Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.673 yazı içinden]


Adınız soyadınız: 
E-mail adresiniz: 
Şehir / ülke: 

Başlık: 

Değerlendirmeniz: 

Türü

Yazarlarımıza gönderdiğiniz mesajlar,
site yönetiminin onayını müteakip kendilerine iletilmektedir.

Yoksa Siz Bir Ajan da mı Değilsiniz?

Yazara Mesaj Gönder

HÖLDERLİN “BU yeryüzünde insanoğlu şairane bir hayat sürmektedir” diyor. İnsanlık ile şairane olmayı, yani sanatı, yani estetiği, yani hissetmeyi, algılamayı böyle parçalanmaz şeyler olarak görüyor.

İnsanın dünyada bulunduğu yere ilişkin kaygıları varsa, bunu anlamanın tek yolu ilimle sanatı, imanla ruhu, gönlü birleştirmektir. İlim ve sanat, imanla ruh, insanoğlunun bu dünyada nerede ve nasıl durduğunun aydınlanmasıdır. Böyle bir zihin açıklığı ile yola çıkan her kişi, şairane bir konumu peşinen benimsemiştir.

İnsan bu dünyada ister sadece bedeniyle yaşasın, isterse bedenine ruhunu da katsın. Sonuçta hepimiz toprak olacağız, ve yüz sene sonra hiç birimiz yer yüzünde bulunmayacağız. Tek fark, birincisinde bu dünyada neden bulunduğumuzu bilmeden geçip gideceğiz; ikincisinde ise hayatın anlamını, varlığın mesajını, ölümün esprisini kavramış olacağız. Bu aydınlanma hali imanla, ruhumuzla, gönlümüzle, edebiyatla meşgul olmaya değmez mi?

İnsanoğlu sadece yaşamak istemez. Anlamlı yaşamak ister, niye, nasıl ve neden yaşadığını bilmek ister. İnsanoğlu yaşama güdüleri ile yaşama biçimi arasındaki uyumu kendisi kurmak, fark etmek zorundadır. Ne zaman insan karanlıklar içinde kalmış, insan ilişkileri çapraşık bir hale gelmiş, karıştırıcı, bozgunlaştırıcı niteliklere bürünmüş, insanın bir başka insana söyleyeceği söz anlamını kaybetmiş, insan davranışları yapaylık, içtensizlik yüklü hale gelmişse, insanlar şiirden, romandan, edebiyattan, imandan, ruhundan, gönlünden insanlığı tekrar öğrenme ihtiyacı duyarlar. Edebiyat ve iman bütün yönleri, bütün duyguları, bütün zekası ile sadece insandır. Gerçek insandır.

İnsanda edebiyat ve iman, edebiyat ve imanda insan vardır. Ne var ki insana doymak bizi edebiyata ve imana, edebiyata ve imana doymak bizi insana olan açlığa götürür. Her edebi ve imani metin bizi hayat ile aramızda bulunan mesafeyi anlamlandırmaya ulaştıran bir bilinç durumudur. Bütüne olan hasretimizi kamçılar. Birey olarak da, halklar olarak da insan kendi önemini fark etmek gereğini duyduğu zaman edebiyata ve imana sarılmıştır. İnsan kendi insanlığının tartışma konusu olduğu zaman, insanların birbirleriyle olan bağlantılarını sorguladığı zaman, kendini çevreleyen varlıklarla olan ilişkisinin vahametini kavradığı zaman okuduğu metinler ona bir canlılık, bir hayatiyet katar. Orhan Veli’nin dediği gibi deli eder.

“Deli eder insanı bu dünya;
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.”

Siz hiç deli oldunuz mu, hiç içiniz içinize sığmadığı oldu mu?

“Şeytan diyor ki: Aç pencereyi
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar”

Hiçbir gece yarısı heyecanla yatağınızdan kalkıp bağırmak, sokağa çıkıp yağmur altında ıslanmak istemediniz mi?

“Heeeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.”

Siz hiç yaşadığınız yerden uzaklara, çok uzaklara kaçmak istemediniz mi? Yolculuk hasretiyle, uzaklaşıp gitmek arzusuyla geçip giden trenlere bakmadınız mı uzun uzun?

Yoksa siz çocuk yanınızı kaybettiniz mi?

Sormayı da mı unuttunuz?

Yoksa siz her şeye meraklı gözlerle bakan çocuklar gibi bir ajan da mı değilsiniz artık?

Şairane hayatımızı kaybetmenin ölümden ne farkı var ki?

  15.10.2007

© 2015 karakalem.net, Levent Bilgi

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

2Hölderline'e Göre Şair ve KaderiMelek Sevgi, 04.03.2008, İstanbul

“ŞAİRİN GÖREVİ

Tanrısal Olana yalnızca

Kendileri öyle olanlar inanır.

…

“İyice farkındayım, kendimi adadığım şey, yücedir ve insanlar için şifa vericidir, yeter ki tam bir ifadeye ve gelişime ulaştırılsın.” Ama annesi ve anneannesi bu mütevazı sözlerin ardında uzaklardan şu gerçeği algılarlar ki, o evsiz, eşsiz, boş ve yabancı, dünyada anlamsız hayallerin peşinden koşmaktadır. İki dul kadın, onlar Nürtingen’de küçük bir odada günlerini geçirmektedirler, bu zeki çocuğu okutabilmek için yıllarca yiyecek, giyecek, yakacak masraflarını kısmışlardır. Okuldan yazdığı saygı dolu mektuplarını okudukça mutlu olurlar, onun ilerleme ve ödüllenmelerine birlikte sevinirler, basılan ilk mısralarından duyduğu övüncü paylaşırlar. Ve ümitleri, öğrenimini bitirdiği için yakında papaz adayı olacağı, evleneceğidir, şöyle iyi huylu, sarışın bir kız alacak ve kendileri, onu, pazarları herhangi bir Suab kasabasında kürsüden Tanrı kelamı ederken gururla dinleyebileceklerdir. Ama Hölderlin, bu düşü yıkmak zorunda olduğunu bilir, ne var ki güvendiklerini elleriyle ezip parçalamaz hemen –yumuşak, ama ısrarla geri iter bu imkânı hatırlatan sözleri. Bilir, onların gözünde, her türlü sevgiye rağmen bir avare zannı altındadır ve onlara mesleğini açıklamaya çalışır, mektuplarında şunu belirtir: “Böyle bir esinle boşta gezinmemektedir, hele başkalarının zararına asla, yalnızca uygun bir durum hazırlamaktadır.” Onların şüphesine karşı hep çok gösterişli sözlerle, yaptığı işin ciddiyetini ve ahlâk değerini vurgular: “İnanın bana” diye yazar annesine saygı dolu “size karşı ilişkimi hafife almıyorum ve kendi hayat planımı sizin bütün arzularınızla birleştirmeye çalışmak bana yeterince huzursuzluğa mal oluyor.” Annesini inandırmayı dener ki “şimdiki uğraşıyla insanlara vaizlik görevindeki gibi hizmet etmektedir” ve onu hiçbir zaman buna inandıramayacağını çok derinden bilir. “Bu bir inatçılık değil ki” diye inler en içten duygularla “yaratılışımın ve şimdiki durumun bana öngördüğü. Bu benim tabiatım, benim kaderim ve bunlar insanın uysallığı asla reddedemeyeceği biricik güçler.” Ama o ihtiyar ve yalnız kadınlar da onu terk etmez: iç çekerek bu söz dinlemez insana, biriktirdikleri üçbeş kuruşu gönderir, onun gömleklerini yıkar, ona çorap örerler: her örgüye birçok gizli gözyaşı ve dert katılmıştır. Ama yıllar yılları kovalayıp da çocukları hep gezgin, hep geçici işler peşinde, onların gözünde ziyan olmaya başlayınca, yine yavaştan yavaştan –aslında onlarda da çocuksu bir duygulu ısrar vardır- eski arzuyu bir daha su yüzüne çıkarırlar. Onu edebiyat merakından uzaklaştırmak değildir niyetleri, ürkekçe bunu ima ederler, ama bu merakı rahiplikle birleştiremez mi: önsezi içinde ona çok yakın Mörike’nin resignation ve idil tarzını, hayatı dünya edebiyat olarak ikiye bölmeyi öngörürler. Ama burada Hölderlin’in gücüne, rahiplik görevinin bölünmezliğine inancı zedelenir: “Bazısı” diye yazar annesine o öğüde karşılık “Şüphesiz benden güçlü olan biri, meslekte büyük bir tüccar ya da bilgin, bunun yanında da şair olmayı denedi. Ama birini ötekine feda etti ve bu asla iyi olmadı.. çünkü mesleğini feda ettiyse başkalarına karşı dürüst olmadı ve eğer sanatını feda ettiyse Tanrı’nın kendisine verdiği tabii göreve karşı günah işledi ve bu, insanın kendi vücuduna karşı günah işlemesiyle birdir ve hatta daha beterdir.” Ne var ki yeteneğine böylesine esrarengiz muazzam bir güven duyuşa, hiçbir zaman en küçük bir başarı bile cevap vermez; Hölderin yirmi beşine girer, otuzuna girer ve hâlâ yancı sofralarda zavallı öğretmen ve yanaşma gibi, efendilerine bereketli “çorbalar” için, mendiller ve çoraplar için teşekkür etmek zorundadır, hâlâ, düşkırıklığına uğrayanların yavaş sesli, yıldan yıla acı veren, suçlamalarını duymak zorundadır. Bu suçlamayı sıkıntı içinde duyar ve annesine çaresiz yakınır: “İsterdim ki bir gün benden kurtulasınız”, ama düşman bir dünyada ona hep açık duran tek kapıyı çalmak ve onlara tekrar tekrar yalvarmak zorundadır: “Bana katlanın, ne olur!” Nihayet eşikte, harap bir iskelet gibi yığılır kalır. İdeallerde bir hayat için verdiği savaş onun hayatına mal olmuştur.

Hölderlin’in bu kahramanlığı işte içinde gurur, zafer inancı olmadığı için böylesine anlatılmayacak kadar güzeldir: yalnızca Tanrı vergisi olanı hisseder, görülmeyen ünü, inancı adanmışlığadır, başarıya değil. Bu sonsuz harika adam asla kendini, üstünde kaderin bütün mızraklarının parçalanmak zorunda kaldığı bir zırhlı Siegfried olarak hissetmez, asla kendini muzaffer, başarılı biri olarak görmez. Bu yüzden Hölderlin’in edebiyata hayatın en yüce anlamı olarak adsız inancını, özel, yani şair olarak kişisel bir güvenle karıştırmamalı: misyonuna çılgınca güvendiği ölçüde, kendi yeteneği bakımından öyle alçakgönüllü inançlıydı. Erkeksi, nerdeyse hastaca bir özgüven kadar hiçbir şey ona yabancı değildir, … gelip geçici bir söz onun cesaretini kırabilir, Schiller’in bir hayır demesi onun aylarını mahveder. Bir yeni yetme, bir öğrenci gibi eğilir en zavallı manzumecilerin önünde, bir Conz’un, bir Neuffer’in- ama bu kişisel tevazuun yaratılışın bu en aşırı yumuşaklığı altında çelik gibi bir irade yatar, şiirlere, adanma gönüllülüğüne. “Ey azizim” diye yazar bir dostuna, “bizde ne zaman anlaşılacak ki en yüksek güç, en alçakgönüllü olandır ve tanrısallık, ortaya çıktığında asla belli bir tevazu ve hüzünsüz olamaz.” Onun kahramanlığı bir savaşçınınki, bir güç kahramanlığı değildir, tersine bir aziz kahramanlığıdır, görülmez bir şey için acı çekmeye ve bir inanç, bir düşünce uğruna kendini mahvetmeye seve seve hazır olmaktır.

“Senin istediğin gibi olsun, ey kader” –bu sözle eğilir o eğilmez adam dindarca, kendi ... alın yazısının önünde. “Ve bu yeryüzünde, kana bulaşmamış ve adi iktidar hırsıyla lekelenmemiş bu kahramanlık biçiminden daha yücesini bilmiyorum: düşüncenin en asil cesareti hep kansız bir kahramanlıktır, anlamsız bir direniş değil, üstün güce, kutsallığı onaylanmış bir gereklilik olarak savunmasız bir teslimiyet.””

(Kaynak: Stefan Zweig, Kendileri İle Savaşanlar: Kleist, Nietzsche, Hölderlin, Çeviren:

Prof. Dr. Gürsel Aytaç, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1998, Ankara, s. 157-160.)

1İMANSIZ EDEBİYATA NE DEMELİ?sabri altın, 26.10.2007, Adıyaman/türkiye

Sayın yazar!

“ İnsanda edebiyat ve iman, edebiyat ve imanda insan vardır. Ne var ki insana doymak bizi edebiyata ve imana, edebiyata ve imana doymak bizi insana olan açlığa götürür.” Cümleleri ve genel manada yazınızın insana telkin ettiği (en azında benim anladığım kadarıyla…) mana; sanki okuyacağımız her edebi eser bizi imanlı bir koridora sokar. Oysa dünya edebiyatının birçok meşhur eserleri insana başka şeyler fısıldıyor. Hele hele cumhuriyet dönemi “klasik” diyeceğimiz birçok eser tamamen imansız bir hava pompalıyor.

Bu noktada edebiyatı çeşitlemeniz gerekmiyormu?




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut