‘Ene’ üzerine bir hasbihal

Metin Karabaşoğlu

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSΒNİN RİSÂLE-İ NUR’LA ortaya koyduğu tefekkürün anahtar kavramlarından biridir ‘ene.’ Ne var ki, çoklukla, Sigmund Freud’un ‘ego’ ve Carl ‘Jung’un ‘ben’ kavramlaştırmasıyla karıştırılır. Dahası, İslâmın evlâtlarının ‘Batısız’ birşey düşünemeyeceğine şartlanmış sömürgeleşmiş zihinler, onun ‘ene’ kavramlaştırmasını bir ‘ithal ürün’ olarak algılayıp, üstünde Freud veya Jung damgası bulmaya çalışırlar.

Bilmezler ki, Bediüzzaman’ın bu kavramlaştırmasının kökü, Batıda değil, yine İslâm coğrafyasındadır. ‘Ene,’ bin küsur yıldan beri İslâm düşüncesinde, özellikle de tasavvuf irfanında kullanılagelmiş bir kavramdır. Ve Bediüzzaman, İslâmî düşünce geleneğinin bir altın halkası ve müceddidi olarak, bu kavramı geliştirmiş, ortaya koyduğu ontolojik inşanın en temel kavramlarından biri olarak nazarlara sunmuştur.

İşin burasında, Risâle-i Nur üzerine, hatta Risâle-i Nur adına düşünme çabası içindeki bizlerin zaaf ve ihmaline de değinmek gerek. Bediüzzaman, içinde büyüyüp olgunlaşarak bir altın halkasını teşkil ettiği İslâmî düşünce geleneği içinde okunmayınca; diğer bir deyişle, onun Risâle-i Nur ile ortaya koyduğu meyvelerin ‘kökler’ ile irtibatını ortaya koyan çalışmalar yapılmayınca, Bediüzzaman’ın tefekkürünü ya ‘yalnız kendine mahsus’ ya da ‘hakim Batılı düşünce akımlarından mülhem’ gören yaklaşımlar kendine bir menfez buluyor. İşte, Bediüzzaman’ın ‘ene’ kavramlaştırmasını Freud veya Jung’dan mülhem görenlere tarizde bulunmak kolay; peki, ‘ene’ kavramının İslâmî düşünce geleneği içindeki yerini ve Bediüzzaman’ın sağladığı katkıyı ortaya koyan karşılaştırmalı bir çalışmamız yok ne yazık ki...

Üstelik, bizatihî Risâle-i Nur’da bu ‘kökler’e dair ipuçları verildiği halde...

Mesnevî-i Nuriye’de, “Hubab” Risâlesi’nde yalnızca bir hafta önce keşfettiğim bir bahis, hem ‘kökler’e dair bir açılım, hem de hal-i hazıra dair bir ümit sunuyor.

“Otuzuncu Söz”ün “Ene” bahsindeki, ‘ene’nin mevhum ve farazî bir hat olduğu bilinmez ve dolayısıyla Hüve’yi gösterecek şekilde yırtılıp delinmez ise bizi hangi karanlık sahillere götüreceğine dair analiz, hiçbir Risâle-i Nur okuyucusu için sır değildir. Bu iyi bilinen analiz dolayısıyla da, Nur’un her talebesi, ‘ene’ye bizatihî bir varlık atfetmeme, ‘ene’den ‘Hüve’ye bir yol bulma çabasındadır. O yüzden, ‘enâniyet,’ ‘ene’nin Hüve’yle irtibatını kuramayıp insanın kendisini—bilerek veya bilmeyerek—şu veya bu düzeyde putlaştırması şeklindeki olumsuz anlamıyla, Risâle câmiasında dûçar olmaktan en ziyade korkulan hali ifade etmektedir. (“Galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evlâdır” fehvâsında Risâle-i Nur’da bu şekilde yer alan ‘enâniyet’in dilbilim açısından doğru ifadesinin ‘enâiyyet’ olduğunu; zamanla bozularak ‘enayi’ suretinde argoya malolmuş ‘enâî’ kelimesinin de gerçekte ene’den Hüve’ye yol bulamayanları ifade ettiğini lâf arasında belirtmiş olalım.)

Gelelim Mesnevî-i Nûriye’deki bahse... ‘Ene’den Hüve’ye yol bulamama, ‘ene’de takılıp kalma, ‘enâniyet yapma’ korkusu, bu kavramdan haberdar olan her mü’minin, bu minvalde her Risâle-i Nur talebesinin dünyasında önemli bir yere sahiptir. Öyle ki, hayatını, düşüncelerini, sözlerini ve davranışlarını bu çerçevede değerlendirip karamsarlığa düşenlerimiz de az sayıda değildir. Hubab Risâlesi’nde, işte bu noktada bize yol gösteren ve yüzümüzü karamsarlıktan alıp ümide döndüren bir bahis karşılıyor bizi. ‘Ene’ şirkinden azade olmanın, ‘ene’yi bir karadelik gibi değil de bir ayna olarak istimal edebilmenin yolu olarak, ‘zikrullah’ı gösteriyor Bediüzzaman. “Ene ile tâbir edilen, enâniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve harâretiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve, Hâlık-ı semavat ve arza isyan edemez” diyor. Sonra da, tasavvuf mesleğinin en büyük iki kolunu, bu çerçevede değerlendiriyor. Belirttiğine göre, Nakşibendîler, ‘zikr-i hafî’ ile kalbi açarak ‘ene’yi aşarak ‘Hüve’ye yol buldukları gibi; Kâdirîler de, ‘zikr-i cehrî’ ile, tabiat tağutlarını târümar ediyorlar. Yani, bu iki koldan ilki küçük âlemdeki ene tâğutunu, ikincisi büyük âlemdeki tabiat tâğutunu aşmanın yolunu bize gösteriyor. Diğer bir deyişle, enfüsî ve âfâkî tefekkür ve tezekküre devam ve sebat ettiğimiz ölçüde, ene ve tabiat şirkinden azâde oluyoruz.

Mesnevî’deki ilgili bahsin, yüreğimize su serperken, bizi tefekkür ve tezekkür noktasında gayrete davet ettiğini düşünüyorum

‘Ene’ üzerine bir hasbıhalde konuşup paylaşmak istediğim bir nokta da şu: Risâle-i Nur’daki ‘ene’ vurgusundan dolayı, ‘şahsî enaniyet’lerini aşma noktasında her Nur talebesinin ciddi bir mesafe kat’ettiğini düşünüyorum. Risâle-i Nur dairesi içindeki mü’minlerde her hal ve şartta kendini beğenme ve beğendirme, nefsini her hâlükârda savunma gibi tavırların pek görülmeyişi; bilâkis alçakgönüllülük, tevazu gibi özelliklerin hale ve söze aksediyor olması da bu sayede gerçekleşiyor zaten. Ancak, ‘şahsî enaniyet’leri aşma noktasında bu gayret sergilenirken, ‘ene’nin bir başka tezahürü olarak ‘cemaatî enaniyet’lere gelindiğinde, aynı mesafenin alınamadığı görülüyor. Şahsî enaniyetini aşabilmiş nice Nur talebesini, iş aidiyet hissettiği gruba veya cemaate gelince, ‘cemaatî enaniyet’ ya da ‘grup asabiyeti’ dememizin hiç de yanlış olmayacağı katı bir tutum içinde görebiliyoruz. Öyle ki, kendi mesleğinin veya meşrebinin muhabbetinden öte, ‘tadlil-i gayr’a yeltenen, kendi grubu dışında kalanları Risâle-i Nur dairesi dışında gören yahut kendini ‘asıl,’ onları ise ‘teb’a’ sûretinde gören yaklaşımlar, bana bu keyfiyeti hatırlatıyor.

Ki, Risâle-i Nur dairesi içindeki, her biri bir hikmete istinad eden ve bir rahmet boyutu taşıyan ayrılık ve ihtilafların, zaman zaman, hikmetsiz ve de rahmetten uzak bir iklime doğru sürüklenişinde, ihtilafın değişik taraflarında şu veya bu seviyede tezahür eden ‘cemaatî enaniyet’lerin ciddi bir hissesi görülüyor.

Rahmet-i Rahmân’dan umulur ki, ‘ene’lerimiz delinip ‘Hüve’yi gösterir hale gelsin. Hem ferden ferdâ, hem de bir beraberce O’na işaret etsin, O’nu göstersin, O’nu bildirsin...




Yeni Asya Gazetesi, 20.03.2005

  30.3.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu