“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

IX. Miracın adımları
–Metin Karabaşoğlu

[*4.617 yazı içinden]


Adınız soyadınız: 
E-mail adresiniz: 
Şehir / ülke: 

Başlık: 

Değerlendirmeniz: 

Türü

Yazarlarımıza gönderdiğiniz mesajlar,
site yönetiminin onayını müteakip kendilerine iletilmektedir.

Kaptanımız kim?

Yazara Mesaj Gönder

MARSHALL MCLUHAN’IN “Medium is message” cümlesi, iletişimin altın kuralı olarak aktarılır her keresinde. McLuhan’ın belirttiği üzere, “Mesajı, aracı belirler.”

Esasında bu, koca Mevlânâ’ya atıfla duyduğumuz bir sözü çağrıştırır: “Ne kadar söylersen söyle, anlatabildiğin, karşıdakinin anladığı kadardır.”

Vâkıa buysa, destansı bir hayat yaşayıp kalblerde ve zihinlerde tınısı hep işitilecek ‘hoş bir sad⒠bırakarak bu dünya gurbetinden göçüp giden güzel insanların eserlerine hususî bir dikkatle teveccüh etmekliğimiz gerekir. O güzel insan o eserinde ne demek istediyse onu dosdoğru ve tastamam anlayacak; eksik anlama, fazladan mânâ yükleme, hele ki söylenmek istenen sözü çarpıtma veya saptırma gibi arızalardan bizi uzak tutacak azamî bir dikkatle… Bediüzzaman’ın bir mektubunda Nur’un talebesini tarif ederken kullandığı iki ifadeden biri ‘teselli ve taltifte birer şefkatli kardeş’ iken, diğerinin ‘ders müzakeresinde birer zeki muhatap’ olması bilmem ki bu sırdan mıdır?

Risale-i Nur’la ilgili okumalara ve bu okumalara dayanarak geliştirilmiş anlayış ve yaşayışlara baktığımızda, zaman zaman, McLuhan’ı da, Mevlânâ’yı da maalesef bir kez daha haklı çıkaran örnekler çıkar karşımıza.

Benim açımdan, İhlas Risalesi üzerinden geliştirilen birçok yorum ve birçok anlayış (ve elbette bu yorum ve anlayış üzerine bina edilen kimi uygulamalar) insana ‘maalesef’ dedirten durumlar arasındadır.

Risale-i Nur ortak paydasında biraraya gelen mü’minlerin küçük-büyük, genç-yaşlı, avâm-havas, eski-yeni ayrımına girmeden ‘kardeşlik’ temelinde buluşmasının zeminini tesis eden bu risale, yazık ki, müellifinin asla murad etmediği iki yönde de istimal olunabilmiştir ve olunabilmektedir:

  1. “Kardeş kardeşe peder olamaz; mürşid vaziyetini takınamaz” gibi, “Birbirinin önüne tekaddüm ederek tahakküm etmez” gibi uyarılar içermesine rağmen, bu risale kimi zamanlar kardeşin kardeşe babanın oğluna baktığı gibi bakıp mürşidin müridine davrandığı gibi davranabildiği; bu hizmette bir tekaddümü, yani yaşça veya daireye giriş tarihi itibarıyla veya hizmetçe bir tekaddümü olanın tahakküme de teşebbüs edebildiği durumların da ‘dayanağı’ olarak kullanılmak istenebilmiştir.

  2. Özellikle iki İhlas Risalesi beraberce düşünüldüğünde, Risale-i Nur talebelerini sair mü’minlere ve sair mü’min cemaatlerine yönelik muhatabiyetinde itidal ve dikkate davet ettiği halde, bu risaleden sair mü’minlere bir derece yabancılaşmış, bir derece soğuk ve uzak dar bir ‘cemaatçi’ anlayışın meşruiyet zemini olarak okunabilmiştir.

Böylesi bir sonuca yol açan okumaların nasıl bir dikkatsizliğe eşlik eden anlam kaymalarıyla mümkün olabildiğini, Bediüzzaman Said Nursî’nin İhlas Risalesi’nin “ikinci düstur”u içinde yer alan bir cümleyle görürüz. “İşte ey Risale-i Nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları” gibi, ilkinin yol açması muhtemel bir ‘ayrıştırma’ya karşı Allah’ın Kelamına hizmet eden herkesi yol arkadaşları hanesine dahil eden bir ifadenin dikkatle ve rikkatle eklendiği bir paragrafta, ardı ardına üç cümlede üç teşbih kullanır Bediüzzaman:

“Sizler ve bizler, öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselam’a ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz…”

En başta, “İşte ey Risale-i Nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları” ifadesinin hemen ardından gelen ‘sizler ve bizler’in ayrıştırıcı değil kucaklayıcı ‘farklılık içinde birlik’ mesajına elbette dikkat! İlk iki cümledeki, bu yolda çalışan herkesi aynı bütünün imtiyazsız cüz’leri olarak gören kardeşâne bakışa da. Ama dikkatimi bilhassa celbeden, üçüncü cümledir; ve bu üçüncü cümlenin okuyanlar tarafında hatırı sayılır bir ekseriyetle gördüğüm algılanış biçimidir.

Dikkat edersek, ‘Risale-i Nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları’ sıfatını taşıyan ve ‘sizler ve bizler’ zamiriyle tarif edilen insanları ümmet-i Muhammed’i sahil-i selâmet olan ebedî Dârüsselam’a çıkaran bir ‘sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeler’ olarak tarif eder Bediüzzaman.

İfadeler, manidardır. İçinde olduğumuz hizmet-i Kurâniye gemisi, bir ‘sefine-i Rabbâniye’dir bir kere. ‘Sizler ve bizler’ ise, o rabbânî gemide çalışan ‘hademe’ler.

Peki kimdir bu geminin kaptanı?

Kimi zaman dilimizin, dilimizin konuşmaktan çekindiği zamanlarda ise lisan-ı halimizin söylediği şey; ya kendimizi o geminin ‘kaptanı’ konumuna oturtmaktır, ya Risale câmiası içinde ait olduğumuz grubu veya onun önderini ‘kaptan’ olarak görmek, veyahut bir bütün olarak Risale-i Nur şakirtlerine bir ‘kaptan’ misyonu biçmek… Baksak, Risale-i Nur câmiası içinde fertler veya gruplar arasında yaşayan bunca rekabet ve gıll ü gîşın ardında gizli veya açık bir ‘kaptanlık’ dâvâsının tesiri vardır. Hâkeza, Risale-i Nur câmiası ile başkaca vesile ve yollar ile Kur’ân’a hizmet etmeye çalışan sair cemaatler arasında yaşanan gerilimlerde de.

Halbuki, Bediüzzaman’ın o bir cümlede söylediği söz açık, ‘sizler ve bizler’e biçtiği konum berraktır: hademelik.

İster dün bu hizmete gönül koymuş olalım ister elli senedir, ister şu istidadda olalım ister bu istidadda, ister şu gruptan olalım ister bu gruptan, ister Risale camiasından olalım ister başka bir hizmet-i Kur’âniye okulundan, konumumuz da, işimiz de bellidir: hademelik. “Sizler ve bizler (…) sahil-i selâmet olan Dârüsselam’a ümmet-i Muhammediye çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz.”

Cümle apaçık; bizler ancak hademeleriz.

Peki, kaptan kim?

Aslında, onun tarifi de cümlede açıklıkla duruyor: Bir ‘sefine-i Rabbâniye’de, Rabbin kendisinden başka, kim kaptanlık dâvâ edebilir ki?

Sözün kısası; âlemlerin Rabbi, ümmet-i Muhammed’i sahil-i selamet olan Dârüsselam’a çıkaracak rabbânî sefinede, bir ‘ihsan-ı ilâhî’ olarak hepimizi istihdam ediyor. (Sahil-i selâmet olarak Dârüsselam’ın, yani ebedî esenlik yurdu olarak cennetin tarif edilmesindeki uhrevî vurguya ve dünyevîlikten azamî uzaklığa ayrıca dikkat!)

Hepimiz bu gemide çalışan hademeleriz; ve hepimiz bu gemide bulunmakla Rabbimizin istidadımıza münasip bir işte çalıştırılıyoruz. Bir de gizli açık ‘kaptanlık’ dâvâsı işin içine girmese, sanırım herkes birbirini daha iyi anlayacak, birbirine daha fazla arka çıkacak ve birbirini daha fazla sevecek…

  04.01.2008

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

12SEFİNE-İ RABBANİYENİN KAPTANI Selahattin Karakök 1, 10.01.2008, ÇAYCUMA

ALLAH... Her Zaman Diridir,...Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku...Gökten yere her işi O evirip düzene koyar...her şeyi gözetiminde bulundurur...O, her gün kendini bambaşka (şaşkınlık verici) bir yolla ifade eder....doğruluk ve dürüstlük yolu sırat-ı müstakim üzerindedir...Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir...indirdiği zikri koruyacak olan da O dur...

Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir.

Biz O'na İshak ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve O'nun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola iletmiştik; Biz iyi davrananları işte böyle mükafatlandırırız....Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi...İsmail, Elyesa', Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini alemlere üstün kıldık...Onların babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarına da (üstün meziyetler verdik). Onları seçkin kıldık ve doğru yola ilettik...

Hikmet dolu Kur'an hakkı için...Rabbinin nimeti sayesinde, sen bir mecnun değilsin.... Sen elbette gönderilen resullerdensin...Dosdoğru bir yol üzerindesin...eğer doğru yola ermiş isen bu da Rabbinin sana vahyettiği şey sebebiyledir...Bu, Üstün ve Rahim olanın indirdiği bir vahiydir...Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir...Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın...

''seyyarattan olan gemimiz, yani küre-i arz,'' ... seyahat eden güzel bir gemi ... gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi, tenezzüh ve keyif ve ticaret için müheyyâ edilmiş bir şekilde ... Cin ve insi ve hayvanâtı fezâ-i âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, ... pek büyük bir hizmet için, bir uzun seyr ü seyahat ona ettiriliyor....

Şu acâib-i masnuât ile dolu sefine-i Rabbâniyeyi bir meşher-i acâib yaparak,yirmi dört bin sene bir mesafede bir senede süratle çevirip,onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin?

Hem, zemin yüzündeki acîb san’atlara bak; anâsırlar ne derece hikmetle tavzif edilmişler,bir Kadîr-i Hakîmin emriyle zemin yüzündeki Rahmân misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar.

Hem, acîb ve garip san’atlar içinde rengârenk acîb hikmetli zemin yüzünün sîmâsındakibu nakışlı çizgilere bak; nasıl sekenelerine enhâr ve çayları, deniz ve ırmakları,dağ ve tepeleri ayrı ayrı mahlûklarına ve ibâdına lâyık birer mesken ve vesâit-i nakliye yapmış.

Sonra, yüz binler ecnâs-ı nebâtât ve enva-ı hayvanâtı ile kemâl-i hikmet ve intizam ile doldurup,hayat vererek şenlendirmek, vakit bevakit muntazaman mevt ile terhis ederek boşaltıp yine muntazaman ba’sü ba’de’l-mevt sûretinde doldurmak, bir Kadîr-i Zülcelâlin ve bir Hakîm-i Zülkemâlin vücûb-u vücuduna ve vahdetine yüz binler lisânlarla şehâdet ederler.

''Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divânedir diye seni tard edecek, ya 'Hâindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihzâ hapis edilsin' diye emredecektir.''

11DAR-ÜS SELAM MÜRETTEBATI/ HADEMELERİ Selahattin Karakök 1, 07.01.2008, ÇAYCUMA

Bizi dosdoğru yola ilet,

Nimet bahşettiklerinin yoluna;

Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah'ın nimetlere eriştirdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ise ne güzel arkadaştır! 4/69

Biz seni yalnızca bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

De ki: “Benim bu hizmet için sizden istediğim hiç bir ücret yoktur. Tek isteğim, dileyen kimsenin Rabbine giden yolu bulmasıdır.” 25/56-57

Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir. ŞUARA 5 defa geçiyor.

Kendileri doğru yolda olan ve sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun. 36/21

10bir yigidin anısına......yusuf çınar, 07.01.2008, istanbul

bu yazıyı bir dergide okuduktan sonra sizinle paylaşmak istedim.Fatih Camii’nin avlusunda son seferin için toplananlar, seni ne kadar tanıyordu bilemem; ama onların seni çok daha yakından tanımalarını isterdim. Duşanbe Ekonomi Lisesi’ndeki suntayla ikiye bölünmüş odanın sana ait, ahşap dolaptan ve eski iki kanepeden müteşekkil kısmı bile onlara ne kadar çok şey anlatırdı.

Bazen Türkiye’ye giderdin. Oradan döneceğini, odanın penceresine yuva yapan bir kumru müjdelerdi bize. Her defasında buna şahit olunca, o kumrunun nöbet bekleyen sâdık bir nefer gibi seni müjdelemek için oraya yerleştirildiğini anladık. Türkiye’den döndüğünde ise, o kumru âdeta seni rahatsız etmemek için uçar giderdi.

Duşanbe’nin sıcak yaz günlerinde, on dakika güneş altında kaldığımızda bunalır, başımızı sokacak bir gölge arardık. Sen ise o yakıcı güneşin altına sırtında ceketinle çıkar ve “Ben büyüğümden öğrendim, ceket giymek edeptir. Hepimizin bulunduğu ortamlarda bir ben, bir de o ceket giyeriz.” derdin. İlerlemiş yaşına rağmen, sabahtan akşama kadar çoğu zaman yayan, bazen de kliması ve hiçbir lüksü olmayan bir arabayla oradaki fidanların geleceği için koşturup dururdun. “Hacı Ağabey, sana Avrupa’dan son model bir araba getirtelim” diyenleri; “Evlâdım, insanlar sokaklarda aç dolaşırken, siz bana nasıl böyle bir teklifle gelirsiniz?!” diyerek yadırgardın. Akşamüzeri dönerdin okula. Gelmeni hasretle beklerdik. Lâcivert ceketin elinde yavaş yavaş çıkardın merdivenleri.

Tercümanın olan delikanlı: “Hocam bu ne enerji! Ayaklarımın altı şişti, Hacı Ağabey hiç mi yorulmaz?” derdi. Odana çekilip, çoraplarını çıkardığında içim sızlardı. Ayakların davul gibi şişmiş olurdu. Bazen ayaklarındaki çatlaklardan kan sızardı.

18 yaşındaki gençlerin bile şartlarına tahammül edemedikleri bir yerde sen, ordunun önünde giden şanlı süvari gibi bize hep şevk kaynağı oldun. Ekmeğin bulunmadığı, suyun temiz olmadığı; sokaklardakardeşin kardeşe kırdırıldığı, insan canının kıymetinin olmadığı; fırın önlerinde yüzlerce insanın evine ekmek götürmek için birbiriyle ölümüne mücadele ettiği ve insanların ekmek kuyruklarında vurulduğu zamanlardı. Sofrana yiyebileceğin bir şeyler bulabilmek için, can korkusu içinde pazara giderlerdi. Gıda ihtiyacını ancak tavuk ve gazlı suyla giderebiliyordun; çünkü hem şeker, hem de kalb hastası idin.

Oda olarak kullandığın küçük barakadan, lâvaboya gitmek için çıkardın. Paçalarını sıvar, beyaz terliğini giyerdin. Gün boyunca bütün Duşanbe’yi adımlayan sen, lâvaboya gitmek için, en az iki defa dinlenirdin. Sandalyeni getirir, okul lojmanının koridorunda seni beklerdik. Oturup bir nefes aldığında hâlimizi sorardın. Çocuklar gibi sevinirdik. Nasihat eder, talebelere nasıl davranmamız gerektiğinden bahsederdin. Sonra başından geçenleri anlatırdın.

Duş ve hâcethâneler, lâvabolarla aynı yerdeydi. Buraların fayansları acemice döşenmişti, kapıları da barakaları andırıyordu. Usta bulunamayınca, fayansları belletmenlerle okul müdürü döşemişti. Soğuk suyla yıkanmak mecburiyetinde kalan bir gence iltifat etmiştin. Sıcak suyun bile bulunmadığı mekânlar, sen teşrif edince güzelleşiyordu. Bu şartlar altında vazifelerini yapmaya çalışanları takdir ediyordun. Sen ise, takdir edilmeyi ötelere bırakmıştın.

Misafir gelecek olduğunda okulu dört dolanırdın. Allah’ın izniyle en küçük teferruatı bile unutmazdın. Masaya konacak çiçekten, merdivenlerin arkasındaki görünmeyen kirlerden, sıraların üstünde çizik olup olmamasına kadar her şeye dikkat ederdin. Kimseyi küçümsemez, ihmal etmezdin. Seni her zaman o mütebessim çehrenle hatırlayacağım.

Bir gün okulda çalışan yaşlı bir sıva ustasının hâl ve hatırını sormuş, gönlünü hoş etmiştin. Usta, senin dilini bilmiyordu; ama anlattığın her şeyi âdeta anlıyordu. Sen bir vefa membaıydın.

Sıla-i rahime niyetlenmiş, vedalaşmak için yanına gelmiştim. “Van’da falan şahıs var, ona benden çok selâm söyle!” demiştin. Dert ortaklarını en zor zamanlarda bile unutmamıştın. Vefatına inanamamıştık hiçbirimiz. Ama sen de fânîydin. Sevgili’ye kavuşma zamanın gelmiş, ötelere uçup gitmiştin. Vefatından yıllar sonra, Çin’e komşu bir ülkede pazarda alışveriş yapan arkadaşlara, yaşlı bir kadın: “Hacı Ata nasıl?” diye sormuştu. Arkadaşlar oldukça şaşırmıştı. Nerden tanıyordu Çin’e komşu bir ülkede yaşayan bu yaşlı kadın seni. Vefat ettiğini söylediler ona. Kadın dizine vurup öyle bir “Aaahhh!” çekti ki, oradakiler oldukça şaşırdılar kadının bu hâline. Seni tanıyanlar; “O, bu dünyanın insanı değildi.” diyerek, çocuklarına, torunlarına senin ismini koyuyorlar.

9Kaptanınız benim!Ahmet Alışan, 05.01.2008, İstanbul

Kaptanınız benim iddiasında bulunmak "ene" risalesini ıskalamak anlamına gelir.Bu risalede enenin vechlerinden bahsederken der ki üstad:"Biri hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kâbildir. Vereni kabul eder; kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; icaddan eli kısadır.Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. "

Her kıldığı rekatta "İHDİNASSIRATELMÜSTAKİM" demek zorunda olan bir insan nasıl kaptan olabilir?Kaptan sıratelmüstakimi kayıtsız şartsız bilen ve sıratelmüstakim'in kendisinden isteneceği kişi olabilir.Bunun ötesindeki iddialar dalalettir,sadece.Hayrda elinin kısa olduğunu bilenler,kaptanlık iddiasında bulunmazlar,zaten.

"İhdinassıratelmüstakim" diye dua ettiğinizden başkasını kaptan bilmeyin.Çünkü EL-HADİ odur,ancak.

8Şeyma Gür, 05.01.2008, Çorlu

Sefinenin sahibi Âlemlerin Rabbidir. Kaptanı ise Kulu ve elçisi Hz. Muhammed Mustafa(a.s.m.)

7Bediuzzamanin istedigi - necip fazilca - `sıkıştırılmış mümin' yani konsantre bir şeker küpü gibi olma hali !grcn, 05.01.2008, nrvc

soru : "keyfiyet daha muhimdir" diyen ustad bunu ne zaman ve kime ve hangi sartlarda soyledi? ve biz risale-i nur talebeleri ve kuran hizmetkarlari bunu nasil anlamali ve hayatimiza nasil tatbik etmeliyiz ?

1- Üstad eserlerinde ısrarla keyfiyete vurgu yapar. Fakat bu demek değildir ki kemmiyetin önemi yok. Bence Üstad'ın keyfiyete yaptığı vurgudan dolayı kemmiyete bu nazarla bakanlar hata ediyorlar. Üstad bu vurgusu ile bir; olgunlaşamamış, kıvamına ulaşamamış insanlara karşı temkinli olmayı, meclisin nâdânlara açılmasını engellemeyi ve böylece çeşitli suistimal ve yorumlara kapı aralanmasına sebebiyet vermemek için hassas olunmasını istiyor.

2- İki; gösterilen onca gayret ve çaba, harcanan onca emek ve alın teri karşısında "İnsanlar niye gelmiyorlar, niye alaka göstermiyorlar, havanda su mu dövüyoruz?" gibi mülahazalara karşı tenbihte bulunuyor ve demek istiyor ki : "İnsanların dinlemesi, adetlerinin çok olması önemli değil; önemli olan Allah'ın rızasıdır. Allah indinde sadece bir insanın hidayete ermesi bile sizin kurtulmanıza vesile olmak için yeterlidir."

3- Üç; Üstad talebelerinin teker teker derin insan olma, halis, hasbi ve ehl-i ihsan olmaları üzerinde ısrarla durmuş. Necip Fazıl'ın tabiriyle ‘sıkıştırılmış mümin' yani konsantre bir şeker küpü gibi deryalara attığınızda onun suyunu içemeyeceğiniz kadar tatlı bir şerbet haline getirecek kıvamda olmalarını istemiş. Çünkü onun düşünce ve inancına göre manevi değerler açısından sıkıştırılmış mümin bütün dünyaya tek başına yetebilir. Rica ederim: "Bir yerde benim bir talebem varsa, orayı ben kendi hesabıma fethedilmiş sayarım" sözünü başka türlü nasıl anlayabilirsiniz? Dolayısıyla Üstad'ın kemmiyet ve keyfiyet hakkındakı düşünce ve mülahazalarını değerlendirirken arz etmeye çalıştığımız bu hususların bir bütün halinde gözetilmesi lazım. Aksi takdirde yanlış anlamalar olabilir.

4- Dört; Üstad'ın bu sözü bir şey yapamayan kişiler tarafından bir mazeret, bir bahane ya da bir teselli gibi kullanılıyor olabilir.

5-Üstad'ın o veciz üslubu ile söylediği "tanzimu'l-mesai, taksimu'l-a'mal ve teshilu't-teavun" formülünü hayatımıza tatbik etmek zorundayız. Bu olursa Allah'ın tevfik ve inayetiyle hem kemmiyete, hem kemmiyet içinde keyfiyete yürünür.

6-Kemmiyet ve keyfiyet meselesinin bir de psiko-sosyolojik yanı vardır. O da şu; kemmiyet keyfiyete, keyfiyet de kemmiyete rağmen gelişir. Keyfiyet dengeli gelişmemişse kemmiyeti yontar götürür, kemmiyet de anormal bir hızla ilerlerse keyfiyeti götürür. Öteden bu yana sahabe, sahabeyi sorgulama manasına gelebilecek mevzularda çok hassas davranmaya çalışırım ama bununla birlikte kapalı bir tek cümle söyleyeyim; sahabe döneminde dahi bunu görmek mümkündür. Hazreti Osman'ın şehit edilmesi gailesine sebebiyet verenler de Cemel, Sıffin ve Nehrevan'da Hazreti Ali'nin karşısına çıkanların çoğunluğu da hep çoluk çocuktur. Efendimiz'i görmemiş, hazır ve işleyen bir sistemin içine girmiş, o sistemin kurulması ve bu seviyeye gelmesi için ne göz nuru dökmüş, ne beyin sancısı yaşamış, ne de çeşitli ızdıraplara maruz kalmış insanlardır. Allah bizi affetsin, mirasyedilerdir bunlar. Tevarüs ettikleri şeyleri kullanırken suistimale giren insanlardır. Ama saff-ı evveli teşkil edenlere bakın; ne yalancı peygamberler onlardandır, ne de irtidat edenler.

7- Osmanlılar da farklı değil. Bidayette çok saf ve çok durudurlar. Amma, bir devlet haline gelince o keyfiyet ve saffet korunamamıştır. Küçücük su akıntıları koca deryalar haline gelince işin tadı tuzu kaçmıştır. Tat-tuz diye diretenlerse tekkelere, zaviyelere kapanmış, sokağı terketmişler ve denge bozulmuştur.

6HatırlatmaAhmet Alışan, 05.01.2008, Türkiye

"Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsi hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddütlerle revacı zedelenir. Şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı bindir. Elhasıl: Hakikat-i ihlas, benim için şan ve şerefe ve maddi ve manevi rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor. Hizmet-i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, halis bir hadim olarak, hakikat-i ihlas ile, herşeyin fevkinde hakaik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveselerle, o kutbun derslerini, "Hususi makamından ve hususi hissiyatından geliyor" nazarıyla bakıp, mağlup olarak dağıtılabilirler. Bu mana için hizmetkarlığı, makamatlara tercih ediyorum."

"İyi bir kaptan olarak tanınırsam acaib yolcu toplarım"diyenlere ve yolcularına tekrar hatırlatmış olayım.

5AHSEN-E AMELE Selahattin Karakök 1, 04.01.2008, ÇAYCUMA

Allah gökleri ve yeri,

yeryüzünde bulunan süslü şeyleri,

ölümü ve hayatı yaratmıştır ki

sizi sınamaya tabi tutsun amelelik/ işçılik/ hademelik yönünden

hanginiz daha iyidir onu göstersin

ve yalnız O'un kudret sahibi ve çok bağışlayıcı olduğuna sizi inandırsın.

MESAJ'DAN (11/7, 18/7, 67/2)

EY RESUL!

Biz Seni bütün insanlığa

sadece rahmet/şefkat/ sevgi ve en güzel model olarak göderdik.

EY İMAN EDENLER!

O sizi seçti, din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.

Resul'ün de size şahit/ model olması, sizin de bütün insanlığa şahitler/ modeller olmanız için sizi mutedil/ kıvamında bir millet kıldık.

SİZ İnsanlığın iyiliği için/ hizmet için çıkarılmış bir hayırlı topluluksunuz.

Doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve ALLAH'A inanırsınız..

MESAJ'DAN (2/143, 3/110, 21/107, 22/78, 33/21)

Gerçek şu ki Allah yalnızca kendi dâvâsı uğrunda, sağlam ve yekpare bir bina gibi, kenetlenmiş saflar halinde savaşanları sever. 61/4

4bütünden bir parçamehmet levent, 04.01.2008, ankara

insan, bu yaşam okyanusunda akıl klavuzluğunda yol alan bir gemidir. aklını vahye inşa ettirmesi onun bu okyanusta batmaması, dalgalardan etkilenmemesi için gereklidir.

dinini, vahih merkezli olarak öğrenmiş olanlar, aklını vahye inşa ettrmiş olanlar yani dine vahiy yoluyla girmiş olanlar, bu bütünün içinde küçük bir parça olduğunun farkındadırlar. dine meşreb, mezhep, falanca hoca, filanca şeyhle girmiş olanların zihinlerinde doğru bir bakış açısı oluşamayabilecek ve kendini bu bütünün en kıymetlisi gibi görebilecektir belkide. bu tipler kendileri gibi olmayanları da pek beğenmeyebiliyorlar kendi gözlemlerime göre.

insanları değerlendirirken, mesela fıkıh kapısından dine girmiş olanlar; bu haram bu helal diye olaylara yaklaşırken, kelamla kapısıyla bu dine girenler ise bu adam mümin diğeri kafir diye insanları gruplandırıyor. bu tipler, helal ve haramla beraber mubahın da olabileceğini veya mümin ve kafirle beraber fasıkta olabileceğini atlıyorlar. çok kat'i ve kesin olabiliyorlar.

oysaki bizler sadece ve sadece kardeş olabiliriz. bir bütünün içinde yer alanlar birbirlerine üstünlük taslamadan, eleştiri sınırları içerisinde birbirlerini kimi zaman eleştirerek yanyana bir saf oluşturarak menzili maksuda ilerlerler.

işte en güzel tarafıda bu. birbirini hiç tanımayan milyonlarca kardeşim var. benim gibi düşünen benim gibi hisseden... acıları ortak, hüzünleri ortak... (her türlü dağılmışlıklarımıza rağmen bir dua niyetiyle...)

son olarak bir alıntı;

"allah; ipliği kırılmış, imamesi kaybolmuş, taneleri dağılmış tesbihimizin dağılmış tanelerini tekrar tesbihe taksın ve bizi tesbih diye çeksin inşallah...

selam ve saygı ile

3yazının şerhi!.....bülent aktürk, 04.01.2008, istanbul

YAZI GÜZEL YAZININ ŞERHİ YAZIDAN DA GÜZEL.

yazının bir noktası hariç her şeyine imza atarım,geminin kaptanı!

Geminin Sahibi ALLAH(C.C);Kaptan olarak efendimiz MUHAMMED'İ(S.A.V) seçmiş ve vazife başına getirmiş.

insanlığı sahil-i selamete çıkarmayı murad eden ALLAH(C.C) elbette rehber,kaptan,pişdar,mürşit...

yollayacaktı.

GÜRCAN kardeşimin şerhine gelince O ÖLÇÜLER HAZİNENİN ANAHTARI gibi....

muhabbetle vesselam.

2ŞİMDİMİZE TAŞIYORSelahattin Karakök 1, 04.01.2008, ÇAYCUMA

Sevgili kardeşim. Yorumunuz harika. Sizi tebrik ediyorum.

Açılımınız yüreğime şevk, sevgi ve inşirah verdi.

Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselam’a ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyenin KAPTAN’INA şah damarından yakınlığımızı, tüm mürettebatIyla omuz omuza, saflar halinde sevgiyle, ilgiyle, şevkle hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren yolculuğumuzu ve hizmetimizi hatırlattınız.

Yazınız Dârüsselam’ın tadını, kokusunu ve esintilerini şimdime taşıyor.

Kalbime Dârüsselam’dan manevi bir kablo takılmış gibi…

Rabbimden dilerim kalbini açtıkça açsın…

Yolculuğumuzda ihtiyacımız var.

1IHLAS RISALESI -KEYFIYETLI KEYFIYETSIZ HADEMEgurcan, 04.01.2008, nrvc

Bir de " KEMMIYETIN ONEMINDEN ZIYADE KEYFIYETIN ESAS OLDUGUNU " anlatan ihlas risalesi cumlesinin az ve dar dairede olunduklari iddia olunanlardan ziyade kemmiyet olarak cok genis kitlelere ulasan ve acilim saglayan HADEMELERE has bir cumle oldugunu dusunuyorum. Tam tersi yapiliyor halbuki. Az ve dar dairede oldugunu dusunen ( halbuki oyle degil ) kisi veya gruplar acilim saglayan HADEMELERI keyfiyetsizlikle ithama goturebiliyorlar isi. Bilakis bina ustune bina diken , heryere giren ve cikan , islami her alanda temsile calisirken- maalesef - on planda gozukmus duruma gelen kisi-grup ve kitleler, diger hademe kardeslerine karsi " sizlerde biliyorsunuz ki Allah indinde esas olan keyfiyettir. bizler ayni gemide OL SULTAN-I KAINATIN KAPTAN-I AZIZi RESULULLAH ALEYHISSELAM yonetiminde gorev alan hademeleriz. bir de bakmissiniz ki bizim hidayetine vesile oldugumuz 1000 kisiye bedel ve ayni degerde sizin vesile oldugunuz 1 kisi vardir. Uzulmeyin. Tasalanmayin. Gemimiz ayni. Kaptanimiz ayni.Gorevimiz ayni." demelidirler.

Ihlas risalesinde ki o bahsi gecen cumleyi anlattigimin tam tersi sekilde ele alanlar su-i zann-su-i tevil-giybet ve uhuvvetsizlikten kurtulamazlar.

Bir baska acidan keyfiyyet ve kemmiyet yaklasimina ornek : " Evvelâ, kemmiyet olmayınca, keyfiyeti düşünmek mümkün değildir. Zamanın mekâna nisbeti ne ise, keyfiyetin kemmiyete nisbeti de odur. Keyfiyet, kemmiyet plânında var olan bir şeyin bir buudu, bir derinliği ve ayrı bir yanıdır. Kemmiyetin tasavvur edilmediği bir yerde, keyfiyetten bahsetmek muhaldir. Ortada hiçbir insan yoksa insanla alâkalı keyfiyet nasıl tasavvur edilecek ki? Mesela ihlâs, mü'minin sıfatıdır; ortada mü'min yoksa, o sıfat nasıl olacak ki?

O halde kemmiyet ve keyfiyet birlikte aranmalı; keyfiyet kemmiyete ya da kemmiyet keyfiyete feda edilmemelidir. Efendimiz (s.a.s.)'in tebliğ ve irşat adına cepheden cepheye, panayırdan panayıra koşması, karşılaştığı hemen her insana 'Lâilâhe illallah deyin kurtulun.' demesi keyfiyet eksenli bir kemmiyet arayışı değil midir? Allah Resûlü (s.a.s..) karşısına iki insan alır, akşamdan sabaha, sabahtan akşama Kur'ân okur, onları eğiterek keyfiyet insanı haline getirirdi. İşte böylece o -O'nun için söz konusu olmasa da- kemmiyet hatası içine düşmekten kurtulma yolunu gösterirdi.

İhlâs ise sistemde apayrı ve başlı başına bir yer işgal eder. İhlâs olmadan bir yere varılabilmesi imkânsızdır.

Hüsrev Efendi'nin mâlâyânî şeylerle meşgul olmayıp, risaleleri yazayım diye, on beş sene kapısını ördürerek odasını hücre haline getirdiğini anlatırlar. Kaldı ki o esnada çok ciddi takip de söz konusudur. Mesela, o mübarek zat, yazdığı risaleleri rulo yapıp banyodan dışarıya, suyu boşaltmak için kullanılan küçük bir borucuk içine bırakır, birileri de ara sıra gelip, boru içinden ruloları alır, altı saat uzaklıktaki köylere giderek risaleleri yerlerine ulaştırırlarmış. Sonra taş baskılar yapılıp, benzer tabyelerle dağıtım yapılırmış. İşte bu ihlâs ve bu sistem sayesinde Üstad, bir avuç talebesiyle Türkiye'nin her tarafına risaleleri dağıtmıştır...

Evet, bütün bu misalleri niçin arz ettim? Aşk ve aksiyona bakın ki, o dönemde Üstad, yirmi talebesi ile Türkiye'de ulaşmadığı yer kalmıyor. O, iman, ilim, irfan, muhabbet ve ihlâsta çok derin olmanın yanında bir o kadar da aksiyon insanı. Şimdi eğer bu insan, başkalarına anlatayım diye ciddi bir gayret içinde bulunmakla kemmiyeti keyfiyete tercih ediyor, ihlâsından feragatta bulunuyorsa geliniz Allah aşkına bu yanlışlığı hepimiz yapalım, Bediüzzaman gibi kemmiyet hastalığına düşelim!.

Hâsılı, ihlâs, ısrar ve kemmiyet ile keyfiyet dengesinin birlikte gözetilmesi irşat ve tebliğ vazifesinde çok önemli bir unsurdur."

"KEMMIYETIN KEYFIYETE YUKARIDA KI YAZIYA BAKILARAK TERCIH EDILMESI

( NIYETE DIKKAT ) VE Kemmiyetin tasavvur edilmediği bir yerde, keyfiyetten bahsetmek muhaldir." SOZLERINI ESAS ALARAK KOSTURMALI BIR HADEME !




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut