“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Bir yazdım, bir güz..
–Rabia Nazik Kaya

[*4.622 yazı içinden]


Adınız soyadınız: 
E-mail adresiniz: 
Şehir / ülke: 

Başlık: 

Değerlendirmeniz: 

Türü

Yazarlarımıza gönderdiğiniz mesajlar,
site yönetiminin onayını müteakip kendilerine iletilmektedir.

HAYATIN DÜĞÜMLERİ

Mona İslam Yazara Mesaj Gönder

Aşkla atıyorum düğümleri.
Habl-il varîd’e sımsıkı tutunur gibi.
Üflediğim her düğüm, bir hikmete eş şimdi.


“EN ZOR sorular, basit olanlarıdır” derler. Zira hakikat onların ardında gizlidir. Soruların peçesini kaldırabilirseniz, yahut Mucib (Sorulara cevap veren) perdeyi aralama izni verirse, hakikatin sade ama büyüleyici gözlerine, su gibi duru ve okyanuslar gibi derin bakışlarına muhatap olabilirsiniz.

Bilmiyorum, sadece sanıyorum. Dahası inanıyorum. Hakikat basittir. Bir şey ne kadar basitse o denli hakikate yakın, ne denli bileşik yani eskilerin deyişi ile mürekkepse o denli hakikatten uzak. Cümlelerimiz de öyle. Benim henüz öyle yalın, sade, basit cümlelerim yok. Umuyorum bir gün olacak. El an kafamda, kalbimde yığınla düğüm var, bazıları kör…

Dizlerimde küçük bir kız çocuğu gibi her odaya beraber taşıdığım kırmızı battaniyem, kucağımda yıldönümü hediyem notebook, aralık pencereden yağan karı izliyorum. Karda yürüyüş yapanların hışırtıları evde uyuyanların mırıltıları, bilgisayarın tuşlarının tıkırtıları, komşulardan gelen televizyon gürültüleri, tüm sesler içinde, yine hakikatim gibi yalnız bir gecede kendimi arıyorum. Kendimi kar taneleri gibi, gökteki sıcak evimden buralara düşmüş, üşümüş ve yabancı hissediyorum. Bu şehirde doğdum, burada büyüdüm, ama her zaman, ve en çok da kar yağarken buraya ait olmadığımı hissettim. Nereliyim ben, evim nerde benim!

Ara ırkların, bölünmüş coğrafyaların, parçalanmış ailelerin çocukları hep benim gibi mi hissederler? Mevcudiyetim Balkanlar’dan, Bereketli Hilal’den, Kafkaslar’dan, ve dahi Afrika’dan alınan renk renk toprakla karılmış. Ruhen hiçbir yerli değilim. Ceseden her yerliyim. Dedem hep “nerelisin?” denildiğinde “Osmanlı’yım” derdi. İnsanlar onun eski güzel günlere vefasından böyle söylediğini sanırdı. Oysa o gerçekten de Osmanlı’nın tüm müslüman unsurlarını bedeninde ve kültüründe taşırdı. Bu yüzden seçip hangisini söyleyiversin, “Osmanlı’yım” derdi. Seçmek ve ‘şuna aidim’ demek zordur. Bazen de siz bir yeri seçersiniz de o yer sizi seçmeyiverir. Mülteci gibi beklersiniz kapıda.

Ben ne diyeceğim şimdi? Osmanlı ve dahi soluğunun eriştiği tüm mekan, üzerime tüm kavimleriyle yıkılmış gibi, ve tüm parçaları dağılırken ben de bölünmüş gibiyim. Damarlarımda Arnavut kanı, yüzümde Arap damgası, bedenimde Habeş toprağı, celalimde Kafkas dağları varken kendimi nerede bulacağım ben? Kendim neredeyim? Birini seçsem oraya ait hissedebilecek miyim? Ya da benim gibi olmayanlar, bir yerde doğup ataları da oralı olanlar bu soruya cevap verebilirler mi? Nereliyiz?

Mekansızlık hem bir imkansızlığı hem de bir imkanı beraberinde getiriyor. Sizi yetim de kılabilir, ruhun derece-i hayatına da geçirebilir. Beceri imkanı mümkün kılmada. Ey İnayet, meded!

Karşımda basit ve zor bir zoru, ardında bir hakikat gizli, bulabilsem keşke…

Nereliyim sorusunu cevaplayamadan bir başka soru daha üşüten bir kar tanesi gibi usulca düşüyor zihnime. Kime aidim? Kendime mi? Birine mi? Bir babanın dizi dibinde büyümüşler için kolayca cevaplanabilir belki bu soru. Benim böyle bir lüksüm yok. Belki imkansızlığım imkanın ta kendisi. İnsan aidiyet hissi ile bir babaya yönelmeye alışmazsa, sonradan aidiyet hissi ile bir kocaya alışması da zor oluyor. Kimi zaman ataçla tutturulmuş gibi kurulu bağlarım, kimi zaman kalbim insanlarla düğüm düğüm. Salınıyorum basit sarkaç gibi biteviye. İnsanlara inanıyorum kandırılıyorum,insanlara küsüyorum yanılıyorum. Sadece kendimle değil, öteki insanlarla da başa çıkamıyorum.

Yoksa tüm cevaplar bu köksüzlüğün ardında mı gizli? Tutunamamalı mı insan yoksa, bağlanamamalı, elde edememeli, eksik kalmalı. ‘Bu dünyanın kuralı bu’ diyor Aziz Sevgili. ‘Bir şeyi istersen bir şeyi verirsin. Buna denge denir.’ Bu dünyada her şeyi birden elde edemezsin. Bir yurt bir yuva edinemezsin. Alışamıyor musun? Uyum sağlayamıyor musun? Ne güzel!

Bir Ben miyim böyle uyumsuz? Bir ben mi tutunamıyorum hayata? Bir tek ben mi düğüm düğüm yaşıyorum hayatı. Bu varoluş karmaşası bir tek benim mi canımı yakıyor böyle? İnsanlar, nasıl alışıyorlar bu dünyaya? Nasıl kalplerinin meyilleri ile vicdanlarının tazibleri arasında kalmıyorlar. Oysa ben tam da bir ateş hattının ortasında kaldım. Hangi taraf kurşun atsa vurulan hep ben oluyorum.

Ancak dünyaya uyum sağlayamayanlar dünyanın ötesine varabilirler.Böyle avutuyorum kendimi. ‘Öte’, ne güzel bir söz! Mekanda kendine yer açmak için birine ‘öteye git’ dersin ya. Dünyada yer açmak için öteye gitmek. Ya öte diye bir yer olmasaydı, o vakit nereye gidecektik? Gitmek bile anlamını öteden alır. İyi ki öte vardır ve sonsuzdur. İnsanın ötesi bitimsizdir. İnsanın ötesi Allah’tır da ondan. Böyle olunca mekanda öte, Ona vusul, insanda öteki de O oluyor. Ya ben, ben de birine öteki değil miyim? Yoksa ben de mi O’yum? Öyle ya belki ben de birine Ondan bir dil, bir esin oluyorum. Al sana bir düğüm daha!

KABUL ETMEK, BENDEN VE DAHİ ÖTEKİNDEN VAZGEÇMEK NE ZOR!

İnsan eksikliğinden, kusurundan, zaaflarından, arzularından utanmamalı. Beceremedim, unuttum ya da unutamadım, düştüm, kirlendim. Çamura bulandım, çamur benim aslım. İnsanın eksikliği nasıl bu dünyanın eksikliğine muvafık geliyorsa, aynen öyle de insanın nefsen doyumsuzluğu, arzularının bitimsizliği, ruhen genişliği ve inceliği de semaya uyuyor. Melekut alemine, göklere, cennete. İnsan ancak dilemek yönünden kemal bulabilir. Kemal duaya bitişik. Duanın elleri cennete uzanır. Cennet yaprak yaprak dökülür dua edenin ellerine.Dua, cenneti dünyaya davet etmektir. Cennet davete mutlaka icabet eder. Eteklerine cennet yapraklarını toplar insan, ve kusurları cennet yapraklarıyla örtülür. İnsan dünyanın aynıdır. Kusurlu, eksik, çıplak. Dünyalı çıplaktır, cennet onu giydirir. Cenneti olmayanın giysisi de yoktur. O utanmalıdır ancak kusurlarından, tüm kusurları ortadadır.

Dünya ana, cennet baba denir, toprağı dünyadan suyu cennetten karılı insan. Hoş!

GEÇMEK, BELKİ CEVAP BU, SADECE GEÇMEK, GEÇİP GİTMEK USULCA. HER ŞEY GEÇİP GİDİYOR YA! KATILMAK ONLARA, NEHRİN AKIŞINA…

Akmak, bazen coşkuyla, bazen usulca…

Habeşli büyük büyük annemin ellerini tutar gibi tutuyorum meşhur Etiopya kahvesini. Kahve, sanıldığı gibi Yemen’den değil Habeş’ten gelir bu topraklara. Yemen’e de Habeş’ten getirilmiş. Düşünüyorum. Hayatta yapmaktan en çok haz aldığım şey bu, düşünmek. En güzeli de kahve içerek. Kahve toprağa benzer en çok. Kara kıtanın kara toprağı, kara insanları, kara bahtı gibi. İçine toprak çekmek gibidir kahveden alınan her yudum. Secde eder gibi aslıyla barışmak, konuşmak, koklaşmak. Kahve rengi , hep hor ve hakir görülen renk. Toprağın rengi. Ne güzel! Bu yüzden kahverengini seviyorum…

Çok kahve içmek öldürür mü insanı? Kahve toprak gibi de ondan mı? İçini toprakla doldurursa insan çok yaşamaz mı? Varsın olsun, topraktan güzeli var mı?

Araplar çok yaşamaz derler. Öyledir de. Geçenlerde ilk kez uykuda göğsümde omzuma doğru bir ağrı hissettiğimde ilk aklıma gelen buydu. Babam da böyle bir kaylulede ölmüştü. Kalp krizi. Bizde ailece kaylule hiç aksamadan devam etti. Ölmek de uyku gibi derdi babam hep. Anneannemse ‘öğlen uykusu gelen Araptır’ derdi. O Arnavut’tu. Biz Arap. O uyumazdı. Biz uyurduk. Anneannem öğlen uyumayı hayattan eksilmiş zaman sayardı. Biz hayatın saatlerini saymazdık. Bilmem ki, saydıkları saatlerin hürmetine mi uzun yaşar Balkan halkları. Sayınca saatlerinin kıymetini bilmiş mi oluyorlar? Babam “saymak bereketi götürür” derdi. Bu yüzden matematiği hiç sevmedim. Parayı da…

Uyumak depresyondur diyorlar. Uykuyu seviyorum. Uyumak yaşamamaktır diyorlar, ben uykuda da yaşıyorum.Uyumak ölmektir diyorlar, öyleyse ben, ölmeyi seviyorum.

Babam, babam, babam! Ne kadar etkin bir sembol hayatımda, oysa ne kadar eksiktim ondan. Buradan biliyorum keyfiyetin önemini. Birinden eksik, birşeyden eksik olmanız onu az seveceğiniz anlamına gelmez, bilakis belki eksikliği nispetinde çok sever insan. Özlemle,ihtiyaçla. Ben de bu eksiklikle cümlelerini hıfz ettim, her yere benimle geldiler. Sonra bunu tüm sevdiklerime yaptım, hıfz ettim sözlerini, sözlerini hatırladığım sürece benimle yaşadılar. Hafıza en büyük hazinemdi. Söz, hayatın ta kendisi. Söz, en büyük Hayy tecellisi. Kendimi de söze gömmek tüm dileğim.

Şimdi babama ve tüm sevdiklerime istiğfarlar yolluyorum. Onlarla beraber arınıyorum.Toprağa dokunuyorum altındaki ve üstündeki tüm sevdiklerime dokunur gibi. Toprakla bağlı her şey birbirine. Toprağı hissedebilirseniz, üstünde ve altında ne kadar hayat varsa hissedebilirsiniz. Toprak size haber getirir, toprak size huzur verir.

Babam da öldükten sonra hiç uzun yaşayacağımı düşünmedim. Şimdi halamın öldüğü yaştayım. Kovaladığım bir şey yok, saydığım saatler de. Arap olmaktan mı, serseri olmaktan mı bilinmez, hiç ötelemedim ölümü. Serseri bir yere bağlanmayandır. Dedem babama hep böyle dermiş .Yine, “ehlen ve sehlen” derler ya bizimkiler, bir de sarılırlar üç kere. Ben de öyle sarılacağım ölüme. Babama sarılır gibi hem de. Kim bilir belki babam da gelir ölümle. Hayal değil, kuruntu değil, rüyalarımda sarıldım tam üç kere. Babama değil ölüme. Babama, kim bilir kaç kere…

Otuz üç yaş, tesbih taneleri gibi ömür. Yazı yazar gibi yaşıyorum hayatı. Her kelimede ölçüye edebe dikkat etmeye çalışıyorum. Anlamsız söz söylemek istemiyorum. Kelimelerim muhatabın kalbine girmeli, ve orada bir çekirdek gibi filizlenmeli. Ben o ağaçları görmeye gidiyorum şimdi. Şimdi ya! Az sonra, yarın, şimdi. Ne fark eder ki, kelime hepsi. Hayat zaten kocaman bir şimdi. İnsanlara söyleyecek sözüm yoksa gideceğim elbet. Ben konuşmadan duramam ki, oldum olası gevezeyim. Susmak, nazarımda ölmek demek. Ben sevmeden duramam ki, bildim bileli kanmaya kandırılmaya amadeyim. Sevmek,nazarımda hayat demek. Duymamışlar, ne önemi var! İnsanlarla konuşmaya devam edeceğim. Allah duyacak kulaklar yaratır elbet. Kaç kurşun yemiş, kaç yara almış sadrım, mühim mi! Ben Efendim(SAV) gibi kördüğüm sevdaları taşıyacağım bağrımda. *O sevecek kalpler yaratır elbet.

Hatırımda Üstadımı gördüğüm rüya sadrıma şifa gibi. O ışıl ışıl parlıyor. Bana Arapça hitap ediyor, ışık ondan göğsüme vuruyor, sadrım ışıyor, göğsüm ısınıyor. Sair yerlerim sönük, ancak göğsüm nurunu inikas ettiriyor. “Kalbine sevgileri ben koydum” diyor. Diz çöküyorum. Kusurum kadar çok sevgim var. Rahmet ve af istiyorum ondan. “İnneke Afuvvun Kerimun tuhibbul affe fa’fu anni” diyorum. Gülümsüyor. Beni seviyor. Günahlarımla kucaklıyor beni, ışığıyla yıkıyor. Onun yanında günah akan suyun temizledikleri gibi siliniyor. Bu sevgiler bu dünyaya sığışmıyor Ya Üstad! Onları eline veriyorum Rahmetin bana en yakın gözesi. Al ve benim için sakla. Onları madem sen koydun kalbime, hıfzında da yed-i emin sensin öyleyse.

Bak! Bir mektup gibi, bir risale gibi tüm hayatım, tek varaklık. Şimdi bilmem ki sayfanın neresindeyim? Ummadık zamanda ummadık yerlere kıvrıla kıvrıla akıyorum nehir gibi. Kah yer altında kah yerin üstünde. Kimi zaman yamaçların tepelerinden bırakıyorum boşluğa gürültüyle varlığımı. Güneş vuruyor, gökkuşağı çıkarıyor düşüşlerimde. Allah su damlacıkları gibi yaratıyor sözcüklerimi. Nehir bir yerde biter, deniz başlar. Denizdir Sevgili. Ona gitmek için coşkun ve taşkın akıyorum şimdi. Sevgiliye söylenecek tüm kelimeler, özenle aşkla ve titrek ellerle yazılacak. Gözyaşlarıyla ıslanacak mektubum.

Aşk göğsümü genişletecek, çatlatmayacak, belki sadece acıtacak.Neyse ki acıya dayanıklıyım.

Mevlana gibi aşkta bulacağım tüm hikmeti. Aşk feylesoflardan da hekimlerden de şâfi çünkü. Aşkla tedavi edeceğim tüm yaralarımı. Yaksa da merhem olacak sağımda, solumda, önümde, ardımda ve dahi üst ve altımda oluşan fena yaralara. Cihet-i sittem nar-ı aşkla yanacak, mecâzi hakikiye, nar nura tebdil olacak.

Anlıyorum aşk bildirecek bana kimliğimi, hikmet-i mevcudiyetimi, Maşuk-u aslîmi. Her yazının sonu, her günün sonu, her yolun sonu Ona çıkacak, aşka. Aşkla sarılacağım hayata, ölüme ve dahi tüm varlığa.

Dudak bükenlere şefkatle gülümseyerek. Aşk şefkati de doğurur elbet.


Not: *Düğüm metaforu Efendimize aittir. Bir gün Hz. Ayşe Efendimize kendisini ne kadar, yahut nasıl sevdiğini sorar. Efendimiz ona “Kör düğüm gibi” diye cevap verir. Sadaka Rasulullah. Kalbinde onun gibi kör düğümler taşıyanlara ama Refik-ul Âlâ’yı da unutmayanlara ne mutlu.

  08.02.2010

© 2015 karakalem.net, Mona İslam

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut