“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Mahsulü bal olanlar
–Rabia Nazik Kaya

[*4.617 yazı içinden]

 Okumalar

Adınız soyadınız: 
E-mail adresiniz: 
Şehir / ülke: 

Başlık: 

Değerlendirmeniz: 

Türü

Yazarlarımıza gönderdiğiniz mesajlar,
site yönetiminin onayını müteakip kendilerine iletilmektedir.

Ve Şimdi Semud

Yazara Mesaj Gönder

KUR'AN KISSALARI arasında dolaşırken, çoğu kez beraberce zikredilen iki kavim çıkar karşımıza: Ad ve Semûd. Bu iki kavimden birinin zikredildiği hemen her sûrede, diğerinden de söz edilir. Bir sûrede Ad'ın sözü ediliyorsa, genellikle, ardından Semûd'un zikri gelir.

Peki, nedir bu iki kavmi neredeyse ikiz kardeş gibi böylesine yakın kılan? Nedendir bu birbiri ardınca geliş?

Bu iki soruya cevap ararken, insan, Ad ve Semûd arasında ciddi benzerlik ve yakınlıklar ile bulur. Bir kere, aralarında bir kronolojik sıra vardır. Önce Ad kavmi gelmiş, onların göçüp gitmesinden sonra da Semûd kavmi yeryüzünde hüküm sürmüştür. Ayrıca, iki kavim de aynı yeri vatan edinmişlerdir; her iki kavmin yaşadığı diyar, birebir aynı kesimi olmasa da, Arabistan'dır. Dahası, Semûd, hayat felsefesi itibarıyla da Ad'ın devamı gibidir. İkisi de müreffeh bir hayat sürmüş; ikisi de, zenginliği gafletin, inkarın ve isyanın gerekçesine dönüştürmüştür. Ad kavmi Hûd aleyhisselamla gelen davete hangi sebeple ve ne şekilde isyan etmişse, Semûd da Salih aleyhisselama aynı sebeple ve aynı şekilde isyan etmiştir.

İşte, aralarındaki coğrafî, ırkî, fikrî, amelî böylesi bir dizi benzerlik iledir ki, Semûd kavmi 'İkinci Ad' olarak geçmiştir tahilere.

Ama öte yandan, Semûd, düpedüz 'Ad' diye de anılmaz. Semûd, olsa olsa, 'İkinci Ad'dır. Ad'ı andırdığı için 'İkinci Ad'dır Semûd; Ad'ın ta kendisi değil. Asıl Ad ise, Hûd aleyhisselam ve az sayıda muslih mü'min hariç, toptan helak olmuş durumdadır.

Kur'an-ı Hakîm, Hûd sûresi başta olmak üzere, Ad'ın zikri geçen sûreler, bu kavmin yaşadığı yer ve yaşama tarzı hakkında dikkate değer ipuçları verir. Yerin üzerinde akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları, yeraltında da su depoları vardır (Şuara). Kendilerine, başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de verilmiştir (A'raf, Ahkaf). Düz bir arazide yaşamaktadırlar (Ahkaf). Ancak, her yüksek dağ ve tepeye de, bir üstünlük ve yücelik simgesi olarak olsa gerek, birtakım işaretler?putlar?kondurmuşlardır (Hûd).

İşte, rahat bir beldede bolluk ve zenginlik içinde ve de kuvvetli bir kavim olarak yaşamaları, "Kuvvetçe bizden daha güçlü kim varmış?" diyerek yeryüzünde büyüklük taslamaya, azgınlık ve fesat çıkarmaya, putlara tapmaya, ahireti inkar etmeye sevketmiştir Ad'ı. Zenginlik ve gücün verdiği kibir yüzünden nefisler bir Sultan-ı Ezel ve Ebedi tanımaya da yanaşmadığından, güçlü olanın duracağı bir sınır kalmamış; 'güçlü'nün 'haklı' sayıldığı bir sosyal yapı vücuda gelmeye başlamıştır. Bu yapı içinde, Ad, her 'cebbar anîd'in sözünü geçirdiği bir kavim olur çıkar. O zorbalar bütün bir kavmi, kendi küfranî ve zulmanî yollarına sürükler; ve hemen herkes bu yol üzere gider..

Böylesi bir durumda, Rabb-ı Rahîm, Ad için, içlerinden Hûd aleyhisselam gibi büyük bir peygamberi gönderir. Hûd aleyhisselam, ilgili bütün sûrelerde görüleceği gibi, vakur, net, açık ve berrak bir davette bulunur. Ne var ki, Ad yola gelecek değildir. Hûd aleyhisselamın davetine önce itiraz, sonra isyan edilir. Bu kez, yine yola gelmeleri için, onları müstakbel bir azap ile uyarır Rabb-ı Rahîm. Ancak, Hûd'un getirdiği bu azap ihtarına inkar ve alayla karşılık verilir.

Sonuç, kendilerinden önce Nuh kavminin tecrübe ettiği sonuçtur: geleceği hiç umulmayan azabın gerçekten gelmesi. Kadîr-i Zülcelal, bir ova üzerine yerleşmiş bulunan Ad'a bir rüzgar gönderir. Onlar, uzaktan gelenin bir yağmur bulutu olduğunu umarken, müthiş bir kum fırtınası hepsini çepeçevre kuşatır. Son azap uyarısını takiben, emr-i ilahî mucibince oradan ayrılan Hûd (a.s.) ve ashabı hariç, Ad'dan geride kalan her kim varsa, kökünden koparılmış hurma kütükleri gibi oraya buraya savrulur. Sonra, üstlerine kumlar çöker ve hepsi öylece görünmez olur.

Ad'ın işte böylece helak oluşundan sonra yükselen bir kavimdir Semûd. Onlar, Ad'ın başına geleni bilirler. Ad'ın başına geleni bildiklerinden, başka bir hayat kurarlar kendilerine.

Hayır; Ad'a gelen azabın bir benzerinden korunmak için, Ad'ın inkar ettiği hakikatlere uygun bir hayat da değildir bu. Tercihleri, Ad'a gelen azabın bir benzerine uğramamak için, Ad gibi yaşamamak değildir. Bilakis, Ad kum fırtınalarına maruz bir ovada yaşadığı ve sonunda da bir kum fırtınasına tutulduğu için, kum fırtınasının zarar veremeyeceği dağlarda kayaları oyup, kasırgayla veya hortumla sökülüp gitmeyecek evler yapmak şeklindedir. İhtimal ki, gelen azabı, Ad'a bir 'ilahî azap,' diğer kavimlere ise bir 'ilahî uyarı' gibi görmek yerine, bir 'doğa olayı' gibi görmüşlerdir. İhtimal ki, 'Böyle doğa olaylarından etkilenmemek için, sağlam yerlerde sağlam evler yapmak gerekir' diye düşünmüşlerdir.

Her halükarda, yaşanan azaba karşı manevî bir korunma yolunun izini sürecek yerde, 'maddî' tedbirlere kilitlenmiştir Semûd. Böylece, Ad'ın hatırası göz önündeyken, bu hatıra ile gelecek manevî ihtarlardan yakalarını kurtarmayı bilmişlerdir.

Ad'ın yaşadığı akıbeti yaşamak istemez Semûd; ama Ad'ın yaşadığı gibi yaşamak ister. Ad gibi yaşadığı halde Ad'ın yaşamadığı sağlam evlerde yaşadığı için de, Ad'ın akıbeti kendilerini pek ilgilendirmez.

Özellikle Şuara sûresinde ima edildiği üzere, şımarık bir vaziyette, keyifle ve ustalıkla kayalardan evler yontmakla meşguldür Semûd. Ovada bağlar ve bostanlar, ekinler ve hurmalıklar, köşkler ve kayadan evler içinde Ad'ın yaşadığı gibi yaşarken, kendilerine gönderilen Salih aleyhisselamı dinleyecek halleri yoktur. Salih (a.s.) "Siz burada, bağlar ve bostanlar, ekinler, meyveleri ermiş hurmalıklar arasında güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?" diye sorar. Evet, öyle sanmaktadırlar! Gerçi Ad da gelen peygamberi yalanlayıp helak olmuştur ama, Semûd'un elinde Ad'da olmayan bir teknoloji vardır. Bu teknikle ve bu imkanlarla yaptıkları, 'kaya gibi sağlam' evleri vardır. Gerçekten kaya gibi sağlam evler; zira, kayaları oyarak yapmışlardır.

Bu minvalde Salih aleyhisselamın rivayetlerde yirmi yıl sürdüğü belirtilen davetine kulak tıkayan Semûd, bir keresinde, Hz. Salih'ten davasını isbat edecek bir mucize ister. Ve Rabb-ı Rahîm, peygamberini ve peygamberi ile gönderdiği davetini, bir 'dişi deve' (naka-i Salih) mucizesiyle destekler.

Kur'an-ı Hakîm, bu mucizenin ne şekilde vuku bulduğunu zikretmeden, sadece Salih aleyhisselamın "İşte bu, dişi bir devedir!" deyişini zikreder. Tefsirlerde ise, bazı rivayetlere dayanarak, mucizenin bir kayanın içinden dişi bir devenin çıkması suretinde tecelli ettiği; zaten, kavminin de Salih'ten böyle bir mucize talep ettiği belirtilir. Bu rivayetleri asıl kabul ederek sözkonusu mucizeyi anlamaya çalışırsak: (1) Semûd kavminin kayadan bir mucize çıkması talebi, kayayı oyarak ev yapan bir kavim olarak, bu teknik ve teknolojilerine duydukları aşırı güveni ve bu teknoloji ile gelen kibirlerini işaret etmektedir. (2) Kayanın içinden bir dişi deve çıkmasında, Kadîr-i Zülcelal'in son derece rahîmane bir mesajı vardır. Ad'ın yaşadığı gibi yaşayan, ama Ad'ın yaşadığı azabın bir benzerinin kendi başına gelmeyeceğinden emin olan, zira yaptıkları kayadan emre güvenen Ad'ı uyandırabilecek en son çaredir bu! Zira, güvenip dayandıkları kayaların Kadîr-i Zülcelal'in emrine tabi olduğunu, kayaya değil O'na dayanmaları gerektiğini, kayaya güvenerek değil O'nun emrine uyarak yaşamaları icab ettiğini ders vermektedir. (3) Bu mucize, Semûd kavminin kaya üzerinden kendisi hakkında geliştirdiği kibir ve gururu da bertaraf etmektedir. Kayaları yontup ev yapıyor olmanın keyfini ve şımarıklığını süren Semûd, bir ilahî meydan okuma ile karşı karşıyadır: Haydi, gerçekten güçlü iseniz, cansız kayadan bir canlı çıkarın bakalım! Kayaları oyup ev yapmak bir işse, sert ve cansız kayadan deve gibi zarif bir canlı çıkarmak çok daha büyük bir iştir, tam bir mucizedir. Yani, belki bu teknik ve teknoloji ile başka kavimlerden daha ileri ve üstün durumda olabilirler; ama arzda kalan ve arzlılara bakan bir üstünlüktür onlarınki. Kudret-i ilahî ve emr-i rabbanî karşısında ise, hiçbir üstünlükleri ve hatta eşitlikleri yoktur. O halde, hadlerini bilmeleri, hadlerini bilerek Rablerinin emrini kabul ve teslim etmeleri gerekmektedir.

Gelin görün ki, Semûd kavmi bu büyük mucize ile gelen şefkat, hikmet ve azamet yüklü bu ilahî dersi de anlamaz. Onun yerine, kendi hayat felsefelerini zir ü zeber eden bir mucize olarak gözlerinin önünde duran ve her gördüklerinde kendilerine emir ve kudret-i ilahîyi hatırlatan deveden kurtulmanın yolunu ararlar. Salih aleyhisselam, onlara, son ve kesin delil olarak kendilerine gelen mucize deveyi öldürecek olurlarsa üzerlerine azabın kesinkes geleceğini bildirmiştir gerçi. Onların düşüncesi ise, deveyi öldürüp gözlerinin önünden savarlarsa, eski keyiflerini gene rahatça sürebilecekleri; zira böyle taciz edici bir uyarıdan kurtulmuş olacakları şeklindedir. Belki de, aralarında, deveyi öldürmenin, mucizenin mucizeliğini sakıt edeceğini düşünenler vardır.

Sonunda deve öldürülür, bu katlin üzerinden azap alametlerinin belirdiği üç gün yaşanır, ve dördüncü gün gökten müthiş bir uğultu, yerden ise büyük bir zelzele ile Semûd da hayat sahnesinden silinir. Bu azap Semûd kavmini alıp götürürken, evlerinin çoğunu sonraki kavimler için bir ibret nişanesi olarak bırakır Zat-ı Zülcelal.

Ve şimdi, Ad'ın yaşadığına benzer bir durumda 'güçlü'nün 'haklı'yı ezmesine seyirci kalarak beraberce yaşadığımız bir büyük musibetin ardından gelişen psikolojik ve fiilî cevaplara bakınca, Semûd'un izdüşümünü görür gibi oluyorum çoğu ruhlarda ve enfüsî fotoğraflarda. Düz yerlerde, ovalarda yaşanan bir büyük yıkıma mukabil, dağlara yöneliyor herkes. Artık evler 'kaya gibi sağlam' diyerek satılıyor. Kulaklarımız, "Altı kaya; üstü kaya gibi sağlam" türünden reklam spotlarına aşina oldu artık.

Dün Ad gibi davrandık kısacası; ve şimdi, Semûd misali bir tepki geliştirmedeyiz.

Oysa Semûd, Ad'ın yaşadığı tecrübeyi hiç de doğru okumadı. Olayı maddî düzlemde gördü. Ovaya değil, dağa; kerpiçten değil, kayaya oyulmuş evler ile meseleyi çözeceğini düşündü.

Oysa mesele evlerde değil, bizlerdedir. Musibet evlerden dolayı değil, bizlerden dolayı geldiği gibi; çözüm de evlerin değil, bizlerin değişmesinden geçmektedir.

  18.01.2001

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

3ALİ AKBULUT, 30.09.2006, İstanbul

S.A. çok kıymetli metin abi olaylara çok farklı bir pencereden baktırdığınız ve mukayeseli anlatım tarzı kullandığınız için bende çok etkili oluyorsunuz,size ve sizi gıyaben tanımama vesile olan arkadaşım oğuz yiğit'e çok teşekkür eder çalışmalarınızda muvaffakıyet dilerim.

2merhabaerdem ozer, 23.09.2005, ank/ türkiye

slm araştırmanız güzel ve bu konularda bilginiz olduğunu düşünerek size bişi sormak istiyorum

kendisi çerkez olan bir arkadaş kendi çapında yaptıgı araştırmalar sonucu ad kavminin daha dogrusu kurtulanların çeçen oldugunu ve bunun üzerinede dünyadaki tum insanlarında çeçen soyundan geldiğini iddaa ediyor aslında turk diye bir ırk olmadıgını lafı çok uzatmak istemiyorum dayanagıda sadece kullanılan ses kelimeler sizden bu konuda daha geniş bilgi almam mümkün mü teşkkürler

1gecikmiş bir teşekkürhakan tomrukçu , 22.02.2005, samsun

metin abi sizin yazılarınızdan çok istifade ediyorum.sizdeki bu takvaya ve yaşayış durumunuza çok imreniyorum.ALLAH ilminizi arttırsın ve saadet-i dareyne mazhar eylesin.RİSALE-İ NUR A talebe olmaya çalışan biri olarak dualarınızı bekliyorum umum nur talebeleri adına.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut