“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.622 yazı içinden]


Adınız soyadınız: 
E-mail adresiniz: 
Şehir / ülke: 

Başlık: 

Değerlendirmeniz: 

Türü

Yazarlarımıza gönderdiğiniz mesajlar,
site yönetiminin onayını müteakip kendilerine iletilmektedir.

Füsus ve nüsus

Yazara Mesaj Gönder

BİR ELEŞTİRİ geleneğinin yerleşmiş olmamasını, bu topraklarda yaşayan insanların başına gelmiş en büyük talihsizliklerden biri olarak görürüm. Bu durum, farklı renklere ve farklı tonlara aman vermeyen bir siyah-beyaz iklimine götürüyor bizi. Bu iklimde bir anda kahraman olmak da kolay, bir anda hain olmak da. Bir söz ile dost olmak da mümkün, düşman olmak da. Eleştiri, alıştırıldığımız tekçi düşünce kalıbı içinde, kanımıza dokunuyor nedense. Farklı düşünce, içimizi titretiyor. En ufak bir farklı tını ulusalcı iseniz ‘millî birlik ve bütünlüğe,’ dindar iseniz ‘cemaatî birlik ve bütünlüğe,’ bir ‘sınıf bilinci’ içerisinde tanımlanan bir kişi iseniz ait olduğunuz sınıfın ‘amacına ve konumuna’ tehdit olarak olarak algılanabiliyor.

Hemen belirtelim, bu tekçi anlayış bir ikiyüzlülüğü öğretiyor, hatta neredeyse emrediyor insanlara. Arkadan konuşmak ayıp değil; mertlik problem üretiyor. ‘Söylenmek’te beis yok, ‘söylemek’ kötü.

Bu hengâmede en ziyade yürek yaralayan husus ise, tekçi anlayışın kaçınılmaz tezahürleri olan ‘siyah-beyaz,’ ‘hep-hiç’ mantığı içerisinde, nice hakkâniyetli, âdil ve şefkat yüklü eleştiri ve özeleştirinin hak etmediği bir kutuplaşma içinde değerlendirilmesi. Bir noktada filan eğilimi eleştirdiniz; o eğilimin düşmanısınız. Bir noktada filan kişinin yaklaşımını doğru buldunuz; siz o kişinin sempatizanısınız. Ya öylesiniz, ya böyle. Ya çok iyi, ya çok kötü. Ya kahraman, ya hain. Ya bizden, ya onlardan.

Bu tablodur ki, matbuat âleminde yazdıklarımın yanında hususî bir günlük de tuttuğum yirmi yıl öncesinde bir gün, “Hem zeki, hem de şefkatli olmak zor iş” diye yazdırmıştır günlüğüme. Zekavetsiz şefkat de kolay, şefkatsiz zekavet de. Ama bir tarafta zekâvet bir farkındalığı, bir tefrik ve temyizi, beraberinde bir ‘tezkiye’ çabasını gerektiriyor; öte tarafta şefkat ‘yanlış fikir’ ile ‘yanlış fikrin sahibi’ arasında bir ayrıma sizi davet ediyor, üstelik yanlış fikir veya uygulamayı dahi birkaç yazı önce Bediüzzaman’dan atıfla belirttiğim üzere ‘nur-u kalb ve nur-u fikrin’ buluşmasıyla ‘tahrip etmeden tamir’i mümkün kılan bir üslub tutturmayı.

Gelin görün ki, bu konuda ne derece gayret sarfederseniz edin, peşin hükümlüler için yeriniz belli. Hep övmüyorsanız, onlardan değilsiniz. Bir yerde onu, bir yerde bunu takdir ediyorsanız, makbul değilsiniz.

Üstelik bu, sadece ‘yaşayanlar’ veya el’an ‘yaşananlar’ için geçerli değil. Geçmişe dönük olarak da bu böyle. Bir insanı eksiği ve fazlasıyla, hatasını ve sevabını bilerek sevmeniz günah gibi görülüyor âdeta! Seviyorsanız, hatasız görmeniz gerek; hata görüyorsanız, sevmiyorsunuz!

Kur’ân’ın âyetleri üzerine tefekkürde mazinin mirasından da istifade niyetiyle tefsirleri okurken; ilm-i hadisten fıkha, tarihten tasavvufa dün Allah için ortaya konulan emeklerden vaktimin müsaade ettiği kadarıyla istifade etmeye çalışırken gördüğüm genişlik, bu sebepten de sarsıyor beni. Zamanın aşındırıcılığına meydan okuyup bugün de istifade edilen eserler ortaya koyabilmiş insanların, hem farklı düşünceyle yüzleşebilen hem de kendi düşüncesini farklı da olsa ifade etmekten çekinmeyen bir edebe sahip olduklarını görmek, bugün yaşanan düşünce ve anlayış fukaralığının sebebini kavrama noktasında da bana yardım ediyor. Görüyorum ki, meselâ bir Râzî için meselâ Mu’tezilî müfessir Zemahşerî bir ‘düşman’ değil. Çoğu yerde farklı düşünüyorlar, ama bir ‘emeğe ve düşünceye saygı’ da görüyor insan, bir adaletli bakışı da. Razi için Zemahşerî ‘ya gökte, ya yerin dibinde’ biri değil.

Bu meyanda, ‘mistisizmin’ dünyanın her yerinde yükseliş trendine girmesinin rüzgârından da beslenerek bu topraklarda tasavvufun yeniden yükselişi hengâmında ismi neredeyse ‘dokunulmazlar’ arasına yazılmış Muhyiddin İbn Arabî’ye ‘dokunduran’ satırları İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ında bulduğumda, nedense rahatladım. Birileri ‘Şeyh-i Ekber’ derken, birilerinin akıl almaz bir husumetle ‘Şeyh-i Ekfer’ diye karalamaya yeltenebildiği bir büyük sima, İbn Arabî. Ama açtığı yol hususî, hele bu zamanda daha da öyle. Nitekim, Bediüzzaman Said Nursî gibi isimlerin “Her hâdi zât muhdî olamaz” gibi adaletli bir tahlilin refakatinde, ‘vahdet-i vücud’ yolunun her zaman için ama bilhassa bu zaman için ‘problemleri’ne dikkat çektiğini görüyoruz. Gelin görün ki, bu yüzden, Bediüzzaman’a tepeden bakanlara da rastlıyoruz. Muhyiddin-i Arabî’yi ‘Şeyh-i Ekber’ edinmeniz bekleniyor zira. Kimileri de, ‘Şeyh-i Ekfer’ gibi bir çirkinliğe asla müsaade etmediğiniz için size soğuk...

Bizim gibi insanların bu noktada sergilediği duruşun ‘pro’lar ve ‘anti’ler için hiçbir anlamı yok zaten. Bediüzzaman gibi bir isme dahi bu noktada tepeden bakabilenler nezdinde, bizim ne hükmümüz olabilir? Ama İmam-ı Rabbanî gibi ‘müceddid-i elf-i sâni’ olabilmiş bir büyük ismin eserinde bu noktada bir eleştiri görünce, bu yüzden, evet, sevindim.

Sevindim; çünkü, tasavvufun saf materyalist bir yaşama modelinin imkânsızlığının ortaya çıktığı şu postmodern dünyada mistisizmin küresel yükselişi hengâmında bir ‘şeriatsız maneviyat’ arayışına âlet edilebilmesi ihtimali uykularımı kaçırıyor. Yerel ve küresel muktedirler karşısında edilgen, ama iç dünyası ‘maneviyata’ açık kişiliklerin; kalbi ‘Allah sevgisiyle’ dolu ama muktedirlerin hoşuna gitmeyen emir ve nehiyler konusunda ‘extra large’ kişilerin varlığına bizatihî şahit olmak, endişemi bir kat daha arttırıyor.

Yanlış anlaşılmasın; tasavvuf düşmanı değilim, olamam da. Hele İmam Gazalî gibi sünnet-merkezli tasavvufunu, hele Horasan dervişlerinin ‘kurumsallaşmamış’ sufiliğini çok ama çok değerli buluyorum. Muhyiddin-i Arabî gibi, Mevlânâ Celâleddin gibi bugün kimilerince ‘şeriatsız maneviyat’ arayışına âlet edilmek istenen insanların da hayatlarını asla böyle yaşamadıklarını adım gibi biliyorum.

Ama gelin görün ki, böyle bir tehlike de mevcut. Gazalî gibi, Şâh-ı Nakşibend gibi, Abdülkâdir-i Geylânî gibi isimlerin ortaya koyduğu eserler şeriat ve sünnet-i seniyye üzerindeki daha aşikâr vurgularıyla bu yolda ‘kullanım’a müsait değil; ama ‘vahdet-i vücud’ çizgisi içinde ortaya konulmuş eserler için bu ‘kullanım’ tehlikesi ortada gözüküyor.

Ki bu, bugün için geçerli olduğu gibi, dün de geçerli olmuş; olabilmiş. İşte o yüzden, vahdet-i vücud mesleği üzerinden dile getirilmiş şatahatlı bir söze cevaben yazdığı mektubunda, bu söz doğrudan İbn Arabî’ye ait olmadığı halde, İbn Arabî’ye ‘dokundurarak’ cevap veriyor İmam-ı Rabbanî. İşte Mektubat-ı Rabbanî’nin 100. mektubundaki satırlar: “Bizim Füsus’a değil, nüsusa tutunmamız gerekir. Fütuhat-ı Medeniye, bizim için, Fütuhat-ı Mekkiye’den daha yeterlidir.”

İmam-ı Rabbanî’nin Füsus’tan kasdı, Muhyiddin-i Arabî’nin eseri Füsusu’l-Hikem. Nüsus ise, doğrudan ‘nass’lara atıfta bulunuyor. Kur’ân-ı Hakîm’in âyetlerine ve Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselamın bir resûl olarak ferman buyurduğu sözlere yani. Fütuhat-ı Mekkiye de, İbn Arabî’nin diğer büyük eseri. Fütuhat-ı Medeniye’den kasdolunan ise, Yesrib’i el-Medînetü’n-nebî’ye dönüştüren Peygamber aleyhissalâtu vesselamın sünnet-i seniyyesi.

Özetle, tasavvuf yolunda veya değil, mü’minler için asıl mihveri, ekseni, mihengi ortaya koyuyor İmam-ı Rabbânî. Füsus’taki hususî tecrübe değil; nass’lar; Fütuhat-ı Mekkiye’deki bâtınî sırlar değil, Peygamberin herkesin gözü önünde yaşanıp kaydedilmiş sünneti...

Kur’ân ve sünnet...

Dikkatimizin yoğunlaştığı yer burası olmalı. Kişileri değerlendirme ölçümüz de.

Küresel ‘dinsiz tin’ dalgasının İslâm topraklarındaki izdüşümü olarak gelişme istidadı gösteren ‘şeriatsız maneviyat’a karşı dalgakıran olabilmemiz için, bu ölçüye ihtiyacımız var...

Füsus değil, nüsus.

‘Fütuhat-ı Mekkiye’nın bâtınî sırları değil; ‘Fütuhat-ı Medeniye’ sahibi kudsî nebînin herkesin gözü önünde yaşanmış en güzel örnekliği...

  17.12.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

7MevlanaMehmet Tayyip Arslan, 27.01.2008, Diyarbakır/Türkiye

Metin abinin üzerinde durduğu konu gerçekten önemli.

Geçen yıl Mevlana yılı idi. Dikkatinizi çekti ise dinle ilişkisi olmayanların en çok iktibas ettikleri kişiler Mevlana Celaledddini Rumi ile Yunus Emre. Kendilerine göre madem Mevlana " Gel ne olursan ol yine gel..." demiş o zaman bitti. Namaz, oruç ve diğer tüm irticai ve çağdışı faaliyetler (!) gereksiz. İç huzurda olamak yeterli. E zaten her halükarda kabul ediliyorsunuz (Gel ne olursa gel), o zaman hem şeriata lanet edip hem de Sufi olabilirler. Bu yazı okuduklarında ise tam bir tokat yemiş gibi "Şeriatsız, Peygambersiz, ibadetsiz ve Alahsız" sufizm olamaz, vesile-i necat değildir sonucuna varacaklardır. Sufizmin sadece iç huzuru kazanmak için kendilerini kandırdıkları ve deve kuşu gibi kafalarını gömecekleri dev bir kum tepesi olmaktan başka bir şey olmadığı da aşikardır.

6mervee, 31.12.2007, ist

metin karabasoğlu neden bu kadar güzel yazıyor yani her konuda ve ben okurken neden bu kadar zevk alıyorum hala anlamıs değilim...

5teşekkürlermusab cemal , 19.12.2007, ist

S.A

Metin abi yazdıklarınıza tamamen olmasa da katılıyorum.Bilhassa son dönemlerdeki gerek yurt içinde gerekse yurt dışındaki faaliyetlerden dolayı bu meseleyi(tasavvuf) hulasa suretinde ele almanız çok isabetli olmuş.

Yunus kardeşimizi de etkileyici tesbitlerinden dolayı teşekkür ederim.

Selahattin kardeşimiz de r.nurdan aldığı paragrafı stifademize sunmuştır Allah razı olsun.

Gürcan kardeşimişin de son satırlarında yazdıkları çok mühimdir.

Fakat r.nur çok farklı dairelerden müteşkkil olduğu için çok farklı tarzlar da ortaya çıkacaktır ki çıkmıştır.

Asıl olan, olması gerekeni bulabilmektir.

Risaleinurun insanın,ailenin,toplumun günlük hayatını nasıl etkilediğini, ne hale getirdiğini ortaya koyan sosyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.

HAYIRLI ÇALIŞMALAR

4MANEVİYATSIZ ŞERİAT TAKDİMİSelahattin Karakök 1, 19.12.2007, ÇAYCUMA

Her olmakta olanın bir itici nedeni var. Olması gereken ayaklardan birinin eksikliğinde dikkatler eksik ayağa yönelir. Eksik yöne doğru yapılan çalışmalar çoğalır. Bu arada diğer ayaklar unutulur. Yükselen trendlerden mesajı iyi almak lazım. Bir insan fıtratı vardır. Ve bu fıtrat her an dinamiktir. Nefes alacağı filizlenip genişleyeceği yeri sürekli arar.

“Vâ esefâ, İslâmiyetin mağz ve lübbünü terkederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık... Ve su-i fehm ve su-i edeb ile İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik. Tâ, o da bizden nefret ederek evham ve hayâlâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi... Hem de hakkı var”

Tafsilini müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim.

İslâmiyetin ahkâmı iki kısımdır:

Birisi: Şeriat ona müessestir, bu ise hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahzdır.

İkincisi: Şeriat muaddildir. Yani, gayet vahşî ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikîye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünkü, birden tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir emri birden ref etmek, bir tabiat-ı beşeri birden kalb etmek iktiza eder. Binaenaleyh, şeriat vâzı-ı esaret değildir; belki en vahşî suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, tâdil etmiştir. BEDİÜZZAMAN

Şeriatsız bir maneviyat, maneviyatsız/ adalet ve ahlaktan yoksun bir şeriat takdiminin zorunlu bir neticesi olmasın?

3metin bey ve yunus beye katiliyorum. cok guzel ifade etmissiniz.gurcan, 17.12.2007, nrvc

yanilmiyorsam ali bulac sufizmin avrupa ve amerikada farkli mecralara kasitli kasitsiz cekilmek istendigini yazan bir yazi yazmisti. mustesrikler tarafindan 1960 lardan itibaren MEVLANA HZ.leri icin turkiye ve dunyada planlanan oyun : MEVLANA TURKLERIN PEYGAMBERIDIR `i yutturmakti. ona bu tarz bakanlar oldugunu duyuyorum. ama birileri bu oyunuda bozdu ve bozmaya devam edecek allahin izniyle. GEL GEL NE OLURSAN OL YINE GEL SOZU bile artik tartismali ve baskasina ait oldugu iddilalari var ama kimse ses cikartamiyor. cikarmayada hayra kullanildikca gerek yok gibi sanki..

yunus bey kalbin zumrut tepelerine gondermede bulunmus lakin metin beyin o esere yunus bey gibi bakmadigi kulagima geldi. eger yaniliyorsam hakkini helal etsin. yani demek istedigim bakis acisi meselesi sizin onda buldugunuz seyi baskasi onda bulamadigini iddia edebilir. beni asil dusunduren bazi sofilerin mistiklerin halveti takilip iyice ruhbanlastiklari gibi risale-i nur dairesinde boyle bir seyin vuku bulup bulamayacagi meselesi.

ornek vereyim mi?

bir zaman birisi :

" risale-i nur, O iki derse inanirim " demisti.

agzimi kapadim ....................

2Tehlikeye karşı nasıl bir tavır?Yunus U. Eser, 16.12.2007, California/USA

Metin abinin bahsini ettiği içi boşaltılmış, salt mistizm hedefli bir sufizm tehlikesi zahirdir ve hakikaten büyüktür.

Yalnız geçenlerde Berkeley üniversitesinde verilen Rumi konferansında bir amerikalı profesör Scott Alexander'a şu soruyu sordu:

Sizce de son zamanlarda Sufizm anlatılırken İslamdan bağımsız anlatılmıyor mu? Bu yanlışın sebebi nedir?

Scott ise:

Evet, bu yanlışın farkındayım. İşte biz de gittiğimiz yerlerde islamdan bağımsız bir sufizmin anlamsız olduğunu anlatıyoruz.

Bence hakikaten güzel bir gelişme. Hele ki bu farkındalık akademisyenler arasındaysa.

İşte tam da bu tehlikeye karşı, tasavvufu terk edip veya reddedip veya tezyif edip, Kur'an ve Sünnet cemaati kavramı üzerinde vurgu yapmaktansa, Üstad hazretleri gibi tasavvufun hakikatinin ve maksadının Kur'an ve Sünnet olduğu söylemi üzerinde durarak, tasavvuf kavramını bu yönde takviye etmeyi hem hak adına hem de tebliğ stratejisi adına çok ehemmiyetli görüyorum.

Fethullah Gülen hocaefendinin de Kalbin Zümrüt Tepelerini ve Key concepts in Sufism çevirisini bu konuda atılmış çok ama çok mühim bir adım olarak görüyorum.

Bu konudaki tavrımızın belirlenmesi hususunda güzel bir çalışmaya ihtiyaç var.

Muhabbetle,

Yunus

1Elestiri hakkindaYunus U. Eser, 16.12.2007, California

Metin abinin avamin ve cuhelanin soylediklerini onemsemeyen "bana ne, cahilin ne dedigi cok da muhim degil" diyen munevverlerden degil de, tam da arzu ettigimiz ve eksikligini cektigimiz bir tarzda, insanligin topluca problemlerini ve eksikliklerini dert eden, ustelik bunu izale etmek icin ciddi gayret eden bir munevver olusunu ciddi takdir ile karsilanmali.

Bunun yaninda, elestiri veya daha yumusak bir manayla kritik kulturunun oturmasi icin de cumleten millet olarak bazi temel aksiyomlarda uzlasmamiz sart. O halde once herkesin kabul etmede zorlanmayacagi temel aksiyomlari belirlemeli.

Bana gore bunu da bir düstur olarak kasır fehmimle (ve vicdanımla)Üstad hazretlerinden anladıklarımdan biri olan şu hakikatten yola cikarak yapabiliriz. :

Herşeyde ama herşeyde en kötü ihtimalle bir dane-i hakikat vardır. Bütün düşünce sistemleri de dahil.

Bunun ifade ettiği yapı, çok boyutlu bir hakikatın varlığı ve her boyutta onun izdüşümleri olduğudur. Yani her filozof, her mutasavvıf, her nebi hakikattan bahseder. Ama birisi onu kendi renkleriyle ve belki de tek rengiyle verir, diğeri onu kendi istidadının darlığıyla ve çoğu hususiyetleri es geçerek ifade eder, bu taraftakiler de onu olduğu gibi göstermeye çalışırlar. Dilerseniz bunlara zühre katre ve reşha da diyebilirsiniz.

Burada bahsettikleri hakikatler elbette bahislerinin özüdür, hammaddesidir. Yoksa kelimelerle ve yapay kavramlarla işlenmiş son hali değildir. Son halinde çok yanılmalar, hatalar ve çok yanlış düşünceler de işin içine girebilir.

Beni talebeliğine kabul ederse, Üstadımın bu hususiyetini ondan nasıl ders aldığımı söylemek arzu ediyorum. Üstadım hazretleri tabiatperestlerin bile düşüncelerini külliyyen reddetmediğini söylesem, muhakkak okumuşsunuzdur ama bu şekilde diyince garip gelmiş olabilir. Halbuki Üstad mesnevide şöyle der:

Tabiiyyun, Cenab-ı Hakkın Kudret sıfatını görüyor ama İlim sıfatını göremiyorlar.

Başka bir yerde, tabiat nakkaş değil nakıştır, şari değil şeriattır vs.

Sonra daha başka bir yerde herşeyin hakikatı birer isme dayandığı gibi, ilimlerin dahi birer esmanın müntehasına veya birer ünvanına dayanır.

Şimdi bu bakış açısının doğruluğunu isbata çalışmayacağım. Ama bütün düşüncelerin hakikattan hissedar olduğunu kabul eden bu anlayışın vicdanımla rezonans yaptığını söyleyebilirim.

Gelelim bu anlayışın tahkik fiiline uygulanmasına... Elbette İbn-i Arabi hazretlerinin söyledikleri ile kastettikleri aynı değildir. Zira bu durum sadece ona has değil, kelam kullanan herkeste görülür. Ama şunu diyebiliriz:

Söyledikleri hakikat değildir ama doğru olabilir. Üstad hazretleri zaten vahdet-ül vücudun bir "hal gözlemlemesi" olduğunu söylerken hakikatın bir rengi olduğunu ima ediyor. Nedir peki vahdet-ül vucudun hakikatı?

Cenab-ı Vacib-ül Vücud Hazretlerinin Vücudunun yani Varlığının bütün mahlukatın varlığından aşkın olması ve mahlukatın varlık mertebesinin O'nun ki yanında çok sönük kalmasıdır. Gündüz vakti yıldızların görülmemesi gibi. Gündüzleyin yıldızın olmadığını söyleyen bir insana yalan söylüyorsun denmez. Ona denir ki, senin ifaden hal gözlemidir. Yani hale, gündüz vaktine bağlıdır. Halbuki nefsül emrde o yıldızlar var. Dediğin doğru ama hakikat değil. Zira "gündüz vakti" yıldızlar "görüntü aleminde" yoktur.

Mutezile...

Onun da müthiş hakikate bakan doğruları var.

Cebriye...

Müntehiler için çok parlak görünen doğruları var.

Şia'yı velayet...

12 imam ve ayetullah itikadlarında bile hakikatın bir gölgesi var.

Nihilizm...

Hakikatın bazı izdüşümleri mevcut.

Vehhabizm...

Çok doğruları var.

Konfiçyusizm... hu kezalik ..

Muhabbetle,

Yunus




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut