‘Diyalog’a evet, ama kimlerle?

Metin Karabaşoğlu

TÜRKİYE’DE SON ZAMANLARDA İLGİNÇ BİR kamplaşma yaşanıyor. Bu kamplaşmanın anahtar kelimesi ‘diyalog.’ Bir yanda her kesimle, ama özellikle ‘ehl-i kitap’la ve özellikle de ‘Hıristiyanlar’ ile diyaloğun önemini ısrarla vurgulayanlar var; öte yanda, bu diyalog söylemine karşı ‘anti-diyalog’ söylem geliştirenler. Kamplaşmanın ‘diyalog’ tarafının mâkul bir kompozisyon arz ettiğini söylemek mümkün. Kur’ân’ın kâfirler ve müşriklerden ayrı tutarak ‘ehl-i kitap’ olarak tarif ettiği insanlar ile, Kur’ân’ın bu ayrımındaki hikmeti gözeterek hareket eden insanların bir diyalog zemininde buluşmaları son derece anlaşılır bir durum. Keza, inanç itibarıyla ‘ehl-i kitap’ kategorisinde dahi yer almayan, ama en celâlli sûre olarak Tevbe Sûresinin ‘ahdine vefalı’ tarifine pekâlâ uyan kişiler ile, Tevbe Sûresindeki bu nüansın farkında olan mü’minlerin bir diyalog zemininde buluşmaları da...

Buna karşılık, kamplaşmanın ‘anti-diyalog’ tarafında tam bir karmaşadan söz etmek mümkün. Bu kesim öyle karışık, öyle birbirine zıt unsurlar barındırıyor ki, insan şaşırıyor. Bu potanın içinde, kendisini Ülkücü olarak tarif eden kesimlerle birlikte, yıllar yılı bu kesimi can düşmanı olarak göregelmiş Maocular da var sözgelimi. Keza, kendi kuruluş tarihini Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla ve varoluşuyla özdeşleştirmeye çalışan, ama seksen senedir ‘cumhur’un inançlarıyla cedelleşmeyi aslî vazife edinen mâlûm gazete ile, bu gazetenin en ziyade karşısında gözüken mevkute de, ana hatlarıyla aynı potanın içinde. Dahası, kapatılmış bir partinin bugünkü siyasal sözcüleri ile bu partinin kapatılması için elinden geleni ardına koymamış isimler de bu çizgide buluşuyor.

Böylece, ilginç ve manidar bir manzara karşımıza çıkıyor. Meselâ, ne yaman çelişki ki, ‘din düşmanı’ olarak algılanagelmiş bir gazetenin bu sıfatın kendisine münasip düştüğü bir yazarı ile dinî hassasiyetini özellikle vurgulayan bir gazetenin yazarı, ehl-i kitapla diyalogdan yana tavır gösteren dindar kişilere ve kesimlere aynı huşunetle lâf söylemekte birleşiyor!

Bu noktadaki saldırının, zahirde belli bir isme ve o isim etrafında kümelenmiş belli bir dindarlar topluluğuna yönelik gibi gözüküyor gerçi. Ama, biraz daha dikkatle bakıldığında, bu saldırının sözkonusu ismin de istifade ettiği Risale-i Nur’a, Risale-i Nur müellifine ve Risale-i Nur’u me’haz kabul eden bütün kesimlere yönelik olduğunu görmek zor değil. Nitekim, bunu açıkça dillendirenlere de rastlanıyor, fırsat bulsa cesaret edip dillendireceği intibaı bırakanlara da...

Zira, ‘ehl-i kitapla diyalog,’ Kur’ânî bir temelde Bediüzzaman Said Nursî’nin büyük bir feraset ve büyük bir cesaretle dile getirdiği bir husus. 1911’de neşredilen ‘Münâzarât’ında ‘hürriyet’ bağlamında bu yönde bir açıklık sergileyen Bediüzzaman’ı, Birinci Dünya Savaşı şartlarında cephede telif olunan İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde de bu hususa dair açılımlar sunarken görüyoruz. Hele ki Yeni Said döneminde, Deccal fitnesine karşı Müslümanlar ile Hıristiyanlarla ‘diyaloğ’undan öte ‘ittifak’ etmeleri lüzumundan ısrarla söz ediyor Bediüzzaman. “Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri lâzımdır. Çünki, her halde şimâl cereyanı, İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak” diyor.

Söylenmesi hâlâ daha cesaret isteyen bu sözler, düz mantığın aldatıcı rahatlığına sığınmış kişilerin o halde kaldıkları süreci kavramaları imkânsız bir feraset içeriyor.

Ama ne yazık ki, Risale-i Nur dairesi içinde yer alan kişilerin, Bediüzzaman’dan şu veya bu seviyede istifade etmiş insanların zihin ve icraat haritalarında yer alan bu husus, Kur’ânî temelleriyle birlikte sunulamadığı için, umuma mal olamamış bulunuyor.

Ve işin içine fikir veya uygulama planında sergilenen bazı zaaflar da girince, diyalog-karşıtı kesimler kendilerine gün doğduğunu düşünüyor!

Hele hele, “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin” meâlindeki Kur’ân âyeti de siyak ve sibakına bakılmaksızın ‘sloganlaştırılmış’ sûrette zihinlerine yerleştirilmişse, bu diyalog-karşıtı söylem, hızını alamayıp ‘diyalog’dan söz eden mü’minleri ‘küfür’le itham edebilecek kadar çirkinleşebiliyor.

Üstelik, en celâlli sûrede dahi Cenâb-ı Hakkın ‘ahdine vefalı’ münkirleri diğerlerinden ayırması; yine, Kur’ân’ın Yahudi ve Hıristiyanları ‘ehl-i kitap’ olarak sair gayrimüslimlerden ayırması gerçeğine rağmen...

Dahası, yine Kur’ân’ın ‘ehl-i kitap’la ‘en güzel bir şekilde mücadele’ ederek ‘aramızdaki ortak bir kelime’ye dâvet etmeyi mü’minlere emrettiği gerçeğine rağmen...

Dahası, ehl-i kitap içinde de, Hıristiyanları Yahudilerden ayırması ve “İman edenlere sevgice en yakın ‘Biz Hıristiyanız’ diyenleri bulacaksın” (Maide, 5:82) buyurduğu gerçeğine rağmen...

Öte yandan, ‘diyalog’dan yana doğru bir tutum takınan mü’minlerin bu âyetin devamında ifade edilen tariflerle ilgili bir dikkat zaafından söz etmek mümkün; ki bu dikkat zaafının paralelinde uygulamada gerçekleşen zaaflar, diyalog-karşıtlarına malzeme üretiyor.

İşin bu kısmını, nasipse, Perşembe günü konuşalım...




Yeni Asya Gazetesi, 15.03.2005

  30.3.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu