Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.673 yazı içinden]

 *Bu sayfa, sitemize gelen, sitemizdeki ana sayfaların formatına denk düşmediği için bu sayfalarda değerlendirmediğimiz, ancak paylaşmaya değer bulduğumuz yazıların sunulduğu bir havuz olarak tasarlanmıştır.

 Tarihin Sonu: Kimin İçin?

Yazara Mesaj Gönder

İSVİÇRE’NİN ZÜRİH şehri, kimi değerlendirmelere göre, gündelik hayat kalitesi açısından dünya şehirleri arasında ilk sırada yer alır. Bu şehirde dolaşırken, diğer Batı ülkelerinin çoğunda olduğu gibi, gündelik hayatın akışkanlığı ve mihanikiyeti sizi büyüler. Otobüse binerken biletinizin olup olmadığını kimsenin sormamasına şaşırırsınız. Sonra, bunun aslında periyodik kontrollere tâbi olduğunu fark edersiniz. Sefalet manzaraları, çirkin yapılar, pis sokaklar gözlerinizi ısırmaz. Terör ya da adi suçlar günlük görüntü kareleriniz içinde yer almaz. Hele de üniformalı polislere hemen hiç rastlamayışınız, size bu şehirde asayiş duygusunun ne kadar güçlü olduğunu somut olarak gösterir. Buna bir de muhteşem göl manzarası ve etrafındaki eğlenme-dinlenme mekânları da eklenince, bir dünya cennetinde olduğunuzu düşünmenizi engelleyecek hiçbir şey kalmaz.

Ama sonra öğrenirsiniz ki, aslında tüm sivil görüntülü ilişkiler ve ortamlar yoğun bir kontrol altındadır. Sadece, bir polis devletinden farklı olarak, bu kontrol son derece rafine bir biçimde gerçekleştirilmektedir. Ve sıkı durun: Bu şehir, dünyanın en büyük kara para aklama merkezidir.

Zürih’ten İsviçre’nin başkenti Bern’e geçerken, daha önce gördüklerinize ek olarak, görünüm itibarıyla tümüyle korunmuş bir Orta Çağ şehriyle de karşılaşırsınız. Ezelde var olan ve ebede kadar devam edecek olan millet miti söylemine temel oluşturacak bir sürekliliğin somutlaşmasıdır, Bern’deki eski şehir. Parlamento binasının karşısına öğleden önce kurulan sebze-meyve pazarı hoş bir sürprizdir. Öğleden sonraları pazar yeri hemen bir otoparka dönüşür. Ne trafik sıkışıklığı, ne gürültü, ne de çevre kirliliği…

Ama parlamentonun biraz ilerisine doğru yürüyüp Aar nehrine bakan parka ulaştığınızda, yeniden çarpılırsınız: Kimisi uyuşmuş, hafif rüzgârda uçuşan yapraklar gibi titreyen, gözleri canlı bir insanın gözlerinden çok daha farklı bakan kadın-erkek, siyah-beyaz bazı insanlar görürsünüz. Kimilerinin biraz önce kullandıkları şırıngaları yanıbaşlarına düşmüştür. Manzaraya gözlerinizi kapayıp, ‘ne olur ne olmaz’ diyerek, parkı çabucak terk edersiniz. Gece, yine Parlamentonun bulunduğu caddede yürürken, bu defa bedenini metalaştıran, çoğu siyahî, kadınların kaldırımda kısa aralıklarla dizildiklerini fark edersiniz. Gecenin karanlığı aydınlık ışıklara rağmen iyice koyulaşmıştır. Az ötede ‘erkek’ kadın satıcıları ve korumaları bekleşmektedir. Yanlarından geçerken, müşteri olmadığınız anlaşılınca, okkalı birkaç küfür yemeniz kaçınılmazdır.

Sosyal hayatın hafta içi-hafta sonu olmak üzere ikiye ayrılması nasıl bir sosyal tasavvurun dışavurumudur acaba? Hafta içi örse inen çekiç gibi çalışan bu insanlar, hafta sonunu alkol-uyuşturucu-seks üçgeninde tüketirler çoğunlukla. Aile kurumu marjinalleştiği ve kadınlar da en az erkekler kadar ‘başlarının çaresine bakmak zorunda olduğu için,’ sadece küçücük Bern şehrinde bile, üç bin dolayında restoran ve kafe-bar bulunmaktadır.

Böyle bir toplumda yaşayan bireyler ancak ekonomik ve diğer ölçeklerde ‘güçlü’ olabildikleri sürece vardırlar. Kapitalist ilişkiler ‘güce’ pirim verir ve sadece o dilden anlar çünkü. Tüm çalışma ve didinme kişinin sadece kendisine dönük çıkarlara ulaşmasını amaçlar. Bunun için sürekli mücadele etmek zorundadır. Tüketim endüstrisi ve ‘ekonomik insan’ hüviyetiyle, herşey, sürekli çoğaltılan ihtiyaçları daha fazla karşılama ve onları tüketmeye endekslidir. Daha fazla para, daha iyi bir ev ve araba, ve şehevanî heveslerin en azamî düzeyde tatmini…

Ölüm bunun neresinde mi? Zamanı gelince —ki aslında ölüm hep zamansızdır—zaten gerçekleşecek ‘doğal’ bir olgudur ölüm. Üzerinde düşünmek değil, düşünmemektir aslolan. Şehevanî hazları en yükseğe çıkarmanın yolu ölüm düşüncesini en aza indirmekten geçer çünkü.

Peki, ya mutluluk? Tecavüzün, boğuşmanın, çatışmanın karakterize ettiği bir sosyal ilişkiler ağındaki bireyin mutlu olması ne kadar mümkündür? Bitimsiz arzuların tüketimi midir mutluluk? Ama tüketim arttıkça ‘tahassür’ün ziyadeleşmesi, lezzetlerden alınan hazzın sürekliliğini imkânsızlaştırır. En küçük çıkarı için gerekirse firavunlaşan, ama gerektiğinde de en ağır zillete katlanmakta bir beis görmeyen, sadece kendisini düşünen ve gözeten ve sahip olduğu duyguları zevklerin her çeşidini tatmak için kullanan bireylerden, ‘ekonomik insan’lardan oluşan bir toplumda mutluluk, çölde serap görmekten farklı birşey midir acaba? Bir elinde hastalıklı ve sapkın bir beşerî samediyet anlayışını, diğer elinde sefih ve muzır bir medeniyeti tutan bir toplumsal inşa içinde yaşayan insanlar bir ‘dolap beygiri’ olmaktan kurtulup nasıl mutlu olabilirler?

4 Ağustos 2002 tarihinde, İngiltere’nin Soham bölgesinde evlerinin yakınında dolaşan on yaşında iki kız arkadaş ortadan kayboldu. 17 Ağustos’ta başları gövdelerinden ayrı yerlere gömülmüş, bedenleri tanınmayacak halde bulunan iki genç kızın, bir de tecavüze uğradığı tesbit edildi. Olayın faili de çok geçmeden bulundu: Genç kızların okullarında bekçi olarak çalışan kişi, hem de kız arkadaşı ile birlikte bu meş’um eylemi gerçekleştirmişti. Psikiyatristlerin yaptığı testler sonucunda ise, bekçinin ‘akıl sağlığı’ tümüyle ‘yerinde’ bulunmuştu…

Eflatun, Devlet isimli diyalogunun Birinci Kitabında, “Adalet nedir?” sorusu üzerine, hocası Sokrat’ın karşısında, şüpheci akımın temsilcisi olarak Terasimakos’u konuşturur. ‘Kötü adam’ Terasimakos’a göre, adalet güçlünün işine gelendir. Toplumda yasaların varlığı bu açıdan farklı bir sonuç doğurmaz. Çünkü bu yasalar da güçlüler tarafından yapılmıştır. Öyleyse güçlü olan her zaman haklıdır ve adalet de bu haklılığın tescilinden başka birşey değildir. Kısacası, bir bakıma, “Kral çıplak” der Terasimakos.

Günümüz Batı medeniyetinin durumu Terasimakos’u haklı çıkarmıştır. Bu medeniyet, bireysel haklar ve hürriyetler üzerindeki tüm vurgusuna rağmen, ‘kontrol’ üzerine kurulu bir medeniyettir. İstatistik kelimesinin İngilizce ‘devlet’ (state) kelimesinden türüyor olması da, bu bilimin, başlangıç itibarıyla, modern merkezî devletin toplumu kontrol etme ihtiyacına cevap vermek üzere oluştuğunu göstermektedir. Kamusal alan, haklar ve hürriyetler söyleminin rağmına, en mikro düzeyde bile zapt u rapt altında olan, düzenlenmiş bulunan, herşeyin ama herşeyin kurala bağlanmış olduğu bir alandır. Özel alanın görünür serbestliği ise, gerçekte, bu kontrolün buraya uzatılamamasından kaynaklanmaktadır. Çünkü bu, bireylerin inanç ve ahlâk değerleriyle ilişkilidir ve burada ‘kendiliğindenlik’ belirleyicidir. Ev, bu kontrol medeniyetinin bittiği, işlemediği bir mekândır. Çok azında hem anne hem de babanın beraberce bulunduğu bir aile ortamında büyüyen; yine önemli sayıdaki kısmı aile içi cinsel ve diğer türlerde şiddete maruz kalmış çocukların genel içinde çoğunluğu teşkil eder hâle geldiği; uyuşturucu kullanımının, aynı cinsler arasında evliliğin yasallaştığı, alkol tüketiminin rutinleştiği, ve en küçük kural ihlallerinin bile ağır yaptırımlara bağlandığı bu toplumlarda, aile/ev dünyevîleşme denizi içinde direnen bir ada gibi durmaktadır. Batıdaki dünyevî tahayyülün sakim hayat anlayışı ve sefih medeniyet kavrayışı aileyi/evi kontrol altında tutamamaktadır. Ailenin/evin içinde bulunduğu durum Batı medeniyeti için, tarihin sonunun yaklaştığının işaretlerini vermektedir.

‘Dışı süs, içi pis’ bu medeniyetin arınarak insan cinsine yaraşır bir toplumsal tasavvura yönelmesi kaçınılmaz bir süreç olarak önümüzde duruyor. Tarihe tanıklık ediyoruz: Küresel ölçekte yaşadıklarımız, yeni bir doğumun sancılarıdır.

ahmetyildiz@zaferdergisi.com

  06.11.2002

© 2015 karakalem.net, Ahmet Yıldız

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut