“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

“Hoşça kal!”
–İsmail Örgen

[*4.622 yazı içinden]

Mekân ve mekîn*: Doğu-Batı üzerinden bir okuma denemesi

Zeyneb Hafsa

İnsan kâinatı/mekânı hem gönlü, hem de fiilleriyle etkiliyor. Sonucunda da ondan geri etkileniyor. Yani mekâna sunduğunu geri alıyor.


HEPİMİZİN BİLDİĞİ bir ayrım vardır: Doğu ve Batı. Bunun üzerinden nice edebi ve akademik eser kaleme alınmıştır. Zira bu ayrımın birden fazla boyutu vardır; din, gelenek, yaşam tarzı, dil, coğrafya, iklim, sanat, psikoloji, vb. Bunların arasında mekân boyutu öncelikli gelmektedir. Çünkü her şeyden önce farklı iki mekânı imler Doğu ve Batı. Ele alacağımız bir başka temel boyut, dindir. Elbette ‘din’ çok geniş bir alanı kapsamakla birlikte biz burada özellikle dine dair algılar ve bunun tezahürlerine odaklanacağız. Son olarak da psikoloji boyutundan insan hissiyatına değineceğiz. Fakat en nihayetinde bu üç boyut yani mekân-din-psikoloji bir arada ve etkileşim halinde Doğu-Batı ayrımını irdelememize yardımcı olacak.

Meseleye kişisel bir tespitle başlayayım: İsveç’te (Batı) yaşarken hissettiğim, ancak tam olarak tanımlayıp söze dökemediğim bir duyguya sahiptim. Evet, tabiat (mekân) el değmemiş güzelliklerini daha çokça ve sıkça çıkarıyordu karşıma, lakin garip bir yabancılık vardı sanki onunla aramda.

Amellerimiz tüm mahlukatla ilişkili canlı bir organizma gibi

Bu hissiyatı tanımlayabilme imkânına Melih Oktay’ın İçimizdeki Faiz Lobisi: Tekasür Krizinin Analizi başlıklı kitabını okuyunca sahip oldum. Yazar şu satırları dile getiriyordu kitabında:

… insanın kalbinin, manevi dünyasının kainatın gidişatında belirleyici rolü var… birisi hırsızlık yaptığında bundan tüm kainat etkileniyor. Zina yapılınca yer ve gök sarsılıyor. Neden? Çünkü yer ve gökteki varlıklar Allah’ın yasakladığı zinanın vuku bulmasına kerhen yataklık ediyorlar ve bundan hiç ama hiç hoşnut olmuyorlar. Lakin Rablerinin kanunlarına riayet ediyorlar ve ‘gönülsüz’ de olsa bu işin yapılmasına yardımcı oluyorlar. O yüzden güneş ancak aydınlandığında salih ameller, güzel işler yapıldığında mutlu olur, ışığını gönüllü temin eder… insanların imanı ve salih amelleri Allah katına ulaşıyor ve ‘nur’ enerjisi olarak dönerek kainatın deveranını sağlıyor.

Demek ki insan kâinatı/mekânı hem gönlü, hem de fiilleriyle etkiliyor. Sonucunda da ondan geri etkileniyor. Yani mekâna sunduğunu geri alıyor. Ve belki de bu yüzden kâinat ve mekân ahiret günü tüm sırlarını ortaya döküp insana hürmete ya da lanete iştirak edecektir (Bkz. Zilzal, 4).

İşte belki de bu yüzden Batı’daki hava, bana hep biraz daha ağır gelmiştir. Ve işte tam da bu yüzden, tanımlayamamış olsam bile İsveç’teki gariplik, ağırlık hissiyatım üzere hep iyice kuytu, tenha yerlere gidip edebildiğim tüm duaları, zikirleri etmeye çalışıyormuşum demek ki. Çünkü bana öyle geliyordu ki belki de o ağaçların, çiçeklerin zikirlerine daha önce hiçbir insanoğlu yoldaşlık etmemişti.

Mekânın sahibi kim?

Dinin mekâna etkisini yine Doğu-Batı ayrımında hissiyat üzerinden değil de doğrudan örneklendirmeye çalışayım. Kendilerini en iyi ihtimalle seküler fakat en çok da dindışı ilan eden İsveçliler genelinin mekân üzerindeki etkinliği Doğu ile farklılaşmaktadır. Örneğin, mekânının düzeni bir yana mekân içre aktiviteler de sistemli ve düzenli yürütülür İsveç’te. Malumunuzdur ki bu bizde daha esnek, daha gevşektir. Bunun sebebine dair, bir Boşnak ve bir yarı Boşnak-yarı Arap ile yapılan sohbette şu fikir geldi aklıma, İsveç’te din veya herhangi bir yaratıcı algısı yaygın bir şekilde mevcut olmadığı için mekânı tek çekip çeviren insanoğludur onların zihin dünyalarında. O yüzden hiçbir boşluğa izin verilmemesi gerekir.

Oysa Doğu’da bunun tam tersine olarak her şey en ince ayrıntısına değin O’na emanet (ve hatta havale) edildiği için mekânda bir insani başıboşluk sezilmektedir. Bu iki örneği uç bulmakla birlikte maneviyat-mekân ilişkisine dair makul bir izah –elbette tek değil- gibi geliyor bana bu.


* Darb-ı mesel olan “şerefu’l-mekân bi’l-mekîni” (mekânın şerefi orada oturanlarla kâimdir) sözüne telmîhen.

  20.02.2017

© 2015 karakalem.net, Zeyneb Hafsa

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut