“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.617 yazı içinden]

 Arşiv

Adınız soyadınız: 
E-mail adresiniz: 
Şehir / ülke: 

Başlık: 

Değerlendirmeniz: 

Türü

Yazarlarımıza gönderdiğiniz mesajlar,
site yönetiminin onayını müteakip kendilerine iletilmektedir.

Kimin ‘Mücadele’si?

Yazara Mesaj Gönder

HEPİMİZ, ETRAFIMIZDA olup biten bunca şeyi anlama çabasına giriştiğimiz günlerden bugüne, bir yardımlaşma-mücadele tartışmasına şahit olmuşuzdur. Hayat mücadele midir, yardımlaşma mıdır? Birilerine göre, hayat bir ‘mücadele meydanı’dır; birilerine göre ise, bir yardımlaşma alanı. İlkinin delili kedi ile köpek, serçe ile atmaca, küçük balıklar ile büyük balıklar arasında eskiden beri sürüp giden kavgadır; ikincisinin deliline gelince, açık söyleyelim, zaman zaman acemice örnekler sergilenir.

Meselâ, kedi yavrusunu besleyen bir anne köpek; veya aynı evde yaşayan ve, kavga etmek ne kelime, beraberce uyuklayan bir kedi ile köpek.. konulu fotoğraflar elimize geçer; "İşte" deriz, "hayat bir yardımlaşmadır."

Oysa, bu iki yaklaşımın da, gayet açık çelişkileri vardır. ‘Mücadeleci’lerin iddiası, hep kavga edegeldikleri halde binlerce yıldır kediler farelerin, köpekler kedilerin soyunu tüketmediğine; büyük balıklar ile küçük balıklar hep varolmayı sürdürdüğüne göre, tartışmaya açık demektir. Öte yandan, bir kedi ile köpeğin dostluğu, kediler ile köpeklerin genelde kavgalı olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Kısacası, ikinci yaklaşım hayatın bir ‘yardımlaşma’ olduğunu isbata yetmediği gibi; ucu ‘tabiî seleksiyon’a uzanan mücadele yorumunda ciddi zaaflar vardır.

O halde nedir bu olup biten?

Büyük balıkların küçük balıkları yediği, küçük balıkların ise yem olmamak için kaçtığı; aslanların ceylanların peşine düştüğü, ceylanların da aslanlara yem olmamak üzere rüzgâr gibi bir sür’atle koştuğu; yeryüzünde böyle daha bir dizi olayın gerçekleştiği bir vâkıadır. Ve, bir Rabbi unutup kendi nefsini ilahlaştıran, nefis de evvelâ ve bizzat kendini düşündüğü için kendi menfaati uğruna başka herşeyi feda eden insanların kendi kara gözlükleri ile ‘mücadele’ olarak gördükleri bu vâkıanın kendisi bir ‘yardımlaşma’yı içerir. Bu yardımlaşmanın bir boyutu, avcı hayvanın, avladığı hayvan türünün cılız, hasta veya yaşlılarını seçiyor olmasıyla gerçekleşir. Sıhhatli bir ceylana, asla aslana yem olmayacak bir sür’at verilmiştir. Bir balığın her yıl yumurtladığı bir milyona yakın balık içinde, ancak daha çelimsiz ve hasta olanları büyük balıklara yem olmaktadır. Böylece, ‘avcı’ hayvanlar bir nevi ‘çöpçülük’ yaparak, avladıkları türü salgın hastalık v.s. gibi tehlikelerden korumaktadır. Bunun böyle olduğu, avlayanın da, avlananın da tür olarak varlığını hep sürdüregelmesinden de anlaşılmaktadır. Ne ki, kendi kara gözlüğü ile bunu ‘mücadele’ diye yorumlayan, peşisıra insanın ‘doğaya hâkim olma mücadelesi’nden dem vuran felsefe şakirtleri, iki yüzyıl içinde avlayanları da, avlananları da yok oluşun eşiğine getirmişlerdir! Her mahluk türüne, rızık olarak bir başka mahluk türünün belli bir kısmı tahsis edilmiş; ve yalnızca insan, bir canlı türünü toptan yok etme ‘hüner’ini sergilemiştir.

Bu arada, bazı yufka yürekli insanlar, ‘doğaya hükmetme’ adına herşeyi mahveden bu acımasız tavra tepki olarak, kendileri için rızık olarak verilen kimi şeyleri yememe tavrına girmişlerdir. Meselâ, bir grup insan, ‘vejetaryen’dir. Et yemez; sebze, meyve ve tahıl ile yetinir. Zira, bir koyunun insanın yemesi için kesilmesi ona acımasız bir ‘mücadele’ olarak gözükür. Halbuki, kendisinin ‘vejetaryen’ olarak, yine canlı olan nice marulun, nice maydanozun, nice enginarın hayatına son verdiğinden habersizdir. Hayvanların ölümüne razı olamayacak kadar şefkatlidir; ama bitkileri rahatlıkla öldürür.

Halbuki, aslolan, kâinatın bütününe bakmak; ve parçaları bu bütün içinde anlamaktır. Kâinat, bize bir Yaratıcının varlığını bildirir ve onun kâinatı yaratmasında bir amaç olduğunu ihsas eder. Kâinatı Yaratan, nebileri ile bildirdiği üzere, onu Kendi cemal ve kemalini görmek ve şuur sahibi mütalaacılara göstermek için yaratmıştır. Her mevcut, kendi varlığıyla, O’nun varlığını, birliğini ve isimlerini bildirir. İnsan ise, bildirmekle kalmaz; aynı zamanda, bilir. Zira şuur sahibidir. O yüzden, göstermekle kalmaz; görür. Üzerinde O’nun isimlerinin cilveleri okunmakla kalmaz; kendisi de okur. Aklıkarışıklar için Kılavuz yazarı E.F. Schumacher’in belirttiği, başka birçok akıl sahibinin de değişik vesilelerle vurguladığı üzere, ‘varlık mertebeleri’nin en üstü şuur mertebesidir. İşte, mücadele görünen kimi olaylar, bu ‘varlık mertebeleri’ açısından bakılırsa, ilerleme yolunda bir ‘yardımlaşma’dan ibarettir. Meselâ, topraktaki minerallerin cansız, gizli ve kapkara bir halde durmasına oranla, bitki olup değişik renk, desen ve tadlar içinde zîşuur nazarlara görünmesi, mineraller ile bitki arasında bir mücadele değil; cansızlıktan hayata geçiştir. Varlık mertebelerinin üst basamağına doğru bir ilerleme, bu yolda bir yardımlaşmadır. Aynı şekilde, bir hayvanın bir bitkiyi yemesi mücadele değil; ruh mertebesine doğru bir ilerlemedir. Çünkü, bitkilerin yalnız hayatı var iken, hayvanlar hem hayat, hem de ruh sahibidir. İnsanın kendisine yeme izni verilen hayvanları yemesi ise, ruh mertebesinden şuur mertebesine yükseliştir. Cansız, şuursuz ve toprak altında gizli mineral, önce bir bitkinin yaprağına, sonra bir hayvanın midesine, sonra bir insanın kanına girmekle, adım adım hayat, ruh ve şuur mertebelerini tırmanmaktadır.

Velhasıl, varolan her şeye ve her olaya, kâinatın ve de insanın varoluş amacı açısından baktığımızda, bu amacı bulamayan veya bir Rabbin varlığından habersiz nefisperest insanların ‘mücadele’ diye gördüğü hadiseler, çift-yönlü bir ‘yardımlaşma’ya dönüşmektedir. Mineral bitkinin hayatının devamına yardım etmekte; bitki ise onu cansız olmaktan alıp hayat mertebesine misafir etmektedir. Bitkiler ve hayvanlar için de durum budur. İnsanın eti-kemiği, ana karnında iken annesinin, sonrasında kendisinin yediği maddelerden ibarettir; ve o cansız şeyler, yahut yalnız hayat ve ruh sahibi şeyler, insanın bedenine girmekle şuur mertebesine yükselmişlerdir. Onlar insanın hayatının devamına hizmet etmiş; buna karşılık ‘şuur’la şereflenmişlerdir.

Mevlânâ, şahin ile köstebek örneğinde anlatır bunu. Köstebek kördür, toprak altında kendine bir yer bulmak üzere yerin altını habire eşeleyip durmaktadır. Bir gün başını yerin yüzüne çıkarır; yükseklerde uçan keskin bakışlı bir şahin onu görür, ve yakalayıp yuvasına götürür. Köstebek, artık kör bir köstebek olarak hayatta değildir; ama zerreleri bir şahinin gözüne yerleşmiş; yükseklerde, her tarafı seyretmektedir.

Yine bu sırdandır ki, Said Nursî, mücadele olarak görünen bu zincirin kendisini bir ‘yardımlaşma’ olarak tarif etmektedir. Herşey, kerem ve rahmet sahibi bir Yaratıcının eseridir. Ve O’nun rahmet ve kereminin bir cilvesi, her bir şeyin kendisine ihtiyacı olanların yardımına koşmasıdır. İnkârcı düşünürlerin ‘cansız maddelerin bitkilerin, bitkilerin hayvanların, hayvanların ise insanların yardımına koşmaları’nı mücadele diye yorumlaması ‘ahmakâne’ bir hükümdür. Bu hükmün perde gerisinde ise, o insanların kâinatın Yaratıcısını ve kâinatın varoluş amacını tanımamaları; dolayısıyla ‘varlık mertebeleri’ni kabul etmek bir yana, insanı bile maddeye indirgemeleri yatmaktadır. Onlara göre, tesadüfî evrimleşmeler sonucu eskiden bir madde iken zamanla basit bir canlıya, sonra maymuna, sonra da insana dönüşen bir varlıktır insan. Bir Yaratıcısı yoktur; ve özünde maddîdir. Bütün derdi de, hayatta kalmak ve bu esnada alabildiği en yüksek haz düzeyine ulaşmaktır. Bu uğurda başkalarını ezmesi ise, bir ‘doğa kanunu’nun sosyal hayata yansımasından ibarettir. Ki, "Hayat mücadeleden ibarettir" diyenlerin, aynı zamanda "Homo homini lupus/İnsan insanın kurdudur" da diyor olmaları anlamlıdır.

Ama, unutulmaması gereken bir husus, her sapkın fırkada bir hakikat çekirdeğinin de bulunduğudur. Tüm sapkın fırkalar, sapkınlıkları ile değil, o hakikat çekirdeği ile akıl sahibi insanı kendine celbederler. İşte kâinattaki ‘varlık mertebeleri’nde bir yükseliş için gerçekleşen yardımlaşmayı ‘mücadele’ olarak görenler de, burada yanılmakla birlikte, bir ‘mücadele’nin varlığını tesbit hususunda isabet etmişlerdir. Evet, mücadele vardır; ve bu, daha üst bir mertebeye gitmemek için değil, daha alt bir mertebeye düşmemek içindir. Mücadele bitkiyle hayvan, hayvan ile insan arasında değildir. Kalb ile nefis, vicdan ile nefsanî arzular, melek ile şeytan arasındadır; ve, gerek her bir ferdin dünyasına, gerek tümüyle insanlık tarihine iman-küfür, hidayet-dalalet, tevhid-şirk mücadelesi biçiminde akseder. Şeytan ve nefis insanı Allah’tan gayrısına kul kılmaya çalışır; kalb ve vicdan ise Allah’a kul kılmaya. İnsanoğlu, her zaman melek ilhamı ile şeytan vesvesesi arasında salınıp durmaktadır. İnsan aklı her zaman ya vahyin sesine kulak verme veya vahye kulağını tıkama tercihiyle yüzyüzedir. Tüm bu alanlarda, bir ucu cennete, öbür ucu cehenneme uzanan müthiş bir mücadeleóve eğer imanî bir cehd taşıyorsak, mücahedeóyaşanmaktadır.

Bu, insanlığının hakkını verip Rabbinin varlığına şuurlu bir şahit olmakla, şuursuzca şeytana tâbi olma mücadelesidir. Şuuruyla ilahî isimlere ayna olmakla, bu ilahî özellikleri ahmakçasına kör tabiata, sağır tesadüfe, şuursuz esbaba teslim etme arasındaki mücadeledir. Bu mücadelenin manidar bir örneğini ise, melekler sergilemektedir. Allah’ın emri sözkonusu olduğunda mutlak bir itaat sergileyen melekler, şeytanın tuzakları sözkonusu olduğunda mutlak bir direnç göstermektedir. Kur’ân’ın tarif ettiği üzere, Allah’ın her emrine kayıtsız şartsız tâbi olan bu itaatkâr kullar, öte yandan küffar ordusuna karşı savaşır, ve şeytanları semavî mancınıklarla recmederler. Kur’ân, meleklerle ilgili bu ikili tabloyu bildirir; tâ ki, Rabbine karşı ‘melek gibi’ itaakâr insanlar asilerle ‘mübareze’ye alışsın. En başta nefsinin, ve peşisıra tüm insî ve cinnî şeytanların onu şuur mertebesinden indirip ‘hayvandan da aşağı’ bir konuma getirmesine; hatta ‘maddenin bir bileşiminden ibaret’ görmesine karşı, şuurlu bir kul olarak yaratılış amacını gerçekleştirsin.

Velhasıl, inkâr ve gaflet ehlinin mücadele zannettiği şey, bir yardımlaşmadır. Ama kâinatta mücadele vardır; ve işte buradadır. ‘Mücadele’den söz edenler ‘mücadele’nin varlığını tesbit konusunda haklıdırlar; ama mücadelenin asıl adresini yitirdikleri için, nefis ve şeytan onları yanlış ‘mücadele’ adresleriyle oyalamaktadır.

  27.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut