“Bediüzzaman’ı anlamak”, ama nasıl?

Metin Karabaşoğlu

BİR ‘DENGE PEYGAMBERİ’ OLARAK PEYGAMBER Efendimizin ‘sevgi’ gibi sevilmeye en ziyade lâyık bir duyguda dahi ‘dengeli’ olmaya çağıran hadisleri vardır. Ölçüsüz sevginin bakışımızı körelttiğine, geçmişte nicelerinin sevgide ifrattan dolayı saptığına dair uyarılar da içeren bu hadislerin en meşhurlarından biri, ‘sevgide ihtiyat’ hadisidir.

Gelin görün ki, bu nebevî itidal ve ihtiyat uyarılarını, zaman zaman, hatta sıklıkla gözardı ederiz. “Biz sevdik mi adam gibi severiz” halet-i ruhiyesinin eşliğinde, esneme payı bırakmayan marazî sevgiler dayanır kapımıza. Öyle sevgilerdir ki bunlar, sevdiğimizi âdeta ‘kusursuzluk’ makamına yükseltmişizdir. O yüzden de, meselâ kendisinden bin hakikatli söz duyduğumuz bir insanı, bize göre ‘hakikatsiz’ tek bir sözü ile karalayabilir; kendisinden yüz hakikatsiz söz duyduğumuz bir başka insanı ise, bir hakikatli sözüyle aklayabiliriz.

Hayat tecrübemiz, buna dair nice örnekle doludur. Bu örneklerin büyük bir kısmının gelip dayandığı son nokta ise, vâkıanın ‘ehl-i dünya’ boyutunda müthiş hayal kırıklıkları, ‘ehl-i din’ boyutunda ise ciddi kalb kırgınlıklarıdır.

Oysa, Hz. Peygamberin ders verdiği üzere, başka herşey kadar, sevgilerimiz de ‘dengeli’ olduğu ölçüde değerlidir. Aksi takdirde, bin hakikatli sözünü duyduğumuz bir kardeşimizin hoşumuza gitmeyen bir sözüne tahammülsüzlüğümüz kalbî kırgınlık ve fiilî kopmalar üretebildiği gibi, söylediği hakikatsiz sözler ve sergilediği haksız duruşlar gözardı edilerek hoşumuza giden bir sözüyle yüceltilmiş kişiler de bizi çölün ortasında susuz bırakabilirler.

Bütün bunları bana düşündüren, Radikal’in Pazartesi nüshasında Neşe Düzel’in Hürriyet gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever’le yaptığı bir söyleşi oldu. Zaman zaman, daha doğrusu ‘bir zamanlar’ özgürlükler lehine cesur yazılar yazabilmiş bulunan Cüneyt Ülsever’in Risale camiası, özellikle de camianın bazı kesimleri nezdinde sahip olduğu itibar ise, bundan da ziyade, Bediüzzaman hakkındaki birkaç takdirkâr yazısına dayanıyor. Kendi namıma, özgürlükçü yazılar yazdığı bir dönemde yazılmış ‘takdirkâr’ yazıları daha değerli bulduğumu; ancak, o ‘takdirkâr’ yazılarda dahi ciddi bir ‘ihtiyat payı’nı hak eden satırlar ve satır araları gördüğümü belirtmeliyim. Sonuçta, bana, ‘benim tanıdığım’ Bediüzzaman’ın mı övüldüğü sorusunu sordurtan ‘takdir’lerdi bunlar. Edindiğim izlenim, Ülsever’in dünya algısının bir ‘protestanlaşmış İslâm’ anlayışını da içerdiği; Bediüzzaman’ın asla hak etmediği şekilde bu şablona ‘uydurularak’ takdir edildiği idi.

Yani, Bediüzzaman’ın ‘hak ettiği’ şekilde değil, ‘hak etmediği’ şekilde takdir edildiği bir durumdu ortada olan. Bediüzzaman’ı değil, kendisini ve kendi dünya anlayışını merkeze alan, Bediüzzaman’a ‘pozisyonel’ ve ‘araçsal’ bir gözle bakan ve Bediüzzaman’ın hayatı ve düşüncesiyle uyumsuz bir ‘işlev’ yükleyerek gerçekleşen böylesi bir takdir, bende pek de takdir hissi uyandırmamıştı.

Mesel⠓Muhteşem bir Weberian yaklaşımla, tıpkı Protestanlığın kapitalizme uyum göstermesi çabaları gibi, o da para kazanmanın, istihdam yaratmanın, iş kurmanın, verimli çalışmanın ibadet kadar önemli olduğunu daha 1900’lerin başında Müslüman bir ülkede ifade etmiştir” diyerek “Bediüzzaman’ı anlamak/anlatmak”tan bahsediyordu Ülsever.

Pazartesi günü, Ülsever’in Neşe Düzel’e söyledikleri arasında, başka bir dizi ‘falsolu’ cümlenin yanısıra, benim özellikle dikkatimi çeken, bu minvaldeki sözlerdi. Yanlış anlaşılmasın, Ülsever bu söyleşide Bediüzzaman’dan söz ediyor değildi; ancak Bediüzzaman’a olan övgülerinin de nasıl bir zihinsel işleyişin ürünü olduğunu ele veren ipuçları sunuyordu. Meselâ, Fethullah Gülen Hocaefendinin “Biz bir zamanlar dünyaya sadece Kur’ân’ın gözüyle bakıyorduk. Sonradan öğrendim ki, dünyaya sadece Kur’ân gözüyle bakılmaz. Daha geniş perspektifle bakmak lâzım” dediğini ileri sürüyordu; ki, böyle bir sözün söylenmiş olamayacağını ummak istiyorum. Umarım, muhterem Fethullah Gülen’e ve sözlerine daha yakından vâkıf olan iman kardeşlerimiz, ‘suizanna’ yol açabilme ihtimaline binaen buna ilişkin bir tavzihatta bulunurlar.

Ki, Ülsever’e göre, “İlâhî güç tarafından yazılmış olan benim inandığım kitabın içinde her şeyin cevabı vardır” yaklaşımı, yanlış.

Hem, ‘Devlet tarafından el konulan koca bir bankanın yönetim kurulu katında bugün namaz kılınıyorsa,’ bu işte bir sakatlık var. Bu sakatlığın menşei ise, ‘faiz’ değil, ‘namaz.’ Şu cümlelere bakar mısınız: “Namaz kılmak insanların en doğal hakkı ama beş vakit namaz kılacaksan, gidersin yakın bir camiye ibadetini orada yaparsın, sonra da gelir bankada işini yaparsın. Ama bugün koskoca bir bankanın yönetim katında namaz kılınıyor. Dedelerimiz, ‘Kâr edilen, para kazanılan, alışverişin, pazarlığın olduğu yerde din olmaz’ derlerdi.”

İşin 1 Mart tezkeresi, Amerikancılık vs. kısmına girmiyorum.

Herşeye rağmen, sayın Ülsever’i, aynı gazetede yazan ve din ve dindarlar lehine ‘pozisyonel’ dahi olsa olumlu bir görüş sergilememeye yeminli nice müseccel isimle bir tutma adaletsizliğine ve haksızlığına da asla razı olamam.

Ülsever örneğini irdeledim ki, takdir de etsek, memnun da olsak, bazı şeyleri abartmayalım.

Bediüzzaman’a ‘hakikî Bediüzzaman’ olarak ilgi gösterilmesi ile, zihinlerdeki veya fiiliyattaki bir projenin içinde ‘işlevsel’ bir pozisyon biçerek ilgi gösterilmesi arasındaki fark, her zaman için dikkat etmemiz gereken bir farktır.




Yeni Asya Gazetesi, 05.05.2005

  5.5.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu