Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

III. Günler: sıradan ve özel
–Metin Karabaşoğlu

[*4.665 yazı içinden]

Bir zihniyet tahlil denemesine giriş: öğrenci kompozisyonları

Yazara Mesaj Gönder

Çocukların kaleme aldıkları bu metinleri, büyüklerin(!), bir nesle karşı işlediği günahın bağışlanmayacak denli boyutlara ulaştığının işareti saymamız yerinde olur. Çünkü bu durum iyi ile kötünün birbirinden ayırt edilememesi meselesi olarak önümüzdedir.


KENDİ AKLÎ ölçülerini merkeze alan insan tipi ile doğruların değişkenliğini kabullenebilmiş, doğruyu özgürlük, onur ve ahlâk üçgeni üzerinden bulmaya çalışan insan tipinin karşılaştırılması birçok açıdan fayda sağlar. Eğitimde model insan olarak insan-ı kâmil söyleminden çağdaş insanın günceline devşirilecek ince sezilerin olduğu muhakkaktır. Özellikle insan ve varlık arasındaki ilişkinin çözümünde Sartre varoluşçuluğunun açmazlarına dair kimi çözüm arayışlarını, kadim geleneğin sınırları içinde arayabilme imkânından söz edebiliriz. Diğer taraftan, kendisini yeniden inşa etme sürecinde dış’ı değil iç’i; çevreyi değil merkezi düzenleme ve ıslah etme gayretine yönelik teşvik edici ve cesaretlendirici söylemi de gelenekte bulabiliriz.

Türkiye’de, bir zihniyet bunalımının olduğuna ilişkin en köklü veriyi, ‘düşünmek’ eyleminin henüz bir problem olarak gündem kazanmayışında görmek mümkün. Kültürel düzey ve aydınlanmanın ölçütlerini hâlâ tarım toplumunun kodlarına göre belirleyen kolektif şuurun, modern bir dünyada var olmak için neyin iyi neyin kötü olduğunu ayrıştırması elbette zor. Ne külaha püskül takmakla bilgeliğe erişebilir ne de püsküllü şapkayla modernleşebiliriz.

Kemal Tahir’in tahlillerine bakılırsa, Batı’nın, daha çok sömüremediği için üzülen ‘küçük adam’ına öykünmek, ne bir erdem ne de bir aydınlanmadır. Yazar, daha fazla sömürebilmek için çırpınıp duran bu ‘küçük adam’ tipine karşılık bizde daima alta düşmekten korkan bir insan tipinin olduğunu söyler. Bu iki farklı insan psikolojisinin birbirine benzeştirilmesi, her durumda birinin yerinden edilmesi anlamına gelir. Bir kişi ya da varlığın kendi ontolojik kökeninden ve var oluş biçiminden koparılarak bir başka şeye dönüştürülmesi her anlamda, o şeyin kendisi olmaktan uzaklaştırılması anlamına gelir.

Daha çok sömürmek amacıyla çırpınıp duran Batı’nın ‘küçük adam’ının, bencil ve hazcı bir medeniyetin uzantısı olduğu söylenebilir. Maddi bir gerçeklik anlamında daima kazanmak, insaniyet adına bir değerin kaybedilmesine eşdeğer olarak görülebilir. Diğer taraftan hazların tatminine dönük bir yaşamak bilinci, ahlâkî değerin tüketimine karşılık gelir. Ben’in hem maddi hem de hazcı anlamda sürekli doyurulmasını önceleyen bir insan modeli, merhameti yitirmiş bir insan tipini temsil eder. Dünyanın herhangi bir köşesinde elleri üşüyen birini düşünebilmek bu insan modelinde sadece bir fantasma olarak beliriyor.

Kemal Tahir’in, sosyal statü bağlamında Türk toplumunun, kendinden dışarıda olanı düzenleme davranışına sebep olan sürekli alta düşmek korkusu, farklı bir insan-toplum modelini ortaya çıkarmıştır. Bu korkunun uzantılarından hareket ederek Türkiye’deki zihniyet yapısının tahliline dönük ipuçlarını bulmak kolaylaşıyor. Çünkü kendi içi’ni düzenleme eylemi, kalbî bir disiplin gerektirir. Sadece bu disiplin bilincine sahip olmak da yetmemektedir. İç’sizlik bir bakıma kişiyi özeleştiriye de kapalı kılıyor. Sürekli alta düşme korkusunun bir uzantısı olarak kaybolan bu ahlâkî ilke, diğerinin acımasızlığına olan inançla daha da pekişmektedir. Diğerinin acımasızlığına olan inanç ile mezkûr korkunun bileşkesi, aşağılarda olanın ontolojik manada kendini gerçekleştiremeyeceği anlamına gelen ve yönetim erk’inin ilahi boyutuna gönderimde bulunan doğulu varoluş çizgisiyle yakından ilgili olduğu söylenebilir.

Tam da bu noktada, öğrenci kompozisyonlarından hareketle, hâkim toplumsal zihniyetin dışa dönük düzenlemeci yaklaşımını belirleyebiliriz. Çünkü çocuk dimağda kolektif algının berrak vurguları, toplumsal algının giriftliğinden azadedir. Bu yüzden en çok da onların cümleleri, bugünkü toplumsal zihniyetin kodlarını bize verir.

Evvela İlk ve Ortaöğretim öğrencilerinin ‘Eğitime % 100 Destek’ konulu kompozisyon yarışmasında il birincilerinin eserlerinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir kitap halinde yayınlanmasının isabetli bir tercih olduğunu söylemek gerekiyor. Toplumsal zihniyetin tahliline ilişkin verileri bu çalışmadan derleyeceğiz. Alıntılanan cümlelerin doğruluğu ya da yanlışlığı önem arz etmiyor. Burada sadece cümleyi kuran kişinin, hayata karşı nerede durduğu belirlenmeye çalışılacak, buradan hareketle de toplumsal zihniyetin hayata nereden baktığı ve onu nereden gördüğü gösterilmeye çalışılacaktır.

Örnek öğrenci metinleri:

  1. “Eğitim, insanın topluma kazandırılmasındaki en etkili ve en iyi yoldur. Tabiki iyi yönlü olduğu zaman. Eğitim küçük yaşlarda verildiği zaman kişinin gelecekteki yaşamında olumlu yönde bir çok gelişme sağlar.” Sh. 75 (7. Sınıf Öğrencisi)

  2. “İnsanlar eğitim aldıkça eğitime önem verir. Eğitime önem verilen bir ülkede yarının geleceği olan çocuklarımıza da daha güzel ve yarını daha parlak bir gelecek görülür… Bence cahil insan yoktur. Siz hiç doğar doğmaz bir insanı cahil diye adlandırdınız mı? Onun cahil olduğunu kesin bir yargıyla bildirdiniz mi? Bildirmediniz. Çünkü insan doğduğu zaman cahil değil, okul yaşı gelip de okula gitmediği zaman cahil olur. Cahil olmak onların suçu değildir. Suç çocuklarını okutmayan onları cahilliğe hapseden anne ve babalardadır. Anne ve baba eğitimsiz birer insan olduğu zaman otomatikman çocukları da cahil olacak diye bir şey yok. Cahil, eğitimsiz olan anne ve babanın çocuklarını okutmayacağı yerine aksine biz okumadık çocuklarımızı okutalım diye düşünmesi lazım” Sh. 73-74 ((7. Sınıf Öğrencisi)

  3. “Gelecek günleri bilgili gençlere, gelecek Türkiye’yi aydınlık günlere, gelecek Türkiye’yi temeli bilgiyle atılmış insanlığın kollarına bırakmak için, aydınlık günler, bilgili gençler için eğitime yüzde yüz desteğe var mısınız? Türkiye’nin her yerinde eğitimsizliğin sebep olduğu çeşitli olaylarla karşılaşıyoruz. Bir yerde para için erken evlendirilip hayata küstürülen genç kızlar, bir yerde bilgilendirilmediğinden kendini kötülüğün kollarında boğulmaya bırakmış delikanlılar, bir yerde kendini kâğıt oyunlarına kendini kaptırmış insanlar, bir yerde cahilliğin sebep olduğu intihar olayları, hırsızlıklar, cinayetler, kısaca ardı arkası kesilmeyen bilgisizliğin sebep olduğu bütün kötü olaylar ve bütün bu olayları kapsayan, bu olaylara ev sahipliği yapan ülkemizin kalkınmayışı…” Sh. 62 (8. Sınıf Öğrencisi)

  4. “Ey Türk halkı, Türk milleti! Geleceğimiz çocuklarımıza bağlıdır. Onlara destek verelim. Çünkü onlar bu ülkenin geleceği, onlar bu ülkenin önderi olacaklardır. Onların bir çökük bina gibi olmasına izin vermeyelim. Onları kurtaralım. Biliyoruz ki bu ülkenin geleceği onlardır. Sh.58 (6. Sınıf Öğrencisi)

  5. “Amacımız kendimize ve insanlarımıza yararlı olmak. …haksızlığa başkaldıran hukukçusuyla ve ay olup insanını karanlıkta çaresiz bırakmamak tıpçısıyla. Ne yazık ki, eğitimin olanaklarından uzak, eğitimin bilincinden, kültüründen uzak çocuklarımız ve gençliğimiz cahilliğin pençesinde… Toprağımızda daha çok bilinçli, gelişmiş, dinamik bir toplum ve insan görmek varken, bu kör bakış niye?” Sh. 237 (11. Sınıf Öğrencisi)

  6. “Eğitim insanların hayatında yeme içme gibi temel bir gereksinimdi. …Eğitim, insanların doğumundan itibaren başlayıp hayatının sonuna kadar devam eden bir evredir. Nasıl ki okuma yazmayı öğrenmek için okula gidiyor, sıfırdan başlayıp yavaş yavaş eğitime öğretimi alıyor ve hayatımıza uygulamaya çalışıyorsak, hayatı bir okul olarak kabul edenler de vardır.” Sh.73 (7.Sınıf Öğrencisi)

  7. “ Eğitim… Günlük hayatta ne çok kullanırız bu sözcüğü. “Çağdaş bir toplum için eğitim tek çaredir. Eğitim şarttır.” Gibi kullanmayı alışkanlık haline getirdiğimiz ne çok cümle var, içinde eğitim geçen…. Öyleyse gelin sizde katılın destek zincirine. Bu zincirin bir halkası da siz olun.” (s. 241-242, 9. Sınıf öğrencisi.)

  8. “Cahillik denen karanlıktan kurtulmak istiyorsak eğitim için bir kıvılcım da biz olmalıyız. … Ama burası Türkiye. Nereden bulacaksın o kadar duyarlı insanı. Bizde bir bencilliktir gidiyor.” (S. 239, 9. Sınıf öğrencisi.)

(Not: Örnek metinler rastgele seçildi. Sadece farklı sınıftaki öğrencilere ait olmasına dikkat edildi. Bir de alıntıları tıpatıp yaptık.)

Gelenek, bir sözün kıymet ve te’sirini, o sözün kim tarafından, hangi muhataplara, ne maksat ve hangi makamda söylendiğine göre belirler. Yukarıya alıntıladığımız her cümle ve cümleciklerde, bu dört unsura göre metnin gerçeklik düzeyi belirlenecektir. Bununla birlikte modern okumalarda da metnin gerçeklik düzeyini test etmek anlamında kullanılan gösterge bilim dörtgeni, geleneğin modern bir dile çevrilmiş hali olarak görülüyor. Çünkü göstergebilim dörtgeni, bir metnin gerçeklik düzeyini, bir şeyin olduğu gibi görünmesini gerçeklik, göründüğü gibi olmamasını yalan, olduğu gibi görünmemesini de gizem ekseni olarak belirler. Örneğin bir kişi zengin oluyor ve zengin görünüyorsa bu gerçeklik ekseninde yer alır. Kişi zengin görünüyor ve zengin olmuyorsa burası yalan eksenidir. Ve kişi zengin olduğu halde zengin görünmüyorsa burada da gizem olduğunu belirtir. Bu metinlerde de konuşanların olduğu gibi görünüp görünmedikleri veya göründükleri gibi olup olmadıkları üzerinde durulacaktır. Dolayısıyla göstergebilim dörtgeni ile belagatin sözün kıymeti ve te’siri hakkında belirlemiş olduğu ilkeler arasında neredeyse tam bir tekabuliyetten söz edebiliriz. Her iki durum da aşağıda tek tek incelenecek olan metinlerin gerçeklik düzeylerini test etmede yeterli kıstasları içerdiği söylenebilir.

Birinci Alıntı: ““Eğitim, insanın topluma kazandırılmasındaki en etkili ve en iyi yoldur. Tabiki iyi yönlü olduğu zaman. Eğitim küçük yaşlarda verildiği zaman kişinin gelecekteki yaşamında olumlu yönde bir çok gelişme sağlar.” Sh. 75 (7. Sınıf Öğrencisi)

Bu cümlede, konuşan ve yazan kişi, on üç yaşlarındaki bir öğrencidir. İlk cümlesi bir açıklama cümlesi olmakla birlikte cümle bir yargıyı da içermektedir. On üç yaşındaki bir çocuğa yargı bildiren cümleler yazdırmak, her şeyden önce bir çocuğun çocuksuluğunu yok etmek anlamını taşıyor. ‘İnsanın topluma kazandırılması’ cümlesinde, insan ve toplum arasındaki ayrım, ben’lerin toplumsal ben’lerden ayrışması, topluma rağmen ben’in kendini yeniden inşa etmesi sürecine dair birçok anlam saklı olarak durmaktadır. Topluma kazandırılması gereken insanın olması, toplum dışında kalan insanların da olduğunu gösterir. Bu ayrışma sürecinde insan ve toplum arasındaki ayrışma, kopuşlar, yalnızlaşan insan yığınları, kimliksizleşmiş ve kişiliksizleşmiş bireyler, bu bireylerin toplumsal düzen içinde var olabilme şekilleri gibi oldukça girift sorular, bu cümlenin işaret ettiği anlamlardan sadece bir kaçıdır. Bu cümleden daha birçok başka derinliklerde anlamların da çıkarılabileceği düşünülebilir. Dolayısıyla ele alınan meselenin on üç yaşındaki bir kişiye ait olduğu düşünüldüğünde en azından metnin ciddiyetini yitirmiş olması normal bir iş gibi algılanacaktır. Bu durumda ciddiyetine kendi elleriyle halel getiren bir metnin öğrenciye yazdırılmış ve öğretilmiş olduğu görülüyor. Bu metin yazarının niteliği gereği ciddiye alınması imkânsız bir durumu içeriyor. Burada ciddiye alınmayacak bir metnin bir kişinin imzasıyla oluşturulmasının nasıl bir sorunu ortaya çıkardığı / çıkaracağı sorulabilir. Çocuk, adeta büyüklerinden rol çalmış, büyüklerin rolüne bürünerek bir şeyler söylemiştir. Ayrıca konuşan kişi burada var olduğu konumundan koparılarak yeni bir konuma taşınmıştır. Bir tür yerinden edilmişlik denebilir. Bu durumda açıkça öğrenci hem ciddiye alınmamış hem de kendisine karşı ciddiye alınıyormuş gibi davranılmıştır. Bu ilişki biçiminin kendisi zaten bir ciddiyetsizlik içeriyor. İkinci cümlede ‘iyi yönlü olduğu zaman’ denilerek, birinci cümledeki anlam, olgunlaştırılmaya ve sağlamlaştırılmaya çalışılmaktadır. Ve talebe, ikinci bir yargıyı da ortaya koyuyor. ‘İyi yönlü’ diye düştüğü şerhte, iyi ile kötü arasında kalbî bir ayrımı değil, zihnî bir ayrımı önceliyor. İyi bir eğitimden ve iyi yönlüden neyin anlaşılması gerektiği hususuna dair bir çocuğun bir şey söyleyebilmesi en azından ciddiyet içermez. Ama burada görülmesi gereken şey, ‘iyi yönlü’ diyenin, iyiye, doğruya yönelik bilgiye hâkimiyeti hususudur. İyinin, doğrunun bireysel bir tecrübeden geçmemiş haliyle ne olduğu yönünde bir bilgi ancak ezberletilebilen, öğretilebilen bir unsur olarak mümkün olabilir. Her hayatın, her insan teki için biricik olduğu ve yeniden başladığı gerçeği dikkate alındığında öğretilmiş bir iyi ve doğru kavramının çocuk kalbinde nasıl bir yankı bulabileceği hususu burada sorulması gereken şeydir. Burada oldukça geniş ve kavranılması güç kavramların gölgesinde kalbin yokluğu görülüyor. Ortalama on üç yaşlarındaki bir öğrencinin, eğitimin gerekliliğine, insanın topluma kazandırılmasına ve tüm bunların da ‘iyi yönlü’ bir doğrultuda olmasına yönelik verdiği bilgilere dair söz söyleme hakkının ve salahiyetinin entelektüele ait bir görev olduğu düşünüldüğünde bu metnin söyleyeceği / söylediği asıl şeyin, çocuklara haksızlık edildiği, onların çocukluklarına ihanet edildiği hususu olsa gerek. Her şey anlamını bir diğer şey üzerinden tamamladığına göre çocuğun bir başkasına ait olan sorumlulukları yazıyor olabilmesinin anlamı, ‘büyüklerin’ (!) onun çocuk dünyasına karşı olan samimiyetsizliğini bu değilse eğer bilgisizliğini ima eder. Tüm bunların yanında bilgi veren, kendisine yöneltilen bir soruyu, toplumu bilgilendirmeye yönelik cevaplayan bir zihniyet geleneğinin kendi iç dünyasına yönelik sorgulamaya ne denli kapalı kalmış olduğunu da gösterir.

İkinci Alıntı: “İnsanlar eğitim aldıkça eğitime önem verir. Eğitime önem verilen bir ülkede yarının geleceği olan çocuklarımıza da daha güzel ve yarını daha parlak bir gelecek görülür… Bence cahil insan yoktur. Siz hiç doğar doğmaz bir insanı cahil diye adlandırdınız mı? Onun cahil olduğunu kesin bir yargıyla bildirdiniz mi? Bildirmediniz. Çünkü insan doğduğu zaman cahil değil, okul yaşı gelip de okula gitmediği zaman cahil olur. Cahil olmak onların suçu değildir. Suç çocuklarını okutmayan onları cahilliğe hapseden anne ve babalardadır. Anne ve baba eğitimsiz birer insan olduğu zaman otomatikmen çocukları da cahil olacak diye bir şey yok. Cahil, eğitimsiz olan anne ve babanın çocuklarını okutmayacağı yerine aksine biz okumadık çocuklarımızı okutalım diye düşünmesi lazım” Sh. 73-74 ((7. Sınıf Öğrencisi)

Bu paragrafta, konuşan ve yazan kişinin, ‘cahil’ kavramına tam manasıyla vakıf olunan bir yerde durduğu görülüyor. Latin atasözüne göre tanımlamak tehlikeli bir şeydi. Tanımlamak, tanımlanan şeyin tüm içeriğine, etrafına, dolaylı olarak uzanabileceği yerlere, başka disiplin alanlarıyla ilişkilerindeki konumuna hâkimiyeti gerektirdiği gibi tanımlanan şey için bir sınırlamayı, daralmayı da beraberinde getirir. Konuşan kişinin yedinci sınıf öğrencisi olduğu göz önüne alındığında konuşan kişinin genel niteliği ile tanımlama arasında içselleştirilmiş anlamda bir ilginin olmadığı görülür. Bu şu demektir de: Konuşan kişi ile tanımlanan kavram arasında düşünce üzerinden bir iletişim gerçekleşmiş değil. O zaman bu kavramın bu kişiye öğretilmiş bir şey olduğu, öğretilmişler üzerinden kişinin yargılara ulaştığı, kavram ve tanımı arasında ‘ben’ üzerinden herhangi bir etkileşimin gerçekleşmediği, dolayısıyla bu teorik söylemin bir adım ötesinde konuşan kişinin kendisine yönelik, kendi eleştirisine ve cahil kavramına karşın kendisinin bu kavramın neresinde, yakınında, uzağında, içinde durup durmadığına ilişkin bir sorgulamaya da gerek görülmeyeceği anlaşılabilir. Burada konuşan kişinin kavram ve tanımı arasında bir elçilik görevi üstlendiği söylenebilir. Elçinin sorumluluğunun olmayacağına/olamayacağına ilişkin verili bir geleneğimizin de olduğu düşünülürse konuşan kişinin cahil-cehl-cehalet kavramları üzerine düşünmesini gerekli kılacak bir şey de yok. Üstelik bu durumu besleyen bir öğrenme ortamı dikkate alınırsa, her kişinin kendini bir ön kabul olarak ‘bilen’ konumunda görüyor olması, kişiyi, sosyal psikolojik açıdan bir diğerini ‘bilmeyen’ olarak görmesine sebep olan temel zihniyet yanlışı olarak okunabilir. Bu zihniyetin ürettiği/üretebileceği metin türünün nasihat eden, bilgi veren, öğütte bulunan, daima bir başkasının bir şeyler yapması gerektiğine dair ima içeren, birilerinin bir şeyler yapması lazım gelen, modern zamanlar için özellikle her sosyal yenilgi ve hadisenin kökünün dışarıda aranması gereken, hayatta ‘olmak’ değil ‘gibi olmak’ davranışının egemen olmasını öngören, özetle teori ile hayat arasında salt bir elçi olarak var olabilen metinler olduğu – olması gerektiği anlaşılır bir şeydir. Elçi, doğal olarak kendisinden bir şey ‘olması’ istenen değil, mesajı doğru iletmesi istenen kişidir. Mesajın bir alıcısı daima olmak zorundadır ve bu alıcı değişkinlik gösterebilir. Sabit olan tek şey ise bu alıcının illa elçinin kendisi olmadığıdır. Doğal olarak elçi, mesaja kendinden bir şey katamaz veya ondan bir şey eksiltemez de. Yani elçi’nin ironik olarak mesaj taşımadaki konumu kendisi olamayışı ile ilgili bir durumdur. Kişinin kendinden bir şey katmadan yaşam içinde var olabilmesinin saygın bir tutum olduğunu iddia etmenin güçlüğü açıktır.

Yapaylık ile sahihlikten hangisine yakın durulduğu ile ilgili bir durum aynı zamanda toplumsal kalitenin düzeyine ilişkin bir belirlemeyi de içerir. M. Duverger’e göre iyi ile kötünün bir birinden ayırt edilememesi düşünceye karşı işlenmiş bir günahtı ve bilgeler, bu günahın ne bu dünyada ne de öteki âlemde bağışlanacağını söylerler. Çünkü on, on beş yaşlarındaki kişilerin kaleme aldıkları bu metinlerde, bir toplumun, bir ülkenin geleceğine ilişkin kaygı ve endişelerden söz edilmesi, bir samimiyetin ifadesi olarak değil, büyüklerin(!) onların çocuk dünyalarına karşı bir saygısızlığı olarak okunabilir, okunmalıdır…

Kişinin bireysel tercihini ya da kanaatini kodlayan kelimeler, yargılar, genelde beğenilere ve en azından yorum ve eleştiri yapabilecek düzeyde eşdeğer bilgiye eriştikten sonra benzer olgulara karşı yapıldığında anlamlıdır. Toplumsal bir probleme ve kavramsal içeriğinin olanca semantik farklılığına rağmen bir öğrenci kendisine öğretilen bir ‘cahil’ kavramı ve içeriğine sahip olarak kavrama kesin hâkimiyetini belirliyor ve kavramın toplumsallığı üzerine de yorumda bulunuyor. Bu tavır da elçinin fonksiyonelliğine uygun bir duruş olarak görülebilir. Çünkü elçinin kendine verilen / aktarılan bilgiyi sorgulaması, bilginin doğruluğunu veya yanlışlığını test ya da tecrübe etmesi, elçinin ontolojik konumuna aykırı bir durumu içereceğinden gerçekleşmesi zor bir şey. Diğer taraftan bilginin yanlışlığı veya doğruluğu hiçbir şekilde elçinin ‘masumiyetine’ halel getirecek bir tehlikeyi içermez. Elçi taşıdığı bilginin niteliği açısından sorgulanamazdır. Zira heybesine ne yüklenirse onun taşıyıcısı olmakla yükümlü hisseder kendini. Bir diğer husus ise elçinin bu bilgiyi bir yerlere taşıyor olma zorunluluğunun içinde bulunuyor olmasıdır. Elçi, kendisine yüklenilen mesajı nereye ulaştıracaktır? Bilgi taşınacaksa nereye tanışacaktır? Yukarıda da değinildiği gibi bu hedef, değişkenlik gösterebilir ve biz bu hedefin neresi olduğu üzerinde değil de neresi olmadığı üzerinde bir belirliliğe sahibiz: Bu hedef elçinin bizzat kendisi değildir… Bu öğrencimizin son cümlesinde de bilginin ve bu bilgiye ait sorumluluğun yöneldiği hedef görülüyor. “Cahil, eğitimsiz olan anne ve babanın çocuklarını okutmayacağı yerine aksine biz okumadık çocuklarımızı okutalım diye düşünmesi lazım.” Bu cümlenin son iki kelimesi olan ‘düşünmesi lazım’ söz grubu, eylemsel sorumluğun taşındığını ve hedefe iletildiğini işaretleyen bir durumu ifade eder. Mesajın karşıya iletilmiş olması taşıyıcının taşıdığı bu mesajdan beri olduğunu, kendisinin böyle bir sorunu olmadığını örtük biçimde içerisinde saklayan bir imadır da. Bu aynı zamanda mesajın ontolojik ağırlığından kurtulmak olarak da yorumlanabilir.

Bu ikinci alıntının ilk cümlesinden sonra talebe, ‘siz hiç doğar doğmaz bir insanı cahil diye adlandırdınız mı? Onun cahil olduğunu kesin bir yargıyla bildirdiniz mi?” diyerek bir karşı taraf oluşturuyor ve düşüncesi, bir mesaj alıcısına yönelik olarak ilerliyor. Sorumluluğun daima ötelerde, diğerinde, başkasında aranması gerektiğini içeren bir zihin eylemi bu. Çünkü kendisinin cahil olup olmadığının, kendisinin hayata karşı ne tür bir duruş aldığının, kendisiyle hayat arasındaki ilişkide kendisinin cehalet üzerinden konumunun ne olduğunun sorgulanmasına izin veren bir düşünce sisteminin dışında kalan zihnin, bu sorgulamayı başkaları üzerinden gerçekleştirir. Zira kendisine öğretilen, kendisine ezberletilen aynı şekilde bir başkasına öğretilecek aynı şekilde bir başkasına ezberletilecektir. Bir başkasına öğreten ve ezberleten kişinin yargı vermeye dair salahiyet sahibi olması, bu zihniyet geleneğinin bütünlüğü içinde olan şeydir. Nitekim talebe, sorularından sonra yargı bildiren cümlelere doğru bir yöneliş içindedir ve bu durum, metnin olağan akışı içinde aykırılık teşkil etmemektedir. Yukarıda da değinildiği gibi tanımlamak tehlikeliydi. Çünkü tanımlayan, tanımladığının arazlarından kendisinin azade kılınmış olduğunu da ima eder. Tıpkı elçinin taşıdığı bilginin sorumluluğundan kendisini korumuş olduğu gibi. Taşınan bilginin niteliğinin kendi masumiyetine yönelik bir tehlikeyi içermemesi durumu, elçinin ontolojik konumunun korunurluğunu belirleyen bir hâli ifade ediyor.

Üçüncü ve Dördüncü Alıntı“Gelecek günleri bilgili gençlere, gelecek Türkiye’yi aydınlık günlere, gelecek Türkiye’yi temeli bilgiyle atılmış insanlığın kollarına bırakmak için, aydınlık günler, bilgili gençler için eğitime yüzde yüz desteğe var mısınız? Türkiye’nin her yerinde eğitimsizliğin sebep olduğu çeşitli olaylarla karşılaşıyoruz. Bir yerde para için erken evlendirilip hayata küstürülen genç kızlar, bir yerde bilgilendirilmediğinden kendini kötülüğün kollarında boğulmaya bırakmış delikanlılar, bir yerde kendini kâğıt oyunlarına kendini kaptırmış insanlar, bir yerde cahilliğin sebep olduğu intihar olayları, hırsızlıklar, cinayetler, kısaca ardı arkası kesilmeyen bilgisizliğin sebep olduğu bütün kötü olaylar ve bütün bu olayları kapsayan, bu olaylara ev sahipliği yapan ülkemizin kalkınmayışı…” Sh. 62 (8. Sınıf Öğrencisi)

“Ey Türk halkı, Türk milleti! Geleceğimiz çocuklarımıza bağlıdır. Onlara destek verelim. Çünkü onlar bu ülkenin geleceği, onlar bu ülkenin önderi olacaklardır. Onların bir çökük bina gibi olmasına izin vermeyelim. Onları kurtaralım. Biliyoruz ki bu ülkenin geleceği onlardır. Sh.58 (6. Sınıf Öğrencisi)

Yukarıdaki pasajda iki alıntı bulunuyor. İlk alıntıda konuşan sekizinci sınıfta, takriben on beş yaşlarında bir öğrenci. İkinci alıntıda ise konuşan takriben on üç yaşlarında altıncı sınıf öğrencisi. İlk öğrencimizde alınan mesaj, yetişkinlere iletiliyor. Türkiye’nin aydınlık geleceğinin yeniden inşası için yetkili ve hayırseverlerin kollarını sıvamaları istenmekte, bu kitle eğitime yüzde yüz destek kampanyası ile yürütülen projeye katkı sunmaya davet edilmektedir. Elçi imgesi üzerinden bu satırlara yaklaştığımızda mesajın kendisi, mesajı ileten ile mesajın alıcısında elçilik sistemi açısından bir değişikliğin olduğu görülmez. Mesaj burada, üzerinde düşünülmesi istenen eğitime yüzde yüz destek konulu kampanya sloganı, mesajı yüklenen öğrenci ve mesajın alıcısı ise elçinin bizzat kendisi dışındaki yetkililer ve hayırseverlerdir. Bu yazılanların ortak özelliği, ben’in sana/size hitabı biçiminde bir üsluba sahip olmalarıdır. Konuşan ben; bilgi veren, davet eden, tebliğ eden, yargıda bulanan, yönlendiren, ne yapılması lazım geldiğini izah eden; özetle öznenin yetkilerini kendinde toplayarak sana/size hitapta bulunan bir üslup içinden düşünmekte ve yazmaktadır. Öğrenci farkında olmasa da burada özne konumunda hiyerarşik olarak kendini öncelemiş olmaktadır. Toplumsal zihniyet bakımından bir ironi ile de karşılaşmaktayız. Konuştuğunda ‘özne ben’in yetkileriyle düşünen ve yazan öğrenci, aynı zamanda kendisine sunulan mesajın bir ileticisi-elçisi- taşıyıcısı olduğunun farkında değil. Kendini özne sanan kişinin tamamen edilgen bir konumda yer aldığını bilmemiş olması belki de en acı olan şey. Sevgili Nejat Turhan’ın Öküzler Kitabı’nı hatırlamamak mümkün değil. Zira öküz, boğanın burulmuşuna denir. Yani öküzlük hali, bir boğanın kendi var oluş konumundan koparılarak bir başka konumda var edilmesi haline tekabül eder. Ve öküzün en bariz özelliği, kendisinin dönüştürülmüş bir şey olduğunu bilmemesi durumudur. Daha da açık ifadeyle kölenin kendini bir efendi sanma yanılgısı. Bu metinlerde de özne konumunda, yetki sahibi olarak konuşanın, ‘gerçekte kullanılmış, edilgen kılınmış ama bu durum kendisine hissettirilmemiş’ bir halde bulunuyor olduğunun farkında olmaması, işin hem en güç hem de ironik tarafıdır. Bu durum aynı zamanda bir yapaylığın ifadesi olarak da okunabilir. Bu tablo içinde sahicilikten söz etmenin inandırıcı olması daima kuşkulu olacaktır. Komedide naif bir güldürü öğesi olarak sunulabilecek bir husus da göze çarpıyor. Altıncı sınıf öğrencisi ‘geleceğimiz çocuklarımıza bağlı’ diyor. Bu ifade, bir çocuk tarafından bilinçli ve mizahın gölgesinden kullanıldığında tatlı bir ironiye dönüşebilirdi. Acı olan, bu ifadenin gerçeklik ve ciddiyet içinde söylenmiş olmasıdır. Bu zihin yapısında, eksiklik hep başkaları için var olan şeydir. Kişinin kendisi, dile getirdiği kusurlardan beridir. Yani iyileştirilmesi gereken daima başkalarıdır. Kişinin kendisi, iyileştirilmesi gerekenler arasında yer almaz. Zihnin gelişim sürecindeki temrin arenasında benlik, bir elçi olarak inşa edilmişse, muhayyilenin bu oyunun üstesinden gelebilmesi de ancak bir başka bakış açısının temrin arenasına katılmasıyla mümkün. ‘Geleceğimiz çocuklarımıza bağlı’ diyen bir çocuğun, kendisinin de bir çocuk olduğunun farkında olduğu elbette kabul edilebilir bir durumdur ancak bu durumun, gramere, cümlenin semantiğine yansımamış olması düşünüşün biçimiyle ilgili bir husustur ve ancak bir temrinle düzeltilmesi mümkün bir şeydir.

İnsanın, ciddiye alınmayacak metinleri üretmek zorunda bırakılması ve bu durumdan kişinin de habersiz olması durumu, benlik inşasında yapaylığın yeşermesine onay veren bir eylem olarak görülebilir. Bu durum, örtük biçimde eğiticinin de ‘bir şey olmak’ halinin dışında bir yerde durarak var olduğunu, talebenin de aynı şekilde ‘bir şey olmak’ halinin dışında bir yerde var edilerek orada durdurulacağı anlamında okunabilir. Belki geleneğimizin bu yönüyle eleştirel okunması bir zorunluluk olarak görülebilir.

Çocukların kaleme aldıkları bu metinleri, büyüklerin(!), bir nesle karşı işlediği günahın bağışlanmayacak denli boyutlara ulaştığının işareti saymamız yerinde olur. Çünkü bu durum iyi ile kötünün birbirinden ayırt edilememesi meselesi olarak önümüzdedir. Yapaylık ile sahihlikten hangisine yakın durulduğu ile ilgili bir durum aynı zamanda toplumsal kalitenin düzeyine ilişkin bir belirlemeyi de içerir. M. Duverger’e göre iyi ile kötünün bir birinden ayırt edilememesi düşünceye karşı işlenmiş bir günahtı ve bilgeler, bu günahın ne bu dünyada ne de öteki âlemde bağışlanacağını söylerler. Çünkü on, on beş yaşlarındaki kişilerin kaleme aldıkları bu metinlerde, bir toplumun, bir ülkenin geleceğine ilişkin kaygı ve endişelerden söz edilmesi, bir samimiyetin ifadesi olarak değil, büyüklerin(!) onların çocuk dünyalarına karşı bir saygısızlığı olarak okunabilir, okunmalıdır…

Beşinci Alıntı: “Amacımız kendimize ve insanlarımıza yararlı olmak. …haksızlığa başkaldıran hukukçusuyla ve ay olup insanını karanlıkta çaresiz bırakmamak tıpçısıyla. Ne yazık ki, eğitimin olanaklarından uzak, eğitimin bilincinden, kültüründen uzak çocuklarımız ve gençliğimiz cahilliğin pençesinde… Toprağımızda daha çok bilinçli, gelişmiş, dinamik bir toplum ve insan görmek varken, bu kör bakış niye?” Sh. 237 (11. Sınıf Öğrencisi)

Bu satırlarda belirgin olarak gün yüzüne çıkan şey, kişinin cehaleti kendinden uzakta, bir başkasında, ötelerde görme eğilimidir. Her zihin, tanımladığının dışında bir yer edinir kendine. Bir sınır içine, bir dar alana hapsettikleri ötekilerdir. Konuşanın, tanımlama yapan kişinin, ötekinin arazlarından kendini sakınıyor olması, muhayyilenin bir oyunudur. Bu husus, konuşabilme imkânının var edilmesi anlamında da ele alınabilir. Zira bir başkasına dair ‘ideal’ sınırlar içinden konuşabilmeyi mümkün kılan şey, kişinin bizzat kendisinin muhatap alınmaması durumuyla ilgilidir. Antik Yunan’da site sınırları dışında olanların ‘barbar’ diye tanımlanması da site içindekilerin kendilerini barbarlıktan beri tutmalarıyla mümkündü. Tanımlayan, tanımladığından azade kılıyor kendini. Tanımlamanın tehlikeli bir iş olduğunu söyleyen Latin atasözü, belki de bu düşünceyi bu ilişki biçiminden mülhem olarak gündeme almıştır. Oysa hakikat dilinde en iyi daima bizden dışarıda olandı. Üstelik irfan geleneğimiz de bunu ifade eder. Kişinin kendini bir diğerinden daima eksik ve kusurlu görmesi bir ahlak meselesiydi ve tevazuun ilk işareti olarak kabul edilirdi. Bu anlamda Gezgin’de sayın Yalsızuçanlar’ın belirttiği bir not vardı. Şeyh-i ekber bir gün deniz kıyısında yürürken elinde içki şişeleriyle gelen siyahi adamlara rastlar. İçinden herhalde ben bu adamlardan daha da kötü ve aşağı değilim diye geçirir. O sırada denizde boğulmakta olanların imdat çığlıkları duyulur. Siyahi adam elindeki şişeyi atarak denize koşar ve boğulmakta olanlardan birini kurtarır. Ve döner Şeyh-i ekbere: ‘sıkıyorsa diğerini de sen kurtar’ der. Bu notun bize duyurduğu temel şey, kişinin asla kendini bir diğerinden daha iyi göremeyeceği hususudur. Belki de geleneğin bu incelikle yanı, toplumsal hafızamıza ve bakış açımıza tam olarak sirayet etmemiş. Veya biz, bu inceliğin içimize girmesine izin vermeyecek kadar kaba davranmışız. Her neyse…

Görüldüğü üzere yukarıdaki metinde bir çocuk olan konuşan kişi ‘çocuklarımız’ diyerek kendini diğer çocuklardan ayıran bir düşünüş biçimini cümleye yansıtmış ve bir konuşan olarak kendisinin, seslendiklerinin dışında bir yerde olduğunu örtük biçimde ifade etmiştir. Diğer alıntılarda da görülen bir şeydi bu durum. Burada kişisel ben’in de bir varlık durumunu ortaya koyduğu gözden kaçmıyor. Ancak buradaki var olma durumu, diğerlerinin cehaletine yapılan vurgu üzerinden belirlenmektedir. Son cümlesinde ‘bu kör bakış niye’ serzenişi, kendisinin böylesi bir bakıştan azade olduğuna, diğer haliyle de kendisinin tanımına yapılmış bir göndermedir. Oryantalist zihniyet geleneğine yapısal olarak benzeyen bu düşünüş biçiminin, ondan ayrılan ince ayrımları içinde taşıdığını söyleyebiliriz. Oryantalist gelenekte öteki, bir bakıma öznenin kendisini neye göre inşa edeceğinin sorusuyla ilgiliydi. Özne, belirleyen – belirleyici olarak kendisine biçtiği özel nitelikleri ötekinin mahrumiyeti olarak görüyordu veya ötekinde belirlenen mahrumiyetler üzerinden kendini inşa ediyordu. Bunu yaparken kendisinin iyi olduğuna ve bu nedenle de öteki üzerinde sorumluluk sahibi olması gerektiğini bir zihin eylemi olarak ima ediyordu. Bir bakıma oryantalist düşünüşteki öteki, öznenin inşası üzerine kurulu bir zihin eylemi olarak görülebilir. Bu çocuk metinlerindeki öteleme, ötekileştirme eylemi ise tam tersi bir biçimde işlevsel kılınıyor. Aynı toplum içinde bulunan, aynı kültürün insanı olan, aynı medeniyet havzasında yer alan insanın, hayata ve topluma karşı sorumluluktan kurtulması, ağır yüklerin ve yanlışların dışarıya fatura edilmesi, bir bakıma kolay yaşamın konforunun korunması, tamamlanmış bir olgu olarak ben’in, suçlamalardan beri tutulması gerektiğini ima eden bir zihin ameliyesi olarak işlevsel kılınıyor. İlki bir egemenlik adına ötekileştirirken ikincisi ise toplumsal sorumluluklardan sıyrılmak ve hayatı en kolay ve sorunsuz halde yaşamak adına ötekileştiriyor. Yapısal olarak birbirine benzeyen bu iki ötekileştirme eyleminin arka planında yer alan saikların farklı olduğu görülüyor. Eksikliği sürekli dışarıda arayan bir zihin ameliyesinin, doğal olarak dış dünyayı kendi gözüyle şekillendirme ve biçimlendirme endişesi sürekli var olacaktır. Yaşam, eksikliklerin ve kusurların sürekli dışarıda aranarak devam ettiği / edeceği bir temrin arenasına döndüğünde, tehlikeli olan bir diğer durum da sürekli tetiklenerek var olagelecektir. Hayatı çekilir kılan, iletişimi düzenli ve sevimli bir hale getiren biricik zihin ameliyesi, her konuşanın yanılıyor olabilme ihtimalini düşünebilmesi ve karşısındakine de hatalı olabileceğine dair sezişleri sunabiliyor olmasıydı. Bir kimsenin eksikliği sadece dışarıda arıyor olmasının doğal sonucu, kendi bilgisinden kuşkuya düşmüyor olmak haliydi ve bu halin, birlikte yaşam kültürüne katkısı elbette sınırlıydı.

Kendinden dışarıda olan dünyayı kendi bakışına göre düzenlemek fikri, cehaletin tâ kendisiydi. Ve herkesin sadece diğerini eksik ve hatalı gördüğü yerde, herkesin sadece dışarıdakini bilmez olarak tanımladığı yerde, ilk olarak düzeltilmesi gerekenin kim ya da kimler olacağı daima belirsiz kalacak demektir.

Altıncı Alıntı: “Eğitim insanların hayatında yeme içme gibi temel bir gereksinimdi. …Eğitim, insanların doğumundan itibaren başlayıp hayatının sonuna kadar devam eden bir evredir. Nasıl ki okuma yazmayı öğrenmek için okula gidiyor, sıfırdan başlayıp yavaş yavaş eğitime öğretimi alıyor ve hayatımıza uygulamaya çalışıyorsak, hayatı bir okul olarak kabul edenler de vardır.” Sh.73 (7.Sınıf Öğrencisi)

Değerlerin toplumda benimsenmesi için bunların öğrenciye öğretilmesi, ezberletilmesi, bireyselliğin risklerinden kısmen de olsa arındırılmış olmak için bir yöntem olarak öngörülebilir. Daha da itaatkâr insan tipine kaynaklık ettiği için siyasal güç merkezleri tarafından belki bu ezbercilik teşvik de edilebilir. Çünkü yönetici kesimi bireysel olarak hesap veriyor olmaktan, yönetilen kesimi de sorumluluk almaktan özgürleştirdiği için getirisi hayli yüksek bir zihin yapısı bu. Fakat yaşamı kendi ben’inin biricik tecrübeleri üzerinden algılayan, kendi mutluluk yolunu kendi çizen, hayata karşı sorumluluk bilincinde olan, gerçekliğin ve hakikatin arayışına yönelik sınırları zorlayan, edilgen değil etken bir bireyin bu yöntemden çıktı olarak alınabileceğini söylemek zor.

Dışarıyı düzenlemeye eğilimli bir kişinin, olmak ya da olmamak sarmalında kendi olabilmesi yönündeki asıl engeli, yine kendisi oluyor. Çocuk yaşta açıklama sunmanın ve bilgi vermenin yükü altında bırakılmak, bir bakıma gerçek hayatta herhangi bir yük yüklenmeye gerek olmadığı anlamına da gelebilir. Tanpınar’ın deyimiyle bu durum, muhayyilenin girift oyunları arasında sezilebilir bir şeydir. Dışarıda olan biteni daha iyi anlamak, nitelikli birey ve topluma ulaşmak için verilecek çaba ve gösterilecek gayretten sorumlu olan entelektüeldi. Herkes bir diğerinin yetki sahasında rahat rahat konuşabiliyorsa orada kimsenin bir sorumluluk almadan rahat rahat konuştuğu pekâlâ anlaşılabilir. Sorumluluk almadan konuşanın, tökezlediğinde sığınacak bir mazereti de doğal olarak vardır.

Öğrencilerin yazdıklarında resmedilen asıl şey, onların nasıl eğitildikleri, onlara nelerin nasıl öğretildiği hususudur. Küçük yaşta büyümüş gibi duranların ileride gerçek bir hassasiyet sahibi olması pedagojik açıdan beklenebilir bir şey değil. Bir yanlışla büyümüş olanların günahı, düşünceye karşı işlenmiş bir günahtı ve toplumsal akıbetimizin bununla oldukça yakından ilgili olduğunu unutmak da aynı derecede bir gafletti. Adorno’nun deyimiyle yanlış yaşam doğru yaşanamazdı. Bu zihniyeti modern ortamlara taşımak, düşüncenin sefaletini daha da berraklaştırıyor. Yukarıdaki satırlar, ezbere dayalı, içselleştirilmemiş, başkalarının gözünden kendi zaafını saklayan insan tipini ortaya koyuyor. Eksikliğin daima ötelere, başkalara yüklenmesi durumu da kendini bu eksikliklerden sakınıyor olmak anlamında okunabilir. Bunlara benzer ifadeleri, üçüncü sınıf öğrencilerimizin kompozisyonlarında da görebiliyoruz. Dokuz ya da on yaşındaki talebenin, ülkenin geleceğine dair endişeler taşıması şüphesiz bir samimiyeti içermez ancak büyüklerin onların çocuk dünyasına karşı saygısızlığını açık biçimde içerir.

Yedinci Alıntı: “ Eğitim… Günlük hayatta ne çok kullanırız bu sözcüğü. “Çağdaş bir toplum için eğitim tek çaredir. Eğitim şarttır.” Gibi kullanmayı alışkanlık haline getirdiğimiz ne çok cümle var, içinde eğitim geçen…. Öyleyse gelin sizde katılın destek zincirine. Bu zincirin bir halkası da siz olun.” (s. 241-242, 9. Sınıf öğrencisi.)

Bu alıntıda kişi, eğitimin gerekliliği ile ilgili toplumda fazlaca bir kullanım olduğunu dile getiriyor. Bu cümle, kişi kendisini, eleştirdiği hususların dışında konumlandırmış bulunuyor. Toplumda eğitim ile ilgili sık kullanımlar olduğunu söyleyenin de aynı hataya düştüğünü görmezden gelme eylemi, ıslah edilmesi gerekenlerin daima başkaları olduğuna gönderme yapan bir zihin eylemi olarak görülebilir. İnsanın kendini eleştirdiği hususlardan beri görme eğilimi, bir zihniyet durumuna tekabül eder ve bu zihniyet asıl yanılsamasını, kendi masumiyetine olan inancıyla oluşturur. Kişinin şikâyet ettiği kitle içinde yer aldığı halde bundan masun olduğunu düşünmesi, asıl ürpertici olandır. Bu alıntıda ve diğerlerinin hemen hemen tümünde yer alan ortak bir durum da sorunu daima kendi dışında bir yerde görme eğilimiydi. Bu zihniyetin çözümü de daima dışarıdan beklemesi doğal bir sonuç olarak görülüyor.

Sekizinci Alıntı: “ Cahillik denen karanlıktan kurtulmak istiyorsak eğitim için bir kıvılcım da biz olmalıyız. … Ama burası Türkiye. Nereden bulacaksın o kadar duyarlı insanı. Bizde bir bencilliktir gidiyor.” (S. 239, 9. Sınıf öğrencisi.)

Aynı zihniyetin bir izi bu satırlarda da kendini açığa çıkarıyor. ‘Nereden bulacaksın o kadar duyarlı insanı’ ifadesi, çözümün kendi dışında bir yerde olduğuna dair zihin kodunu işaret eder.

‘Ben’ ile ‘eylem – hayat – gerçek’ arasındaki ilişki, kopmaz bir ilişkiydi ve ben’in kendisini var edebilmesi, gerçekleştirebilmesi için teori ve pratiğin unsurlarını benlik havuzunda eritmesi, onları yoğurması, şahsi dimağın süzgecinden geçirmesi, kendi karakterine uygunluğu üzerinden bir sonuca ulaştırması gerekirdi. Ben’lik inşası bu anlamda kendini gerçekleştirmeye yönelik bir sürecin içinde bulunur. Yaşama karşı şahsi bir sorumluluk anlayışının da gereği olarak ben’in, tamamlanmaya doğru bir seyir izlemesi bir temrin meselesidir ve insanın olgunlaşmasına ilişkin bir yoldur.

Tüm bunlar bize eğitim politikalarımıza ne tür görevlerin yüklendiğine ilişkin önemli ve açık veriler sunmaktadır. Ayrıca bu zihniyet durumunun patolojik bir yapıda olduğu ve bu zihniyetin hâkim olduğu bir toplumda, yekdiğerinin derdiyle dertlenebilme yeteneğinin hep kuşkulu olacağı söylenebilir. Ayrıca öğrencilerin yazmış olduğu bu metinler bize onları bu şekilde yetiştiren büyüklerin anlam dünyasına ilişkin veriler de sunar. Küçük yaşta büyümüş gibi duran bir kişinin, erken büyümüş çocuk olarak hayatın yükü altında ezileceği pedagojik açıdan öngörülebilir bir durumdur. Dolayısıyla bu insan tiplerinin ileriki yaşlarda gerçek bir hassasiyet sahibi olması da pedagojik açıdan mümkün görünmüyor. Bir yanlışla büyümüş olanların doğru bir yaşama ünsiyeti de kuşkulu olarak görülen bir diğer durumdur. Dolayısıyla eğitim politikalarının temel beceri alanlarına uygun fertleri yetiştirmede ne tür bir zihniyet ile karşı karşıya olduğu hususu, gerek ders kitaplarının gerekse müfredat içeriğinin oluşturulmasında önem arz eder.


* Bu yazı, İsmail SÜPHANDAĞI, Eğitimde Bitlis Dergisi, Yıl 1, Sayı 3, Ekim-Kasım-Aralık 2005, 'Eğitimde Model İnsan Tipi Üzerine [Öğrenci Kompozisyonlarından Hareketle Bir Zihniyet Tahlil Denemesine Giriş]' adlı yazının genişletilmiş halidir.

  28.04.2015

© 2015 karakalem.net, İsmail Süphandağı

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut