Masumiyet, silâhtan daha güçlüdür

Metin Karabaşoğlu

SEVGİLİ DOSTUM VE KÖŞE arkadaşım Refik Yıldızer’in Cuma yazısını okuduğumda, kendi Pazar yazımı yazıp göndermiş durumdaydım. Onun yazısını okuyunca, kendi yazımı iptal edip yeni bir yazı daha mı göndersem diye tereddüt etmedim değil. Zira, aynı konuda yazmıştık, ama sevgili Refik Yıldızer, benden önce davranmıştı.

Sonra, bu tereddüdüm izale oldu. Şu sebepledir ki, sevgili Yıldızer’in yazdıklarını ‘tekrar’ değil, ‘teyid’ ediyor olduğumu düşündüm. Evet, aynı konuda yazmıştık; ama o ‘iktidar mantığı’ ekseninde bu meseleyi vurgularken, benim yazım aynı meseleyi ‘adalet’ boyutuyla irdeliyordu. Bu haliyle, iki yazı, birbirini tekrar etmiyor; farklı veçhelerden teyid ediyor, tamamlıyordu. (Söz iktidar-adalet denkleminden açılmışken, Ahmet Yıldız’ın Karakalem Yayınları arasında çıkmış “İktidar Herşey Değildir” adlı kitabından bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu kitabın, özellikle “Hikmet-İktidar Mücadelesi Üzerine Düşünceler” başlıklı bölümü, mü’minin mantığını ‘iktidar’ değil, ‘hikmet’ ekseninde kurması lüzumundan hareketle, hem daha da açılması, hem tekrar tekrar vurgulanması gereken çok önemli düşünceler ve analizler içeriyor.)

Sözkonusu yazıyı yazdığım günün akşamında ise, sevgili dostum, ağabeyim Sadık Yalsızuçanlar’ın bana gönderdiği bir yazıyı okudum. Son zamanlarda Risale-i Nur ve Bediüzzaman üzerine yaptığı çalışmaları dikkatle, ilgiyle ve sevinçle takip ettiğim sevgili Yalsızuçanlar, Bediüzzaman’la ilgili bu son yazısının bir cümlesinde, onun asırlar içinde şu veya bu şekilde gözardı edilmiş ‘adalet-i mahz⒠ilkesini tekrar gün yüzüne çıkartarak, ‘adalet-eksenli’ bir tecdid gerçekleştirdiğini söylüyordu.

Gerçekten de, Bediüzzaman Said Nursî’nin düşüncesinde ve yaşayışında ‘adalet’in ne kadar merkezî bir yer tuttuğu, eserine ve hayatına dikkatle bakıldığında çok açık biçimde görülüyor. Onun bu adalet-eksenli duruşunun en aşikâr örneğini ise, Şualar’da, Onikinci Şua’nın sonunda, “Bu Defaki Küçük Müdafaatımda Demiştim” başlığıyla yer alan mektup teşkil ediyor.

“Risale-i Nur’daki şefkat, vicdan, hakikat, hak, bizi siyasetten men etmiş. Çünkü masumlar belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz” diye başlayan bu mektupta, bunu şöyle izah ediyor Bediüzzaman: Çünkü, zaman, ‘topyekûn savaş’ mantığının hakim olduğu; biri düşman bellenmişse onun eşinin, dostunun, milletinin ve memleketinin de düşman olarak görüldüğü; dolayısıyla, meselâ bir idareciye kızıp bir memlekete, bir adama kızıp bir köye, bir zümreye kızıp koca bir millete bombaların yağdırıldığı bir zamandır. Böyle bir zamanda, ehl-i iman, hakkını ‘kuvvet-i maddiye’ ile, meselâ savaş yoluyla müdafaa etmeye kalksa, şu ikilemle karşı karşıya kalacaktır: Ya, kendi inancının emrettiği adalet esası üzere, zalimler ile mücadele ederken o zalimlerle aynı milletten ve memleketten olan mazlumlara zarar vermemeye özen gösterecek, haklıyı haksızdan ayırmaya çalışacak; bu durumda, ‘topyekûn savaş’ mantığıyla savaşan, dolayısıyla koca bir şehrin insanına çoluk-çocuk ayırmadan bombalar yağdıran bir güç karşısında, mağlup olacaktır. Veyahut, o da aynı savaş mantığıyla hareket edecek; bu kez, savaşı fiilen kazanmış olsa bile, manen, ilkesel olarak kaybetmiş olacaktır. “Hak namına, dehşetli bir haksızlık”tır bu! Zira, dini ve inancı ona ‘adalet’i, masumlara zarar vermemeyi, birinin hatasıyla başkasını mesul tutmamayı emrettiği halde, masumlara verdiği zararla dininin ve inancının emrettiği adalet ilkesini çiğnemiştir.

Yani, ortadaki durum, her iki halde de ‘kaybetme’ durumudur; ya fiilen, ya ilke düzeyinde... İki şıkkın da ‘mağlubiyet’i işaretlediği böyle bir mücadeleye ise, akıl ve iz’an gereği, girilemez, girilmemelidir.

Gelin görün ki, bu zamanda, ehl-i imanın dahi ‘topyekün savaş’ mantığı içerisinde olaya baktığını; o yüzden, yaşanan gerilimler karşısında ekseriya, ‘hikmet’ ve ‘adalet’ eksenli bir duruş yerine, ‘iktidar’ ve ‘güç’ eksenli bir duruşun tercih edildiğini görüyoruz. Nitekim, bu yüzden, ‘atom bombası’ gibi benzersiz bir zulüm aracı dahi, ‘imanî ölçüler’ dahilinde sorgulanamıyor, ‘masumlara da zarar veren’ bir silah olarak peşinen ve açık biçimde reddedilemiyor. Onun yerine, kâfirlerin elinde ise ‘kötü,’ Müslümanların elinde ise ‘iyi’ görülebiliyor.

Yine bu yüzden, bizim gibilerin dile getirdiği “Topyekûn savaşa topyekûn hayır!” itirazı kimilerine safdillik gibi geliyor. Hatta bir hippi veya solcu özentisi gibi...

Sonuçta, dünyanın hemen her tarafında ama özellikle Orta Doğuda, mü’minlerin ‘kana kan, dişe diş’ mantığının getirdiği ‘iktidar-eksenli’ mücadeleler yüzünden büyük zulümlere maruz kaldığını görüyoruz. İşte Filistin, işte Afganistan, işte Irak, işte Çeçenistan, işte Filipinler, Burma, Tayland, Keşmir ve sair coğrafyalarda yaşananlar...

Bilinmiyor ki, mü’min zulme uğrasa da zulmedemez.

Bilinmiyor ki, masumiyet, en büyük silâhtan bile daha güçlüdür.

Zira, masumiyet, zalimi onulmaz bir meşrûiyet krizine düşürür ve öncelikle vicdanlarda, sonra da bilfiil yenilgiye uğratır. O yüzden, zalimler mazlûmları da kendilerine benzetmek isterler. Tâ ki, yaptıklarını bu kılıfa sarıp, ‘müdafaa-i nefs’ görüntüsü altında vicdanların kendilerine yönelik itirazını susturabilsinler...

Bu tuzağa düşmeyelim.




Yeni Asya Gazetesi, 08.03.2005

  30.3.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu