Şehit olsanız bile...

Metin Karabaşoğlu

KUR’ÂN-I HAKÎM, ‘CİHAD’ KELİMESİNİN GEÇTİĞİ bütün âyetlerinde ‘fî sebîlillah’ kaydını da düşer. Ancak Allah yolunda sarf edilen bir gayret ve cehdin ‘cihad’ tarifi içerisine girebileceğini bildiren bir nişanedir bu.

‘Şehid’ kavramı da, tarifini bu çerçevede bulur. Şehid, bir cihad esnasında ‘Allah yolunda’ öldürülen kişidir. Bu meyanda, Hz. Peygamber’in mü’minlerle birlikte cihada katılan, ama ‘Allah için’ değil ‘kavmi için’ veya ‘ganimet için’ veyahut ‘kendisi için’ bu mücahedeye katıldığını belirten kişileri ‘mücahid’ ve ‘şehid’ kavramının haricinde tutmuştur sözgelimi. Kuzman hadisi, bu hususa dair hadislerin en meşhurları arasındadır.

Açıkçası, ‘cihad’ ve onunla irtibatlı bir kavram olarak ‘şehid,’ Kur’ânî ve nebevî bir asla dayanan kavramlardır. İkisi için de temel nokta, ‘fî sebîlillah,’ yani Allah yolunda ve Allah için olmasıdır.

Diğer taraftan, mü’minâne bir hayat yaşarken ağır bir karın ağrısıyla, meselâ lohusa iken ölen, boğularak ölen, deprem gibi musibetlere maruz kalarak ölen, malını veya canını bir saldırgana karşı korumaya çalışırken ölen kimselerin de Allah katında ‘şehid hükmünde’ sayılacağını bildiren hadisler vardır. Dolayısıyla, mü’minâne bir hayat yaşarken bu durumda ölen kişiler de, aslî tarifiyle ‘şehid’ olmasalar bile, ‘hükmî şehid’ veya ‘manevî şehid’ olarak tarif edilirler.

Her hâlükârda, ‘şehit’lik, tarifini dinin belirlediği bir keyfiyettir.

Gelin görün ki, iş bu kavrama gelip dayandığında, bariz bir çelişki bizi karşılar. Tarifini dinin belirlediği herşeyi ‘hayatın dışına’ itmeyi ‘laiklik’ diye anlayan, böylece ‘laiklik’in genelgeçer tarifiyle de çelişen zihniyetin müntesipleri, apaçık bir dinî muhtevaya sahip ‘şehit’ kavramını ise sahiplenir ve onu kendi tarif ettikleri veçhile kullanmakta ‘laikliğe aykırı’ bir durum görmezler. Ne yaman bir çelişkidir ki, ‘hayat’ sözkonusu olduğunda kapı dışarı edilen dinî kavramlar, ‘ölüm’ sözkonusu olduğunda pekâlâ içeri buyur edilir!

Açıkçası, hayatın içinde dinî bir çağrışım uyandıran hemen herşeye ‘siyasî simge’ yaftası vurmakta beis görmeyen niceleri var ki, iş ‘hayat’ın feda edilmesine gelip dayanınca dinî bir kavramın uyandırdığı çağrışımlardan istifade etmekte beis görmezler. Ve, önceki durumda peşinen ‘laikliğe aykırılık’ veya ‘dinî duyguları istismar’ kulpu takmaktan çekinmeyen bu kişiler, bu ikinci durumun da ‘istismar’ kelimesinin kapsama alanına girip girmediğini kendilerine asla sormazlar.

‘Şehid’ kavramıyla ilgili ikircikli durum, yalnızca bu mâlûm çevreden kaynaklanmıyor.

Tam aksi yönde, kendisini dindarâne bir çizgide tanımlamanın ötesinde, özellikle ‘siyasal İslâm’ diye tarif edilen bir zümre içerisinde yer alıp bu uğurda şiddete cevaz veren kesimlerde de, ‘şehid’ kavramının yanlış bir kullanımı ile yüzyüze geliyoruz.

Meselâ, sözümona ‘İslâmî’ bir gaye uğruna İslâm’ın onay vermediği bir şekilde, yani masumların kanına veya canına kasteden terör eylemleri gerçekleştirerek ölen kişiler de bu kesimler tarafından ‘şehit’ olarak tavsif ediliyor. ‘İntihar eylemcileri’ için takınılan tavır, bunun en açık örneği. İslâm’ın yasakladığı iki fiili; —velev ki başka çıkış yolu kalmasa bile—‘İslâm adına’ masum sivilleri ve onlarla birlikte kendisini öldürme fiilini beraberce gerçekleştiren bir ‘intihar eylemcisi,’ şehit olacağı söylenerek ve şehit olacağını umarak bu eyleme yöneliyor. Bu umut ise, en temelde, ‘şehid’in ‘bütün günahlarının affedileceği’ şeklinde zihinlere yer etmiş bir inanıştan besleniyor.

Oysa, Kütüb-i Sitte’de geçen bir rivayet var ki, bu ‘inanış’ın tashihe muhtaç olduğunu bize gösteriyor.

Ebu Katâde radıyallahu anh anlatıyor:

“Bir adam sordu: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi?’

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): ‘Evet, sen sabreder, mükâfat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!’ diye cevap verdi.

Ve adama sordu: ‘Nasıl sormuştun?’

Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı:

‘Evet, (kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrâil bu hususu bana haber verdi!’” (bkz. Müslim, İmâret 117; Muvatta, Cihad 31; Nesâî, Cihâd 32)

Bu hadis gösteriyor ki, ‘kul hakkı’ Âdil-i Hakîm olan Rabb-ı Rahîm’in katında o kadar önemli ve değerli ki, ‘şehid’ olmamız bile bizi kullara karşı bir haksızlığı ortadan kaldırmıyor. Âdil-i Hakîm, şehid için bile, onun üzerindeki Kendi hakkından, yani ‘hukukullah’tan feragat ediyor; ama ‘hukuk-u ibâd’ı, yani şehid olan kişi ile sair kulların onun üzerindeki haklarının muhasebesini Hesap Gününe bırakıyor.

Açıkçası, ‘şehid’in bile bütün günahları affedilirken ‘kul hakkı’nı bundan müstesna tutarak, Rabb-ı Rahîm, aslında ‘kul hakkı’nın O’nun katındaki müstesna yerini bize bildiriyor.

Durum buysa, varsın milletin gözüne baka baka milletin maddî ve manevî haklarını, bu arada ‘insan hakları’nı çiğneyenler de iyi düşünsünler; masum sivillerin canına veya kanına kasdetmekle yaptıkları haksızlığın umdukları ‘şehit’lik sayesinde affolunacağını sanan şiddet yanlıları da...

Kul hakkı öyle birşey ki, hiçbir şey, Hesap Günü sizi onun hesabından alıkoyamıyor. Gerçekten şehit olmanız bile...




Yeni Asya Gazetesi, 01.05.2005

  1.5.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu