Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.673 yazı içinden]

 *Bu sayfa, sitemize gelen, sitemizdeki ana sayfaların formatına denk düşmediği için bu sayfalarda değerlendirmediğimiz, ancak paylaşmaya değer bulduğumuz yazıların sunulduğu bir havuz olarak tasarlanmıştır.

 Gökyüzünün Çağrısı

Yazara Mesaj Gönder

BARAKA’YI PEK çoğunuz izlemiştir sanırım. Arapça ‘hayat nefesi’ anlamına gelen bereket kelimesini kendisine isim olarak seçen bu muhteşem dokümanter filmde, yönetmen Ron Fricke beşerî, dinî ve tabiî çeşitlilikleri, yedi yıllık bir emek sonunda, görüntü, ses ve zaman algılarımıza yedirerek sergilemekteydi. Sorusu, bu inanılmaz çeşitlilik içindeki varlık âleminin ‘görülebilen varlık’ alanının ötesindeki anlamına dair bir manevî yolculuk içinde ifade edilmekteydi: seri olarak üretilen civcivlerin görüntülerinden Manhattan’daki trafiğe, oradan Utah’taki kanyonlara, çöplükte yiyecek arayan Latin Amerikalı çocuklardan Kâbe’de tavafta bulunan mü’minlere, dünyanın en büyük bombardıman uçağı B-52’lerin park etmiş haldeki görüntülerinden bir metroya girip çıkan insan kalabalıklarına, oradan rüzgârla rakseden dalgaların ‘gürültüsüne’ uzanan, insanın yekdiğeriyle ve kâinatla ilişkisine dair manevî bir yolculuk…

Beşerî ve tabiî manzaralardan yağmur ormanlarının çocuklarına ve yerli savaşçılara uzanan bu örneklemelerin anlamı neydi?

Fricke, yaşadığımız maddî dünyanın ötesinde bir çağrışımı ima etmek istiyordu: Kilise çanlarının sesi köpüren dalgalara karışır, uzak çöllerin üzerinde yıldızlar bir şehrayin sunarken, gökyüzüne yaklaştıkça, bir hava okyanusunu andıran bulutların dağların kıyılarını yıkadığını görürsünüz. ‘Dünyevî varlıkların’ Sonsuz olanla kurdukları evrensel ilişkinin dilini çözen şifrelerdir bunlar. Sözün ötesindeki bu evrensel ‘durum’ dilini çözebilmek ve Sonsuza uzanan bu senfoninin şuurlu dili olabilmek: işte insanın önünde çözülmeyi bekleyen tılsım.

Büyük kâinat kitabı Kur’ân, yerde ve göklerde bulunan her ‘şey’in Allah’ı tesbih ettiğini haber verir. Yani her varlık intisap ve istinad sırrıyla O’nu zikreder. Hayır üzere yaratılan, ancak iradesiyle ‘kötü’yü tercih edebilme kabiliyetine sahip tek şuurlu varlık olan insanın, bu zikri fark ederek, onlar adına herşeyin Yaratıcısına sunabilmesi, bu varlıkların yaratılış amaçlarının gerçekleşmesini sağlar. Gök gürlerken, şimşek çakarken, yağmur ya da kar yağarken, kayalardan gürül gürül sular çağıldarken, kuşlar cıvıldar, ağaçlar meyveye durur, yapraklar rüzgârda huşuyla salınırken, rüzgâr fırtınaya dönüşür, yer büyük bir gürültüyle sarsılırken hep aynı şeyi anlatırlar insana: Bütün varlıkların Yaratıcısı olan Zât’ın binbir güzel ismini kendi çaplarında tavsif ve tarif ederler. Varlıkların fıtrat dilini duyabilmek, insanın bu dile bozulmamış vicdanıyla kulak vermesi ile mümkün olabilir. Bütün bu zikirleri Tevhid ekseninde anlamlandırarak hayattar kılabilmek, insanın diğer varlıklara karşı kör, sağır ve dilsiz olmamasını gerektirir. Dalıp giden bir insanı çoğu defa bir top güllesi bile zor uyandırır. Modern bilimin evrimci söyleminin zehirlediği günümüz insanının varlıkların fıtrat dilini çözebilmesi, sebep-sonuç sarmalının melekût âleminin üzerinde tenteneli bir perde olduğunu fark edebilmesi için kuşatıcı bir bakış açısına ihtiyacı vardır. Varlıkların Yaratıcıyla bağlarını kestiğiniz anda, herşey karanlığa gömülür. Hiçbir şey, kendi kısacık hayatının ötesinde bir değer taşımaz. Her varlık, yaşadığı sürece kendisini sürekli kılmaya çalışan zavallı bir savaşçıya dönüşürken, dünya herkesin herkesle savaştığı bir harb meydanı hâline gelir.

Son derece yorucu, gergin ve koşturmaca dolu bir hayatın içindeki insanlar, çevrelerindeki varlıkların sesini nasıl duyabilirler? Kendilerine amaç hâline getirdikleri küçücük meşgalelerin derinleştirdiği gaflet perdesinden sıyrılıp, çevrelerindeki varlıklarla aynı amaca yönelen bir bütünün parçası hâline nasıl gelebilirler? Her sabah geçtikleri caddenin, yürüdükleri sokağın nasıl değiştiğini yıllarca fark edemeyenlerin, köşedeki ağacın hışırtısını, mevsimlerin dolaşımını, bayıltıcı sıcağı, yakıcı soğuğu, miyavlayan kediyi, göldeki nilüfer çiçeklerini görüp duyabilmesi nasıl mümkün olabilir? Kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarını kendilerine mesken tutanlar, nasıl hiç yalnızlık duygusu yaşamadan hayata ünsiyet edebilirler?

Siz hiç gök gürültüsünü duydunuz mu? Yani, göğün gürleyerek yaptığı tavsifi hissedebildiniz mi? Göğün gürleyerek yaptığı tavsifi, gülün ışıldayan yüzündeki tefhimi fark edebilmek, onları herşeyin Yaratıcısından insana biteviye gönderilen tanıtım broşürleri olarak görüp taşıdıkları mesajı okuyabilmek, tüm varlıkları insanın sonsuza uzanan yolculuğunda Yaratıcının rahmetiyle yol üzerine koyduğu işaret taşları olarak görebilmekle mümkün. Hiçbir yerde, hiçbir anda yalnız değiliz. Yaratıcıdan her an, her dem haber var. Çünkü,“herşeyin dizgini O’nun elinde, herşeyin anahtarı O’nun yanındadır.”

Clyde nehrinin yanıbaşındaki İskoç Bilim Merkezine doğru yürüyorum. Imax teknolojisiyle çekilmiş Everest isimli dokümanteri izleyeceğim. Yaklaşık kırk dakika süren bu dokümanter deyim yerindeyse ‘kanımı donduruyor.’ Dünyanın en yüksek noktasına doğru, hayatları pahasına da olsa inanılmaz bir yolculuğu göze alanların bu çabayı hayatlarını daha anlamlı ve mutlu kılmak için gösterdikleri açık. Peki ama, sonsuzluğun muştusunu yanıbaşımızda bizlere sürekli fısıldayan varlıkların dilini anlamak için göstereceğimiz çaba, bununla mukayese edilemeyecek kadar daha çok tebcile lâyık değil midir?

Gece Armadillo’da, dünyada benzeri çok az olan bir optik cihazla sun’î olarak oluşturulmuş gökyüzünü izliyoruz. Aman Allahım! Ben gökyüzünü hiç böyle görmüş müydüm? Büyük Ayı takımyıldızından kutup yıldızına ya da Venüs’e ulaşmayı başardığımı pek hatırlamıyorum. Yıldızların resm-i geçit yaptığı bir gökyüzüne çok yabancılaşmıştım. Çünkü ben bir şehirliydim. Ve şehirlerde gökyüzü yoktu! Işık kirliliği bize göklerin kapısını kapamıştı. Geceleri gökyüzünü fark edebilmek, onun çağrısına kulak verebilmek artık çiftçilere ve çobanlara has hâle gelmişti. Kendi payıma onlara özendiğimi söylemeliyim. Varlıkların dilini parazitleyen ‘ışık kirlilikleri’nin ötesine geçebilmek, onlara ve elbette kendimize yapabileceğimiz en büyük ‘iyilik’ olsa gerek.

Kur’ân sofrasına buyurun lütfen.

ahmetyildiz@zaferdergisi.com

  07.10.2002

© 2015 karakalem.net, Ahmet Yıldız

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut