“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.602 yazı içinden]

 Okumalar

Bir Fâsık Bir Haber Getirirse...

Yazara Mesaj Gönder

BÜTÜN ÂYETLERİ doğrudan sosyal hayata bakan bir sûrenin ismini vermem istense, verilmesi gereken ilk cevap, herhalde Hucurât sûresi olmalıdır. Bu sûre, ilk âyetinden son âyetine kadar, hayat-ı içtimaiyeyi yaralayan ve zehirlendiren âfâkî ve enfüsî marazlara karşı kudsî ilaçlar sunmakta; bilvesile, mü’minin kuşanması gereken zihin ve ruh halini ders vermektedir. Alaycılık, düşmanlık, suizan, tecessüs, gıybet, milliyetçilik gibi içtimaî hayatı mahveden hallere karşı ucu esmâ-i hüsnâya dayanan reçeteler sunan bu sûrenin, "Mü’minler ancak kardeştirler" mealindeki âyetin içinde bulunduğu sûre olması da manidardır.

İşte bu sûrede, Rabb-ı Rahîm, içtimaî hayatı ve de mü’minler arasındaki uhuvveti zehirlendiren bir diğer hale karşı da reçete sunmaktadır: "Eğer bir fâsık size bir haber ile gelirse, durup araştırın. Yoksa bilmeden bir topluma vurursunuz da, yaptıklarınızdan dolayı pişman olursunuz."

Bu âyet, şu çağın insanı olarak, beni özellikle düşündürür. Zira, yaşadığımız çağ, küre-i arzın bir köy hükmüne geldiği, iletişim alanındaki müthiş ilerleme ile günün her saati bütün dünyadan haber almanın mümkün olduğu bir çağdır; lâkin, unutulan, bu haber ile bize gelenin, yani haberi getirenin niteliğidir. Küresel plandaki haber mercileri, gerçekten sözüne ve özüne güvenilir kişiler midir; yoksa, âyetin tarif ettiği ‘fâsıklar’ sınıfına mı girmektedir. Dünyanın haber ağı tekelini neredeyse tekelinde tutan Batılı haber kuruluşlarının?ajans, TV kanalı, gazete, dergi, radyo, hepsinin?yayın duruşu ve çizgisi ‘fısk’ ekseninde gelişiyor değil midir?

Bu haber mercilerinin haber ‘üretme’ ve de ‘sunma’ biçimi itibarıyla nasıl manipülasyonlara girdikleri, nasıl haberi eğip bükerek çarpıttıkları, kitleleri nasıl yanlış bir yöne sevkettikleri üzerine bizatihî Batıda yapılan araştırmalar, bu soruların cevabını net biçimde vermeye yeter. Tek başına Noam Chomsky’nin ortaya koyduğu eserler bu çarpıtmanın fecaatini gözler önüne sermeyi yetip de artıyor bile!

Bu vâkıanın bir de dahilî boyutu var ki, en az bu global boyut kadar yoğun fecaatler taşıyor. Belki doğrudan ulaşılması zor alanlardan dolaylı biçimde gelen haberlerdeki çarpıtma, saptırma ve yalan boyutu bir tarafa; ulaşılması pekâlâ mümkün alanlarda apaçık çarpıtmalar sergilenebiliyor. Öyle bir durum ki, özellikle şu diyarda ve şu ortamda, akşam masum bir insan olarak uyuyan birinin, fâsıkların ürettiği yalan haberlere binaen, sabahleyin zâlim iftirasıyla uyanması mümkün. Haklı bir sözün, fâsıkların sözü aktarırken giriştiği ekleme-çıkarmalarla, sözün sahibinin başına her türlü işler açar bir hale dönüştürülmesi mümkün.

Bunun örneklerini aramak için, çok çok uzaklara gitmeye gerek yok. En başta şu mevkute açısından, böyle birşey yakın bir zaman önce yaşanmadı mı? Şu gazetenin muhterem sahibi, içinde hiçbir yalan, iftira ve ifrat unsuru taşımayan sözleri yüzünden nice haksız itham ve iftiraya uğramadı mı? Ona ‘örümcek kafalı’ yaftasını yapıştırmada beis görmeyen fâsıklar yine fâsıkça bir haber üretip bir başka mü’mini ‘melek yüzlü şeytan’ ilan etmediler mi?

Keza, bir partinin kongresine, bir sosyal oluşumun içindeki bir hatun kişinin de delege olarak katılmasını, "Erbakan’a kadın gönderdik" şeklinde sunanlar yaşamıyor mu şu diyarda? Ve son olarak, iki gün önce bir büyük gazete başka bir toplantının içkili, danslı ve yarı-çıplak görüntülerini "Dini bütünlerin düğününde içki ve dans" diye sundu da, daha bir gün geçmeden haber yalanlanmadı mı?

Şimdi, böylesine feci ‘haber’ler karşısında durup düşünelim: Bu sözümona ‘haber’leri, durup araştırmadan, tahkik etmeden, olduğu gibi alsak, ne olurdu? Meselâ, siyasî duruş itibarıyla sergilediği hikmetsiz ve hatalı tavırlar bir tarafa, bir mü’mine zina isnad etmek gibi âyetle yasaklanmış ve hakkında ağır bir had konulmuş apaçık bir zulme düşmüş olmaz mıydık? Keza, diğer haberleri olduğu alıp kabullensek, kaç türlü iftirayı irtikap etmiş, kaç türlü günaha düşmüş olurduk? Hele bir de, bu haberleri olduğu gibi kabullenip, sırf bu habere dayanarak bir mü’mine veya ona sempati duyanlara karşı hakaret, alay, hatta beddua gibi hallere düştüğümüzü düşünelim: Bir fâsık bir haber getirdiğinde, durup araştırmadan olduğu gibi almak, bizi pişman olacağımız hükümlere ve davranışlara atmıyor mu?

Gelin görün ki, bu konuda âyetin üzerimize yüklediği, yani üzerimize farz olan titizliği gösteren mü’minlerin varlığı bir yana, çoğu insan "Böyle olmuş," "Şöyle yapmış"larla hadiseyi duyduğu gibi aktarabiliyor; öylesi ‘-mış’ ve ‘-muş’lara hüküm verebiliyor. Hele sözü edilen kişi, şahsen yakınlık duymadığı, hatta ihtilaf halinde olduğu bir gruba mensup ise, bu çukura düşülmesi daha bir kolaylıkla mümkün oluyor.

Velhasıl, bir mütevatir hadiste haber verildiği üzere, "kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunan" insanların yaşadığı bir çağda bulunuyoruz. Sonuçta, tahkiksiz bir nazarla televizyon karşısında oturup her duyduğuna inanan veya tahkiksiz bir akılla fâsıkların çıkardığı gazetelerin verdiği haberleri okuyan; böylece gözüyle görmediği hadisenin olduğuna, kulağıyla duymadığı sözün söylendiğine hükmeden; o hükümle Hesap Günü yüzünü kızartacak nice sözler ve davranışlar serdeden insanlar dolaşıyor aramızda.

Daha yirmidört saat geçmeden yalanlanan, ve?israf, gösteriş gibi elbette imanî ölçülere uymayan hallerin gerçekten sergilenmiş olduğu?bir düğüne, yarı-çıplak dans ve içki gibi olmamış bir hali yakıştıran gazete manşeti, bu konuda ne kadar dikkatli olmamız gerektiğinin; "Bir fâsık bir haber ile gelirse, durup araştırın" emrine uymanın ne derece elzem olduğunun çarpıcı bir örneği olarak gözüktü bana.

O yüzden, bizi haksızca hükümlere sevkedebilen böylesi ‘haberler’e ve bu haberleri aktaran mecralara karşı elden geldiğince müstağni davranmalı. Bir şekilde o mecralardan bize bir haber ulaşacak olduğunda ise, kesinlikle durup araştırmalı.

Aksi takdirde, bu dünyada yüzümüzü kızartıcı haksız söz ve davranışlara düşmemiz de; öte dünyada, fayda vermeyen ‘son pişmanlık’lar yaşamamız da an meselesi gibi gözüküyor...

  16.09.2000

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut