Fetih gününden kalan

Metin Karabaşoğlu

Ne zaman bir başarı karşısında haddi aşmışlık, bir zafer karşısında şımarıklık görsem; ne zaman gücün, servetin, şöhretin, makamın, iktidarın sarhoşluğuyla haddi aşan ve şaşan insanlar veya topluluklarla karşılaşsam; ne zaman elindeki gücü yanına, yakınına imkân ve makam tahsisi için bir fırsat olarak bilenlere rastlasam, aklıma ahlâk, edeb ve adalet dersini Resûlullah aleyhissalâtu vesselamdan almış olan sahabilerin evvelce yaşadıkları onca olumsuzluğa rağmen o fetih günü Mekke’de sergilediği o benzersiz tutum gelir.


FETHEDİLDİĞİ GÜN MEKKE’DE YAŞANANLAR, SAADET Asrının en destansı tabloları arasındadır. Ama hayır, fetih esnasında büyük cenkler, fevkalâde çarpışmalar, harp sanatlarında benzersiz maharetler sergilendiği için değil; bilakis, savaşsız bir şekilde fethedilen Mekke’de o gün sahabiler asıl pehlivanın ve kahramanın güreşte veya kavgada rakibini yenenler değil, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın ifade ettiği üzere, ‘öfke anında nefsini yenenler’ olduğunu gösterebildiği için. O gün o büyük pehlivanlığın, o benzersiz kahramanlığın günü olabildiği için.

Halbuki onlar, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın diliyle ‘Allah’ın arzında kendileri için en sevgili yer’ olarak Mekke’de sırf “Rabbim Allah’tır” dedikleri ve O’na ortaklar koşmayı reddettikleri için on seneyi aşkın zaman boyu türlü çeşit zorluk, eza, eziyet ve işkenceye maruz kalmış, açlıkla ve ölümle dahi sınanmışlar; en sonunda terke mecbur edilerek oradan ayrıldıklarında ise geride kalan herşeylerine müşriklerce el konulduğu gibi, hicret ettikleri Medine’de onları rahat bırakmayan Kureyş müşrikleri tekrarlanıp duran saldırılarıyla yine onların hayatlarına kasdetmeyi sürdürmüşlerdir.

Bütün bu süre boyunca, mü’minler arasında Kureyş’in amansız düşmanlığından dolayı mağduriyet yaşamayan yoktur, hele muhacirler arasında Kureyş’in zulmünün semtine uğramadığı tek bir kişi bile yoktur. Bilakis, içlerinden Habbâb veya Bilâl gibi kendileri bizzat işkence görmüş olanlar, yahut Ammar gibi gözleri önünde annesi ve babası hunharca öldürülenler dahi vardır. Ama bütün bu şartlara rağmen mü’minler muzaffer bir ordu olarak Mekke’ye girdiklerinde, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın teslim olması karşılığında eman verdiği şehirde ne bir cana kasdetmiş, ne bir malı yağmalamış, ne de herhangi bir Mekkelinin şerefini veya namusunu lekelemişlerdir. Üstelik, Mekke İslâm ordusuna teslim olsa da Kureyş’in hatırı sayılır kısmının hâlâ İslâm’a teslim olmadığı, bilakis içlerinden önemli kısmı, özellikle de önde gelenleri hâlâ müşrik olarak yaşamaya devam ettiği halde bu böyledir.

O günün ve o gecenin Mekke’sinde Kureyş müşrikleri intikam almak için sağa-sola koşuşan kalabalıklar görmüş değillerdir. Öfke ve hınçla en taşkın şekilde zafer kutlamaları yapıldığına, malların darmadağın edilip evlerin yakıldığına şahit olmuş da değillerdir. Bir nümayiş, bir bağırtı da sözkonusu olmamıştır. Bilakis gördükleri, öfkesini yutabilen bir topluluktur. Kendinde sefer sorumluluğu görmesine karşılık zaferi Rabbinden bilen ve O’nun huzurunda edebi terketmeyen bir topluluktur. Dolayısıyla o günü ve o geceyi taşkınlıkla veya şaşkınlıkla değil; bilakis kin, öfke, nefret, intikam, gurur ve kibir başta olmak üzere her türlü olumsuz duyguyu ayağının altına alabilen bir aşkınlıkla geçiren bir topluluktur. Fetihten ve zaferden dolayı Rabbine şükrünü Mescid-i Haram’da, Kâbe’nin karşısında ibadetle ifade eden bir topluluktur.

Fetih günü ve gecesi Mekke’de sahabilerin arzettiği manzara öyle bir manzaradır ki, herşeyi yapmaya muktedir oldukları o gün o şartlarda onların sergilediği bu hal karşısında, İslâm’ın ilk emrinin indiği günden o güne yirmibir sene boyu bu emre ve davete ayak diretmiş nice kalb nihayet İslâm’a karşı yumuşamış, birçok Mekkeli ertesi sabah Müslüman olmayı düşünür şekilde uyanmıştır. Çünkü o gün orada put kıran sahabiler aynı kararlılığı kalb kırmamada da göstermişlerdir. Onların gösterdiği ahlâk sebebiyledir ki, fethin ertesi günü ve sonraki günlerde yüzlerce, binlerce Mekkeli nihayet İslâm saflarına katılmıştır.

O fetih günü, Mescid-i Haram’da, Kâbe’nin yanında Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın Mekkelilere hitaben söyledikleri ise, o gün mü’minlerce sergilenen halin ve ahlâkın zirvesidir. Allah’a hamd ettikten, zaferi O’ndan bildiğini ifade ettikten ve bütün Cahiliye âdetlerinin ayakları altında olduğunu söyleyerek insanları hayra, güzel ahlâka ve hidayete davet ettikten sonra, Kureyş’e seslenip “Şimdi, hakkınızda benim ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sormuştur Resûl-i Ekrem. Onların “Biz, senin hayır ve iyilik yapacağını sanır ve ‘sen hayır yapacaksın’ deriz. Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeş, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşin de oğlusun” diye cevap vermelerine karşılık olarak da, şöyle demiştir: “Benim halimle sizin haliniz, Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi olacaktır. Ben de, Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim ki: ‘Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur! Allah size affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir.’(*1) Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!”

Her biri ayrı bir iman, amel-i salih ve ahlâk dersi içeren bu manidar hadiseler içinde bilhassa kayda değer bir husus, amcası Hz. Abbas’ın o fetih şartlarında Hâşimoğullarına tevdiini istediği Kâbe’nin anahtarlarını elinde tutma şerefini, eskiden beri olduğu üzere yine Benî Abdüddâr’da tutarak onları temsilen Osman b. Talha’ya iade etmesidir. Ki, bazı rivayetlere göre, işte bu olay, “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” âyetinin de iniş sebebidir. (*2)

Ne zaman bir başarı karşısında haddi aşmışlık, bir zafer karşısında şımarıklık görsem; ne zaman gücün, servetin, şöhretin, makamın, iktidarın sarhoşluğuyla haddi aşan ve şaşan insanlar veya topluluklarla karşılaşsam; ne zaman elindeki gücü yanına, yakınına imkân ve makam tahsisi için bir fırsat olarak bilenlere rastlasam, aklıma ahlâk, edeb ve adalet dersini Resûlullah aleyhissalâtu vesselamdan almış olan sahabilerin evvelce yaşadıkları onca olumsuzluğa rağmen o fetih günü Mekke’de sergilediği o benzersiz tutum gelir.

O gün, Resûl-i Ekrem ve sahabiler, sadece Mekkelilere değil, bütün dünyaya ve bütün çağlara bir büyük insanlık dersi vermişlerdir.

Asıl zaferin kalbin nefse galibiyeti, asıl fethin toprakların ve mülklerin değil akılların ve kalblerin fethi, asıl kahramanlığın elindeki güç ve makamla adaletten ve ahlâktan şaşmama olduğunun dersini…

Muktedir olmakla, herşeyin mübah olmadığı dersini…

Emaneti ehlinize vermekle değil, ehline vermekle insanî ve imanî kalitenizin sınanmadan geçtiği dersini…

Daha nice, nice, nice dersi…

Bir o fetih günü Mekke’de yaşananlara bakıyorum; bir bu tarafta az bir güç, sûrî bir galibiyet hissettiği anda bütün ölçüleri şaşanlara...

Bir onlardaki aşkınlığa bakıyorum, bir bu taraftaki taşkınlığa…

Onlar öyle erler idi ki, kalb kırmamış, lâkin putları kırmışlardı.

Zamâneler kalb kırmakla meşgul; putlar ise yerli yerinde duruyor…


  1. Bk. Yûsuf 12:92.

  2. Bk. Müslim, Hac, 390.

  19.11.2018

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu