Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Enes’in otobüsü
–Hüseyin Eren

[*4,188 yazı içinden]

 Arşiv
Bu yazı, “Dar Kapıdan Geçmek” adlı kitaptan alınmıştır. Daha yakından incelemek için tıklayınız.Bu yazının çıktısını al

 Kara Yazı

Yazara Mesaj Gönder

Dünyamızı karartan musibetler ve felâketler, hayatın tekdüze gündüzünü delen, ayağımızın altındaki buzları kıran nurlu geceler gibidir. Her musibet ânı, pürüzsüzce sürüp giden hayatın şaşaası ortasında, hakikati kalbimize ayân eden bir kara gözbebeği gibi durur.


BU YAZININ bu beyaz sayfadaki varlığı dahi, yazıda öne sürülen iddianın bürhanıdır: Kara güzeldir. İşte gözleriniz şimdi bu sayfada şu kara satırların hatırı için geziniyor olmalı. Gönlümüzün hakikate olan ihtiyacı bu sayfanın beyazlığına razı olmadığı içindir ki, her birimiz kendimize bu kara lekeler boyu bir aydınlık ve ak’lık arıyoruz. Her harf, aslında bir kalem karası değil, bir gönül karasıdır... Her harf birer kara delik gibi, gözümüzü boş beyazlıklardan çekip, dışarıdan içeriye, âfaktan enfüse doğru uzanan ince bir hesap çizgisinin keskinliğine vurur nefsimizi. Her satırı bir sırat bilip yürüyoruz ve öylece okuyoruz. Koyu renkli mürekkep lekeleri, gündelik telaşların sığlaştırdığı, heyecansız dünyamızın üzerine kuzgunî bir perde gibi ağır ağır, çoğalarak, koyulaşarak indikçe, gerilerde ve içerilerde, çoğu kez hüzünlü yalnızlık anlarına ve karanlık gece saatlerine sakladığımız müphem gölgeler arasına ineriz.

Nice zamandır böyle oldu. Ak sayfalardaki kargacık burgacık kara lekelerle yolumuzu aydınlatmaya, alnımızı ak etmeye çabaladık durduk. Gözlerimizin boş ve geniş beyazlıklara razı olmayıp, bir köşede küçük de olsa bir karalama araması, gördüklerine razı olmamasıdır; gördüklerinin gösterdiklerini görmek istemesindendir. Yazı bize, gördüklerimizin ötesini görmeyi öğretir. Hal böyle olunca, bu karalıklar nice beyaz ışıkları gölgede bırakır; sadece eşyanın kendisini değil, eşyanın işaret ettiğini, ayine olduğunu da gösterir. Öyle ki, eşyayı da yazının birimi olan ‘harf’ ile tarif ettiğimiz olur. Yani, mahlûkat ve masnuat, tıpkı birer harf gibi, kendisinden çok, başkasını gösterir.

İşte yazı da böylece gözümüzün kara ışıldağı olur. Bir beyaz sayfanın orta yerinde, gerçeğin rengine âşina bir kara gözbebeğidir. Yazının gözümüze benzerliği de bu sırda saklıdır. Zira, gözümüz de beyazının ortasındaki karasıyla görür.

Nur müellifi, “Gözünde bir nehâr var,” diye haber verir. Lâkin, bu gündüz beyaz ve karanlıktır. Gözün aydınlığı, ne garip ki, karasında saklıdır. Beyazı kördür; karası görür. Karasında, nurlanmış bir gece saklıdır. Ak kâğıt parçalarının, üzerindeki karalamalarla mektuba ve kitaba dönüşmesi, gözümüzün nuru olması da böyledir. Yazı, tıpkı gözbebeği gibi, “mübârek, hâlis kalemlerden akan siyah nur” hükmündedir. Okumak, bu açıdan bakıldığında, iki karanın, gözün karasıyla kâğıdın karasının buluşmasıdır; iki gözbebeğinin bakışması ve birbiri içinde derinleşmesidir.

“Oku!” emrinde de öylesi kara sırlar saklı olmalı ki, ilk olarak Hîra’nın karanlığında, ümmîliği ile dünyanın dünyevîliğini karanlıkta bırakan zâta (asm) geldi. Resûl-i Ekrem (asm) sanki başkalarının zulmetli gündüzüne sırtını dönüp, okumanın sırrını inziva halinin nurlu karanlığı içinde aradı ve buldu. Öylece arzın ve semâvâtın gözbebeği oldu. Ve bize Regaib, Berat, Mi’rac ve Kadir gibi nurlu geceleri hediye getirdi. Ve öylece nice geceleri zulmetli gündüzlerimizin ortasında semâya bakan kara gözbebeklerine çevirdi.

Gerçekten de, insan gözü, gündüzleri, semâya kördür. Tek bir yıldızın beyaz oklarının ucunda, dünya bütün derinliği, ayrıntısıyla ve cezbe odaklarıyla biçimlenip, renkler giyerek kıyama durur, nazarımızı kendi üzerine kilitler. Diğer yıldızları bir beyaz perdenin ardında gizlenir; gözümüzde semâvât derinliğini yitirir. Bir kızıl şafak için, nice yıldızın kanı akıtılır. Oysa, kâinatta aslolan gece ve karanlıktır. “Gündüz” dediğimiz hal, olsa olsa, güneş diye bir yıldıza yakınlığın adıdır. Dünyanın güneşe uzak düşen yüzü, semâya daha yakın gibi durur. Gece ve karanlık, göklerin eşiği gibi gelir bana nedense.

Öyle ki, gün akşama eriştiğinde, karanlık âlemi, gündüzün bütün izlerini siler; dünya albenisiz bir “siyah kefen”e bürünür. Gözümüzü ve dünyamızı kaplayan siyah gece, en son giyineceğimiz beyaz kefen gibi, bizi dünyanın ardına, hayatın öte yüzüne, gayba ve hakikate davet eder. Öylece leylâmız olan gündüzümüz, siyah çarşafı içinde leyl’imiz olur. Leyl’imiz, leylâmız gibi aldatmaz ve oyalamaz; Mevlâya giden yol olur.

Hayatımızın tek nurlu karanlığı gece değildir lâkin. Dünyamızı karartan musibetler ve felâketler, hayatın tekdüze gündüzünü delen, ayağımızın altındaki buzları kıran nurlu geceler gibidir. Her musibet ânı, pürüzsüzce sürüp giden hayatın şaşaası ortasında, hakikati kalbimize ayân eden bir kara gözbebeği gibi durur. Nitekim, Yûsuf Aleyhisselâm, nurlu dersini iki karanlıktan, kuyudan ve zindandan, geçerek anlatır. Yûnus Aleyhisselâmın dersi ise, üç karanlık içinden çıkagelir: gece, deniz ve balık. Aslında, bunca zulmetler içinde, hayatımızın parıltılı, beyaz gündüzleri içinde kör kaldığımız asıl karanlığı görme dersini verir peygamberler: Musibetin zulmeti, onlara nefsin zulmünü gösterir. Yûsuf Aleyhisselâm, “Muhakkak ki nefsim emmâredir,” diyerek, Rahîm olan Rabbini bulur. Yûnus Aleyhisselâm, “Muhakkak ki ben zulmedenlerden oldum” der; Rabbini kusur ve noksandan tenzih eder, bir küllî tesbih ve takdis dersi verir. Öylece bizi de Rahîm ve Adîl olan Rabbimizin tecelligâhı olan bir büyük sabaha eriştirirler. Demek, bizim en derin gecemiz, nefsimizi ak bilmemizdir.

Zaten, nefsimizi zulümlü ve zulümâtlı bildiğimizde, hayatımızın gözünde nurlu bir siyahlık peyda olacağını haber verir Nur müellifi. Yoksa, hayat-ı dünyeviyenin beyaz, şaşaalı gündüzü, o hayat gözümüzün nursuz beyazıdır ki, ileriyi, öteyi görmez; bize ebedî karanlıklara koyar.

Öyleyse Senai, senin gözün kara olmalı. Sabaha erişmek için güneşi beklemeye ne hâcet! Nefsinin zulmetini gördüğünde başlar senin fecr-i sâdıkın. Hiçbir gözkapağının perdeleyemediği bir ak sabaha uyanırsın öylece. Bir sabah ki, gecenin değil, kalbin karasından çıkar.

Bir uyanış ki, nefsinin zulmünü kendine güneş eyler. Değil mi ki sen nefsini aklamak uğruna nice güneşlerin önüne durdun da nice gecelerce yüzüne gün değmedi... Şimdi bu kara yazı aklar mı seni?

  10/05/2004

© 2013 karakalem.net, Senai Demirci


  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

1doğru söze ne denirşule Ateş, 15/04/2005, İstanbul

çok güzel tesbitler ve mükemmel yazı AKM deki kahve bahane sohbetlerinde bu yazıya benzer sohbet vardı geçen ay zaten hocamın yazılarını çok beğenirim gerçi kitapları daha bi ağır dille yazıyor ama makaleleri daha yalın saygı ve muhabbetle




© 2000-2013 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut