sebebiyet vermektedir. Yani, haksızlık karşısında susanlar, gerçekte haksızı korumuş olmaktadırlar. Diğer bir deyişle, haksızlık karşısında tarafsız kalanlar, gerçekte haksızın lehine bir tavır almaktadır. Haksızlığın devamını sağlamaktadır.

Üstelik, bu sözümona ‘tarafsız’ ve ‘dengeli’ duruşun, haksızlığı izale edip hakkını alma çabası içindeki mağdura ‘geçimsiz insan’ imgesi yükleme gibi bir vebali daha vardır.

İnsanın fıtratına dercedilmiş hak ve adalet duygusunun sevkiyle, risaletle görevlendirilmeden önce de haksızlık karşısında açık bir tavır koyan ve daha yirmili yaşlarında iken haksızlıkların izalesi için bir ‘hılfu’l-fudûl’un oluşumunda aktif bir rol oynayan Hz. Peygamber’in bir sözü, haksızlık karşısında susmanın yukarıda irdelediğimiz sonuçları dikkate alındığında, ne kadar da manidardır!

Hz. Peygamber’in ifadesiyle, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”

Çünkü, nefisleri elde edip kulaklara üfleyerek birilerini haksızlığa yönelten dilli şeytanın sebebiyet verdiği haksızlığın devamı, haksızlık karşısında susmayı tercih eden bu iradî dilsizler sayesinde gerçekleşmektedir. Haksızlık karşısında bigâne kalmak, haksızlık edenlerde ‘yaptığım yanıma kâr’ duygusu uyandırarak, haksızlığın yayılmasına ve mesafe almasına sebebiyet vermektedir.

Dilli şeytanlara yardım eden dilsiz şeytanlar olmak ister misiniz?




Yeni Asya Gazetesi, 26.06.2005

  26.6.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu