Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4,188 yazı içinden]

 Okumalar
Bu yazının çıktısını al

Kuşatılanlar

Yazara Mesaj Gönder

KUR’ÂN-I HAKÎM’DE Rabb-ı Rahîm’in Resûl-i Ekrem’i (a.s.m.) bizim için ‘güzel bir örnek’ (Ahzâb, 21) olarak tavsif etmesinden de anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamberin hayatının her bir karesinde her bir çağın mü’minleri için yol gösterici bir örnek vardır. İnsan, kendi yaşadığı an ile Asr-ı Saadet’in hadisatı arasında bir irtibatı sürekli muhafaza tutar ve yüzyüze geldiği durumları Resûl-i Ekrem (a.s.m.) ve ashâbının yaşadıkları ile mukayese ederek tahlile çalışırsa, sahabe mesleğini şu zamanda da sürdürmesi ve şu zamanda da âlemin hadisatı karşısında nebevî bir çizgide durabilmesi ona nasip ve müyesser olur.

Ehl-i dinin, özellikle son seneler itibarıyla dikkatle okuması gereken Asr-ı Saadet karesi ise, sanırım, Hendek günleridir. Maamafih, İslâm tarihinde en kritik dönemeçlerden birini teşkil eden bu günler Türkçe kaynaklarda Hendek Savaşı diye geçse de, Kur’ân’da bu günler üzerine nazil olan sûrenin Ahzâb sûresi olduğu nazara alınırsa, Ahzâb günleri ifadesi kesinlikle daha yerindedir. Üstelik, ‘Ahzâb’ ifadesi hadisenin Resûl-i Ekrem ve ashâbı için taşıdığı ağırlığı ve yaşanan kuşatılmışlığı daha iyi ifade etmektedir.

Kur’ân, mü’minlerin Medine etrafında hendekler kazarak korunmaya çalıştığı bu büyük saldırının karşı tarafını "Ahzâb" diye ifade eder; zira, karşıda gerçekten ‘ahzâb,’ yani ‘hizipler’ vardır. Hepsi de bir başka gerekçe ve hesapla İslâm’a karşı duran hizipler, bu savaşta güçlerini birleştirmişlerdir. Başından beri İslâm’a muhalefet eden Kureyş müşrikleri, bir grubunu Resûlullah’ı öldürme teşebbüslerinden sonra Medine’den sürülen Benî Nadîr’in teşkil ettiği Hayber Yahudileri, müşrik Bedevî kabileler, Hıristiyanî bir çizgiyi takip eder gözüken ve Resûlullah’ın Medine’ye hicretinin akabinde Mekke’yi ona karşı kışkırtmak üzere yandaşlarıyla birlikte Mekke’ye giden Ebu mir Fâsık ve şürekâsı.. hepsi güçlerini ve şer niyetlerini aynı hedefi, Resûlullah ve cihada gücü yetenlerinin sayıca ikibini bulmadığı mü’minleri vurmak üzere birleştirmişlerdir. Kaynaklardan öğrenildiği üzere, ikibini dahi bulmayan mü’minlere karşı gücünü birleştiren bu ‘ahzâb’ın (yani hiziplerin) sayısı onbini aşmaktadır. Üstelik, Medine içindeki, bin civarında eli silah tutan erkeği barındıran Benî Kurayza ile de anlaşmışlar; Kurayza oğullarından, Resûlullah ile olan anlaşmalarını çiğneme, dışarıdan saldıran ahzâba içeriden destek olma ve kendi kısımlarındaki kapıları açarak mü’minlerin Hendek tedbirini boşa çıkarma sözü almışlardır.

Durum, tam bir ‘kuşatılma’ durumudur. Hz. Musa’nın önde deniz, arkada Firavun ordusu ile kalakaldığı vaziyete benzer bir durumdur ortadaki...

Nitekim, "Hani, üstünüzden ve alt tarafınızdan size gelip saldırmışlardı. O zaman gözler yılmış, kalbler ağızlara gelmişti. Ve (‘Allah bize yardım etmez’ gibi) zanlarda bulunuyordunuz" âyeti, bu kuşatılmışlığı ve bu vahim durumun uyandırdığı halet-i ruhiyeyi bize bildirmektedir.

Bu kuşatılmışlık hali içinde, bir de, içerideki münafıkların ve kalblerinde hastalık olanların "Allah ve Resûlü, aldatmaktan başka hiçbir şey bize vaad etmediler" diyerek ürettikleri fitne, ayrıca münafıkların müdafaa hattını bırakıp gitmesi, üstelik "Ey Medine halkı’ Siz burada tutunamazsınız" diye verdikleri evham hesaba katılırsa, durumun ciddiyet ve vahameti apaçık ortaya çıkar.

Neredeyse bütün sebeplerin sukut ettiği bu günlerde nifak ehli ile zaaf-ı imandan dolayı münafıkların nifak ateşinden etkilenen ‘kalbleri hastalıklı’ kişilerin davranış biçimi elbette ve herhalde tahlile değer. Ki, Ahzâb sûresinin, özellikle 12-20. âyetleri inandığını söylediği değerleri ciddi bir dünyevî tehlike ve korku durumunda ‘satabilen’ ve her çağda örnekleri bulunan bu insanların Allah nezdindeki tarif ve tasvirini sunuyor hepimize.

Buna mukabil, yine bu sûreden anlıyoruz ki, aynı hal gerçekten iman edenlerin ancak teslimiyetini arttırmış bulunuyor. Zira, bu kuşatılmışlık hali içinde, ucu cennete uzanan iman gibi en büyük bir nimete mukabil ‘canları, malları, evlatları ve eşleri ile sınanacakları’nı bildiren âyetleri derhatır ediyor; dolayısıyla, Medine’ye karşı saldırıya geçen ahzâbı görünce, "Bu, Allah ve Resûlünün bize va’dettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir" diyorlar. Bu durum, onların ancak iman ve teslimiyetlerini arttırıyor ve verdikleri söze tam sadık kalmalarını temin ettiriyor.

Hadisenin gerçek iman sahipleri ile münafıkları ve de kalblerinde hastalık olanları ayırma imkânını sağlaması, elbette dikkate değer. Nitekim, benzeri bir kuşatılmışlık durumunu bugün yaşarken, herhalde hepimiz, kendi yerimizi ve durumumuzu buna göre ölçme; imanın "İnandık" demekten ibaret olup olmadığını hakkalyakîn derketme; bu arada, özelde Risale-i Nur’un imanın sürekli talim ve takviyesi üzerindeki ısrarının fuzulî bir fazlalık mı, elzem bir vazife mi olduğunu kavrama imkânına kavuşmuş bulunuyoruz. Meselâ belki geçmişte imanın yanında gözüken nicelerini, hatta kendisinden iman ve İslâm adına olumlu beklentiler taşıdığımız kimi şahsiyetleri bu vesileyle doğru yüzüyle tanıma imkânına erişmiş bulunuyoruz. Keza, bu durum, sittin sene iman ve İslâm kahramanı gibi gözüken nicelerinin bugün yaşadığı bozgun psikolojisi, özellikle de bu ruh hali içinde girdikleri akıl almaz taviz ve kaypaklıklar itibarıyla, kalblerdeki marazı da ele veriyor.

Peki, durum bu iken, yani sayıca ve kudretçe mü’minleri kat kat aşan hiziplerin ortak hareketine; üstelik nifak ehli ile zayıf imanlıların da çaptan ve dâvâdan düşmesine rağmen, Resûl-i Ekrem ve ashâbı bu durumdan zaferle sıyrıldı sorusuna gelince:

Bir kere, Resûl-i Ekrem’i tam da bu hadisenin sözü edilirken, ‘uyulacak güzel bir örnek’ olarak tarif eden Ahzâb sûresine bakarsak, mü’minlerin ‘Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar, Allah’ı çokça ananlar’dan olmaları iledir ki, böylesi bir durumda Allah’a verdikleri sözden caymayıp böylesi bir vaziyette ancak iman ve teslimiyetlerini arttırmaları ile. Çözülmeyip, dağılmayıp, hizmeti ve vazifeyi bırakmayıp, küfür oklarının iman kalesini kuşatsa da işgal etmesine asla izin vermemeleri ile. O yüzden, bizlerin de menfi gözüken hadisat ve kuşatmalar karşısında iman ve İslâm davasından asla taviz vermememiz, rıza-yı ilâhî ve sünnet-i seniyye çizgisinde sabır ve sebat etmemiz gerekiyor ki, Rabbimiz ferec ve sürur ve fütuhat versin.

İkincisi, hendeğin kazılması hengâmında ashabın karşılarına çıkan ve parçalanamayan bir büyük kayanın, Resûl-i Ekrem tarafından mucizevî bir sûrette parçalanışı var ki; bu taş üç hamlede parçalanırken çıkan mu’cizevî kıvılcımı Resûlullah (a.s.m.) ashâbına, o an "Bana Yemen’in sarayları gösterildi," "Busrâ’nın sarayları gösterildi" "Medâyin sarayları gösterildi" diye bildiriyor. Yani, bu mucize ile, o kuşatılmış içinde, mü’minlerin ‘gaye-i hayal’ini diri ve uyanık tutuyor; onlara bu kuşatılmışlığın arızî ve geçici olduğunu, gün gelip İslâm’ın Yemen (yani doğu), Busrâ (yani, Afrika ve batı), Medâyin (yani, Mezopotamya, Anadolu, İran, Kafkaslar; kuzeybatı) yönünden tüm dünyaya yayılacağı müjdesini veriyor. Buradan bizim alacağımız ders ise şu: lem-i İslâm parça parça olduğu ve merkez-i hilafetin Avrupalılarca târümâr edildiği bir vasatta taşıdığı o muazzam ümide şaşan Rus polisinin ‘aklına şaşan’ Bediüzzaman misali, hâl-i hazır ne kadar olumsuz gözükse ve ne derece ‘kuşatılmışlık’ hissi uyandırsa da, "lemde hayır asıl, şer ise tebeîdir. Faraza galip de gözükse, bu geçici bir galibiyettir" diye bilmek; ve azmini, ümidini yitirip ‘gaye-i hayal’ini terketme durumuna asla düşmemek.

Üçüncüsü, birleşmiş olan hizipler arasında yer aldığı halde, mü’minlere karşı giriştikleri o müthiş kuşatma karşısında kalbi incinen ve imana meyleden?ve, imanını Resûl-i Ekrem’e tebliğ ettikten sonra, hazırladığı muazzam bir plan ile bütün hizipleri birbirine düşüren?Nuaym b. Mes’ud örneği var ki; buradan bize düşen ders de şu: Rabb-ı Rahîm’in isterse ve hikmeti iktiza ederse bir adamla onbin adamı tesirsiz kılabilir. Yine, isterse, bugün şer cephesinde gözüken birini yarın imanın en büyük bayraktarlarından biri yapabilir.

Ve en önemlisi, kuşatmanın sona erişi, Medine gibi son derece sıcak bir beldede çıkan muazzam bir soğuk, ve ona eşlik edip müşriklerin atlarını ve develerini boşandıran, çadırlarını söküp atan, eşyalarını sürükleyen müthiş bir fırtına ile gerçekleşiyor ki, bu, sebeplerin asla perde olamadığı apaçık bir mu’cize-i kudret suretinde karşımıza çıkıyor. Nitekim, bu sırdandır ki, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâm, çok değil üç yıl sonra nihayet kendini İslâm’a açmış olarak Mekke’ye girerken, Ahzâb günlerini sona erdiren bu hadiseyi ima ederek "Allah va’dini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Toplanmış olan hizipleri tek başına yenilgiye uğrattı" buyuruyor. Ki, yakın zamanda tecrübe edildiği üzere, birileri iman ve İslâm hakikatlerine karşı var güçleriyle ve de bütün güçlerini birleştirerek cephe alırken, Kadîr-i Zülcelâl seneler boyu izlenen bütün bu sosyal ve siyasî mühendislik çabalarını üç-beş saniyede tersyüz edebiliyor

O yüzden, bir kuşatılmışlık halet-i ruhiyesi yaşayan ehl-i imanın, Ahzâb günlerinden dersini tam alması; ve ne nifak ehlinin, ne de kalbinde maraz olanların durumuna düşmeden Resûl-i Ekrem’in sunduğu ‘uyulacak güzel örneğin’ izini sabırla ve sükûnetle sürmesi icap ediyor.

Mü’minlerin en müthiş kuşatmaya maruz kaldığı Ahzâb günlerinin akabinde, Resûl-i Ekrem’in "Artık Kureyşîler bu yılınızdan sonra gelip sizinle çarpışamayacaklardır" müjdesi verdiğini ve bunun bilfiil tahakkuk ettiğini bilvesile belirtelim...

  16/09/2000

© 2013 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2013 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut