“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

IX. Miracın adımları
–Metin Karabaşoğlu

[*4.622 yazı içinden]


Adınız soyadınız: 
E-mail adresiniz: 
Şehir / ülke: 

Başlık: 

Değerlendirmeniz: 

Türü

Yazarlarımıza gönderdiğiniz mesajlar,
site yönetiminin onayını müteakip kendilerine iletilmektedir.

‘İman kardeşliği’ nasıl kazanacak?

Yazara Mesaj Gönder

OTURUP YAZMAYA vakit bulamadığım derecede ‘hızlı’ geçen son bir haftanın başında, bir vapur yolculuğu hengamında not defterimin vazifesini tamamlamış sayfalarını ayıklarken, ‘farklılığın ontolojisi’ başlığı altında topladığım bazı notlar ve Risale’den iktibaslar da karşıma çıktı.

Bu iktibaslar arasında, Eski Said’in hangi eserinden aldığımı kaydetmediğim, teyiden araştırmaya henüz vakit de bulamadığım bir paragraf da vardı ki, yazmaya vakit bulamasam da düşünmeye vakit bulabildiğim bu bir hafta boyunca, zihnimde dolaştı durdu.

Münazarat’ta mı, Divan-ı Harb-i Örfî’de mi, Volkan makaleleri arasında mı bilmem, her nerede ise son derece hakikatli, meseleyi bamtelinden yakalayan bir söz söylüyordu Bediüzzaman. ‘İhtilaf’a ilaç ve ‘uhuvvet’e vesile olarak, şunu söylüyordu:

“Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, afv-ı umumî ve ref’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, her biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın!”

Kısa bir paragrafın kısa cümleleri arasına yerleşmiş bir büyük ders ve büyük bir tecrübe olarak, hafta boyunca düşünmeye vakit bulduğum oranda zihnimi meşgul eden cümle buydu işte. Cümlenin içinde belli kelimeler, bilhassa meşgul etti zihnimi: fikir, herkesin bir fikri var, sulh, afv, imtiyaz, ref’-i imtiyaz, başkası, başkasına haşerat nazarıyla bakmak, nifak, fahr...

Bu kelimeler içinde de, en ziyade zihnime yerleşen şu kelimelerdi: imtiyaz, haşerat, nifak, fahr...

Bu kısa cümle, daha ilk cümlesiyle, ‘farklılığa hoşgörü’yü mü’minler arasına kardeşlik ve tesanüdün tesisi için bir şart olarak tesis ediyordu zaten. “Herkesin bir fikri var” sözü, “Herkes benim gibi, bizim gibi düşünmek zorunda değil. Herkesin farklı düşünme özgürlüğü var” anlamına geliyordu elbette. Mü’minlerin çatışma değil dayanışma, husumet değil kardeşlik tesis etmeleri için birinci şart, buydu: Bir mü’min ille de benim (şahsım, grubum, müessesem, şeyhim, mürşidim, cemaatim) gibi düşünmeye mecbur değildir! Bilakis, ben onun benden (benim şahsımdan, grubumdan, müessesemden, şeyhimden, mürşidimden, cemaatimden) farklı düşünme hakkını kabul ve teslim ediyorum!

‘Farklılığın ontolojisi’ni belki en derin biçimde sunan “Yirmidördüncü Söz”ün kelimelerini ödünç alırsak, mü’minlerin aynı hakikate farklı renkleriyle, farklı pencerelerden, farklı vecihlerden bakıp bizden farklı bir surette tasvir edebilmeleri hakkını tanımanın asgarî gereği ise, farklılığı çatışma sebebine dönüştürmemek, ‘sulh’ ve ‘afv’ı esas tutmaktı elbette. Bunun için ise, ‘ref’-i imtiyaz’ gibi bir şart vardı.

Ref’-i imtiyaz: yani, bir kişiye, bir mürşide, bir gruba, bir cemaate ayrıcalık ve üstünlük tanımamak (mâlum, bu bir kişi, mürşid, grup veya cemaat de ‘benim’ veya ‘bizim’ kelimesinin kapsama alanında, ‘başkası’ kelimesinin ise kapsama alanı dışında olur genellikle.)

Hafta boyu, özellikle ister istemez ‘durup düşünme’ durumunda olduğum vapur yolculukları boyunca, işte bu ‘ref’-i imtiyaz’ tamlaması zihnimde çınladı durdu. Bu kelimeyi her tahattur edişimde, mü’minler arasında vuku bulup bunca yıldır hafızama yer etmiş ihtilaf, rekabet ve husumet tabloları zihnime sökün etti.

Gördüm ki, bütün bu ihtilaf, rekabet ve hatta husumetlerin gerisinde, taraflardan en az birinin ve ekseriya tarafların hepsinin kendisine bir ‘imtiyaz’ yüklemesi; kendisini ‘ayrıcalıklı,’ ‘seçilmiş’ ve ‘üstün’ konumda görmesi; dolayısıyla başka bir mü’minin yahut mü’minler topluluğunun onunkinden farklı fikrine, ictihadına veya icraatına hayat hakkı tanıyamaması yatıyor.

Bir imtiyaz, seçilmişlik, seçkinlik, ayrıcalık ve üstünlük düşüncesiyle birlikte, ‘başkası’ dediğimiz mü’min kardeşimizden ‘farklı düşünce’ değil, ‘itaat’ bekleniyor çünkü...

Ayrıcalıklı ve seçilmiş olan bize, bizim düşünce, ictihad veya icraatımıza ‘itaat’ etmeyen mü’minler de, bu ‘imtiyaz’lı yaklaşım paralelinde, ‘haşerat’ olarak görülüyor. İşi bozan, ortalığın huzurunu kaçıran, meseleye çomak sokan haşerat olarak...

Haşerata reva görülen muamele de mâlûm!

Ve böylece, ‘uhuvvet’ iken olması gereken, ‘nifak’ dolaşıyor mü’minler arasında... Yekdiğerine hakikate farklı bir veçheden bakıp bizim eksiğimizi tamamlayan ve bizim bakışımızı dengeleyen kardeşler olarak bakmak varken, farklı düşünmek suretiyle zihinlere sorular ilka ettikleri, suyu bulandırdıkları ve akışı bozdukları yahut yavaşlattıkları için ‘görüldükleri yerde ezilmesi’ gereken haşereye dönüşüyor ‘başka türlü düşünen’ mü’minler.

Çünkü, biz imtiyazlıyız. Biz, kendimizle iftihar ediyoruz. Biz, tâbi olunması gerekeniz...

İşte Eski Said’in kısa bir paragrafından, mü’minler arasında ‘vifak’ yerine ‘nifak’ın, ‘uhuvvet’ yerine ‘husumet’in, ‘ittihad’ yerine ‘ihtilaf’ın zihinsel/psikolojik zeminlerine dair notlar...

Bu bakımdan, evet, bu haftanın başında Levent kardeşimin dediği gibi, gönül ister ki, herşeye rağmen ‘iman kardeşliği’ kazansın ve kazanmalı...

Ama bunun bir temenni olmaktan öte bir gerçekliğe dönüşebilmesi için, mü’minlerin yürümesi gereken çok yol var.

İşe Eski Said’in şu paragrafını içine, özüne ve hayatına sindirmekle başlamalı...

  15.04.2006

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

4DAR-ÜS ELAMIN ANAHTARISelahattin Karakök, 06.12.2007, ÇAYCUMA

“Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, afv-ı umumî ve ref’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, her biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın!”

SAİD NURSİ

Zalimin olmadığı,

Hiçbir kimsenin veya grubun kendisini seçilmiş, imtiyazlı görmediği SAFLAR HALİNDEKİ insanlardan meydana gelen, GENEL bir AFFIN ve SULHUN hüküm sürdüğü DARÜ'S SELAM ÜLKESİNİN kapısını açabilecek bir anahtar.

DÖNDÜRÜLMEYİ BEKLİYOR.

3BİLANÇOzühre, 16.04.2006, İstanbul

ess.

Doğala saygı ve fıtrata uyum.Uzun soluklu çalışmalarda aceleye yer yok. Acele, erken ya da ölü doğum.İkisi de sekte,ikisi de kesinti.Birisi hayattan tecerrüt, diğeri lüzumsuz didişmek. Zamanın,oldurucu, kıvama erdirici ,takviye edici misyonundan mahrumiyet. Bir çağlayanı, bir şelaleyi tersine akıtma gayreti.Aptallık değilse,ütopya. Ulaşılması imkansız, ulaşılsa da yararsız ham hayal. “Sünnetullah” ta tebdil yok,tahvil yok.Tekvini kanuna uyum bir fıtrat,bir yaratılış kuralı. Aşkın haller,mucizeler, kerametler tekvini emirlerdeki esbap perdesinin aralanıp, kudret tecellisinin perdesiz zuhurunu müşahede. “Şey” ler açısından her oluş harikulade, her tekevvün mucize. İlahi kudrete nispetle ise, bütün “şey” ler bir tek “şey” gibi kolay ve sıradan.

Bizler, ilahi kural uyarınca tekvini şartları yerine getirmekle mükellefiz. Emri ilahiye riayet, muradı ilahiye hürmet bir kulluk vecibesi,kulluk şartı.Gizli açık başka türlü beklentiler ve hele iddialar kulluk edebine aykırı.

Doğala saygı, doğal olan her şeye saygı demek. Dine, dile,ırka,renge saygı, öz bene saygı, bütün insanlara saygı, bütün varlığa saygı, etik değerlere saygı, hakka, hakikate ve hukuki ilkelere saygı…

Saygı, yani, yaratılmışların Yaratanlarıyla olan irtibatını, muradı ilahi noktasından idrak. Farklılıkların yüzünde “İsmi-i Ferd”in tecellilerini okuyarak içtimai nizamı ontolojik hakikatler üzerine temellendirmek. Varlık armonisindeki ahengi bozacak müdahalelerden uzak durmak.

Saygı, yani adaleti, fert ve toplum hayatına hakim kılmak. Zulme ödün vermemek, taşkınlıklara, aşırılıklara fırsat tanımamak.. Gücü aşacak tekliflerden kaçınmak,kahramanlıkları, fedakarlıkları kişisel tercihlere bırakmak. Ve inandırmak, sonra yine inandırmak, daha sonra yine inandırmak…

2tebettel ileyhi tebdilezühre, 15.04.2006,

Bana öyle geliyor ki, asıl kayma noktası köklerde.

Farklılıklarda, ancak ihlasa bürünmüş ya da Rahmanın kapısını çalmaya çabalamış her bireyde, ya da sadece dürüst ve samimi birisinde bir başkasına el verecek ihsanlar vardır. Ancak köklerden kayıldığı için tevazu örtüsü kalkmış ve kavgalar kaçınılmaz olmuştur. Bunlar kibrin gereğidir ki, aslında önce kendimizi, sonra karşımızdakini aşağılıyoruz.

Peki kökler nedir?

Rasulullah(as) diyor ki, “bir Müslümanda iki şey olmaz; nifak ve yalan.”

Bunlar nasıl olmazlar,

Kur’an’ın çok sevdiğim güzide bir ayeti bu soruya bir cevap olabilir gibi geliyor,

“vezkur ismi rabbike ve tebettel ileyhi tebdile” 1

Yani yamalı dine razı olmamakla, tüm gönlünü adamakla. Düşünün derdi Allah, kimliği kul olanın halini, hangi cemaatin, hangi grubun sadıklarıyla problemi olabilir. Yani sorun sadakatte.

1-müzemmil suresi, 73: 8

“Gece gündüz Rabbini an ve bütün varlığınla kendini Ona ada.”

1istibdadın her türlüsüne tokatedip, 15.04.2006, İstanbul

Metin ağabey in bahsettiği konu Divan-ı Harb-i Örfi nin 39. sayfasında geçiyor. Üstat, idamla yargılandığı bir mahkemede ironik bir üslupla kendisini savunurken bu cümleyi söylüyor. İttihad ve Terakki nin istibdad ını eleştirirken bu sözleri ifade ediyor. Aynı yerde "meşru, hakikî meşrutiyetin müsemmâsına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın, rastgelsem sille vuracağım." diyerek istibdadın her türlüsüne karşı çıkıyor. Metin ağabeyin bu gibi konuları gündeme getirmesi önemli olmakla birlikte buna benzer konuların tepkisel boyuttan alabildiğine uzak bir şekilde sorgulanması gerektiğine inanıyorum. İttihad Terakkinin istibdad ıyla cemaatlerin yapıları arasında paralellik kurmanın, sorgulamanın ve genellemelerde bulunmanın bir makaleyi epey zorlayacağı görülüyor.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut