‘Said’leri Ararken’e dair

Fred A. Reed

METİN KARABAŞOĞLU’NUN Said’leri Ararken başlıklı çalışması, okuyuculara, günümüz Türkiyesi’deki, ciddi bir dikkati çok az celbetmiş bulunan bir dinsel fenomen hakkında berrak, iyi ifade edilmiş bir bakış sunuyor.

Yazdığı eserlerle Risale-i Nur hareketinin ilham kaynağı olan Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı, kariyeri ve eseri üzerine bugüne dek yapılmış çalışmaların büyük kısmının ‘intisap’ duygusuyla kaleme alınmış olduğu görülür. Bu literatür, zengin ve bilgi verici olmakla birlikte, bu hareketin dışındaki kişiler için, hatta bu hareketin içerisinde yer alan kişiler için bile, Risale-i Nur hareketinin kökenlerini, karmaşık boyutlarını ve eşsiz karakterini anlamaya yardımcı olma bakımından her zaman için yardımcı değildir.

Metin Karabaşoğlu’nun elinizdeki çalışması ise, ‘içerden’ yazılmış olsa bile, objektif, ve Nur hareketin farklı veçheleri noktasında olumlu anlamda eleştirel bir mahiyet taşıyor. Bu çalışma, hareketi içinde doğup büyüdüğü ve geliştiği çağdaş Türkiye’nin dinsel, sosyal ve siyasal bağlamına yerleştirme noktasında özellikle yararlı. Karabaşoğlu’nun çalışması, hareketin kendine dair bazı varsayımlar, özellikle de mazeret beyan edici bir çerçevede geliştirilmiş olan birtakım apolojetik varsayımlar konusunda meydan okuyucu ve tashih edici bir nitelik arzediyor. Said’leri Ararken, bu noktada etkili olduğu gibi, hareketin dışında ama hareket hakkında geliştirilmiş akademik analizin ideolojik payandalarını ve önyargılarını ortaya serme noktasında çok daha etkili.

Bu çerçevede, Karabaşoğlu, kendisinin de üzerinde çalışıyor olduğu bu konuyu, ve daha geniş düzlemde İslâm’ı çalışma konusu olarak seçenleri, konuyu ‘moderniteye tepki’ muvacehesinde ele almalarına karşı uyarıyor. Bu durumda ortaya çıkan tehlike, Karabaşoğlu’nun dikkat çektiği gibi, İslâm’ın moderniteye karşı koyan bir ‘ideoloji’ ve bir ‘durum’a indirgenmesi; böylece, İslâm’ın icablarının ve de Müslüman olmanın, tam bir dikkate ve takdire değmeyen, ikincil yahut aksesuar nev’inden bir mütalaaya tâbi kılınmasıdır. Bu, Karabaşoğlu’nun belirttiği üzere, temelde seküler bir bakış açısıdır. Ve bu bakış açısıyla Nur hareketini inceleyen biri, hareketin üzerine bina edildiği iman-merkezli bakış açısına göre hepsi de kritik bir önemi haiz bulunan ihlas, ubudiyet, rıza-yı ilâhî, marifetullah, muhabbetullah gibi teolojik kavramlara hiçbir yer bırakmamaktadır.

Bununla birlikte, Said Nursî, Karabaşoğlu’nun dikkat çektiği gibi, modernitenin radikal Türk versiyonunun dayattığı müthiş cebrî atmosferde zamanla Risale-i Nur külliyatı suretini alacak kapsamlı yazılar ortaya koymuştur. Said’leri Ararken’de belirtildiği gibi, Said Nursî, herşey bir tarafa, hakikate dair kısmî bir anlayışa öncülük eden yaklaşımlarla tatmin olacak bir kişi değildi; o, hakikati ‘bir bütün olarak’ anlama derdindeydi. Ve ancak Kur’ân, aradığı bu bütünlüğü ona temin edebilirdi. İlâhî Kitab, ona göre, Allahu Zülcelâl’in yaratış amacını gerçekleştirme yolunda bir ‘kullanım kılavuzu’ olarak merkezî bir önemi haiz görülmeliydi. Bu noktada şu da eklenebilir: Risale-i Nur’a da, Kur’ân’ı anlama noktasında son derece yararlı ‘bir kullanım kılavuzu’ olarak bakmak mümkündür.

Metin Karabaşoğlu Risale-i Nur’un bir ‘kapalı metin’ ve bir ‘son söz’ olmadığını vurguluyor. Bu anlayış, onun belirttiğine göre, Said Nursî’yi hayatının eserini ‘hakikate götüren yegâne yaklaşım’ olarak görmekten korumuştur. Gerçekte, Said Nursî, İslâmî dairedeki çeşitliliği bir sapma olarak değil, ‘bir hakikatin çok renkleri’ olarak görmüştür.

Said Nursî’nin yazdıklarından hareketle, Risale-i Nur cemaatinin nitelik ve keyfiyeti anlaşılabilir. Nursî, Risale-i Nur’a destek veren, ve zulüm ve haksızlığa karşı çıkan herkesi ‘dost’ olarak görmektedir. Bu esnek ve kuşatıcı tarif, tıpkı İslâm gibi, uzlaşmacı ve kucaklayıcıdır; dışlayıcı değil.

Bediüzzaman Said Nursî, kişisel karizmasına dayalı olmayan, onun yerine eserine, Risale-i Nur’a dayanan bir hareket kurmuştur. Vefatından sonra takipçileri onun başlatmış olduğu hareketi sabitkadem tutmayı ve bütünlüğünü muhafaza etmeyi başarmışlardır. Ancak, kısa bir süre sonra, hareketin varoluşuna yönelik yeni tehditler ortaya çıkmıştır—eserin farklı yorumlarından kaynaklanan parçalanma ve atomizasyon da dahil. Fakat hareket, metnin yorumunda otorite olarak kabul edilen kişiler etrafında oluşturulan bütünlüğünü korumuştur.

Karabaşoğlu’nun yazdığına göre, Risale-i Nur hareketi 1960’lardan itibaren, bu hareketi bastırma yönünde devlet güçlerinin organize ettiği teşebbüslerden ayrı olarak, siyasal İslâm’dan, özellikle de Necmettin Erbakan ve arkadaşları tarafından kurulan siyasal partilerin ‘İslâmî hareket’in öncüleri konumuna geçisinden kaynaklanan ciddi meydan okumalarla yüzyüze gelmiştir. Meselâ, Millî Nizam Partisi Risale-i Nur hareketini kendi çizgisine âlet etmeye teşebbüs etmiş, ama ciddi bir muhalefetle karşılaşmıştır. Halefi Millî Selamet Partisi, Nur hareketinin gücünü ve etkisini kırma çabasına girişmiştir. (Bu noktada, belirtmek gerekir ki, Risale-i Nur hareketine dost insanlarla yakın mesai içinde olmayı tercih eden Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki AKP, dine-dayalı bir kutuplaşmaya meydana getirme gibi bir teşebbüsten açık biçimde uzaktır.)

Said Nursî’nin eserlerinde bir dayanağı olmamakla birlikte ‘Risale-i Nur adına’ ve ‘Risale-i Nur cemaatini temsil etmek üzere’ kurumların oluşturulması, yazarın belirttiğine göre, Risale-i Nur hareketinin açık ve esnek yapısını zayıflaştıran en önemli unsurların başında gelmektedir. Merkezî otorite, harekete hayatiyet kazandıran en temel unsuru, Risale-i Nur hareketinin çoğulcu tabiatını aşındırmıştır.

Risale-i Nur hareketi içindeki alt-oluşumların karmaşık, içiçe geçmiş doğasını, ve bu oluşumlar arasındaki rekabet ve işbirliği karışımı ilişkileri çözmek, hareketin dışında yer alan kişiler için, kolay değildir. İnsan, bu noktada şaşkına döner. Karabaşoğlu, elinizdeki kitapta bu hususta da açıklamalar sunuyor—bilgi verici, teferruatlı ve sempati yüklü açıklamalar…

Yazara göre, Risale-i Nur hareketi, bütün dindar insanların din adına ortaya çıkmış bir siyasî partiyle ilintilendirilmesinin önüne geçme noktasındaki başarısını iftiharla dile getirebilir. Hareketin bu noktadaki başarısı, Kemalist elitlerin dindarlara yönelik taktiklerini boşa çıkarmıştır. Risale-i Nur, Türkiye toplumunun bütün kesimlerinden insanları kendine cezbetme başarısına da sahiptir. Karabaşoğlu, bu sayede, ‘önümüzdeki yıllarda, hareketin sergilediği çeşitliliğin daha da zenginleşeceğini umabiliriz’ demektedir. Ki, şahsen, bu öngörünün zımnında, devlet-destekli bir ideoloji olarak Kemalizm’in öngörülebilir çözülmesi ve çöküşünün de yattığını düşünmekteyim.

Bununla birlikte, yazarın belirttiğine göre, Nur hareketini ve onunla ilintili yapılanmaları izledikleri çizgide daha da başarılı olmaktan alıkoyan zaaflar mevcut. Karabaşoğlu, bunları şu şekilde sıralıyor: (1) Risale-i Nur’un entellektüel bütünlüğünü kavrama noktasında sergilenen başarısızlık, (2) Batıya karşı özür dileyici bir duruş, ve (3) Risale-i Nur’un İslâmî mirasla bağlarını geliştirme ve dikkatleri onun Kur’ân’la olan zengin ve organik bağlarına çekme noktasındaki yetersizlik.

Karabaşoğlu’na göre, “hareketin anaakımı olacak hareketler, önümüzdeki dönemde, geçmişin bölünme sürecinin aksine, ‘toparlayıcı’ ve ‘kucaklayıcı’ olabilen hareketler olacak.” Kendi namıma, bunu başarabilmek için, özelde AKP’de tecessüm eden siyasal İslâm hareketinin başarısından ders almaları gerektiğini düşünüyorum. Bu dersi almalılar; ama yine de ‘siyasal’ hale gelmeden bunu yapmalılar.

FRED A. REED

Montreal, 1 Haziran 2004

  16.9.2004

© 2015 karakalem.net, Fred A. Reed