“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.622 yazı içinden]

Ene’sini bilen rabbini bilir mi?

Zeyneb Hafsa

“Nefsini bilen Rabbini bilir” sözünün kaynağı ve mahiyeti üzerine çeşitli yorumlar mevcut. Her ne kadar hadis olarak zikretmekte sakıncalar olsa dahi bunun hikmetli bir söz olduğunda şüphe yok. Bu ‘hikmet’i farklı mütefekkirler, farklı perspektiflerden yorumlamışlar İslam düşünce tarihimiz boyunca.


“NEFSİNİ BİLEN RABBİNİ BİLİR”... Bu sıkça telaffuz edilen fakat belki de aynı sıklıkla vukufuna erilemeyen sözle neyin kastedildiğini daha derinlemesine anlamak için yaptığım ufak çaplı okumaların neticesini paylaşmak istiyorum bu yazıda.

Öncelikle, bu sözün kaynağından başlayalım. Çünkü bu söz bazılarınca hadis olarak zikredilmekte ise de böyle olmadığına dair de bir hayli görüş bulunmaktadır. Osman Arpaçukuru’nun konuya dair görüşü şöyledir: “Yaptığımız araştırma sonunda bu rivayetin, sahih hadisin zorunlu öğelerinden olan senedden yoksun olduğunu gördük.”(*1) Arpaçukuru, konuyla ilgili bazı değerlendirmeleri de aktarmaktadır. Örneğin, tarihçi ve hadis hâfızı Sem’ânî’ye göre (ö.489) bu rivayet Hz. Peygamberden sabit değildir. Bilakis, bu söz, Yahya b. Muâz er-Râzî’ye aittir. İmam Nevevî (ö.676) ise bu söz hakkında, hadis olarak sabit değildir demektedir.

Ma’rifet-i nefs

TDV İslam Ansiklopedisi’nin ‘Nefsi bilmek’ anlamındaki ‘Ma’rifet-i nefs’ maddesinde de bu sözün hadis olarak bilinse de çıkış noktasının Harrâz olduğu yazılmaktadır. (Evet, bazı âlimler bunu Harrâz’a atfetmektedirler fakat bu konuda bir kesinlik yok gibidir, çünkü yukarıda da dile getirildiği gibi, başka bir kısım âlim de bunu Muâz er-Râzî’ye atfetmektedir.) Adı geçen maddede konuyla ilgili dikkat çekici bir açıklama, kanaatimizce, Kindî’nin şu görüşlerine dayanmaktadır: Kendinde iki temel varlık kategorisini (yani beden ve nefsi) tanıyan kişi, bu şekilde madde ve ruhtan ibaret olan dış dünyayı da tanıma imkanına ulaşmış olacaktır. İnsana ‘küçük alem’ denmesinin sebebi de budur. Bu görüş, ruhu ve nefsi aynı şey saymakta, aynı zamanda da hem büyük alem olan kainatın hem de küçük alem nezdindeki insanın madde ve ruhtan müteşekkil olduğunu, nitekim ikincisinden hareketle ilkini (ve O’nun yaratıcısını) daha iyi idrak edebileceği dile getirilmektedir.

İslam Ansiklopedisi’ndeki söz konusu madde, üzerinde durduğumuz sözün kaynağı olabilecek bazı Kur’an ayetleri zikreder. Bunlardan ikisi şöyledir:

“Varlığımızın delillerini (ayetlerini), (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz...” (Fussilet, 41/53)

“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler (ayetler) vardır. Hala görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 51/20-21)

Kindî’nin yukarıda zikredilen görüşü, tam da bu ayetlerin kısa bir açıklaması hükmünde gibidir. Bu Kur’an ayetleri ayrıca, ele aldığımız söz hadis olmasa bile yolu o söze uzanan ibarelerin Kur’an’da yer aldığını göstermektedir.

Farklı yorumlar

Gelelim bahsi geçen sözün mahiyetine. Her ne kadar bu söz yalın gözükse de anlaşılması ve açıklanması bakımından oldukça farklı görüşlere sebebiyet vermiştir ki bunlardan bir tanesinin örneğini yukarıda Kindî’den alıntıladık. Bir diğer örnek, İbnü’l-Arabî’nin Ahadiyet Risalesi’nde yer almaktadır. Ona göre Rabbi bilebilmek için kişi kendisini ‘hiç’ olarak bilmelidir. Burada ince bir nüans vardır: kastedilen şey, kendini hiç kılmak değildir. Zira İbnü’l-Arabî’nin tabiriyle:

“Varolmayan bir şey –şeyler var değillerdir– nasıl olur da kendi varlığından kurtulmaya çalışabilir? Olmayan bir şey nasıl yok olabilir?”

O halde, bilinmesi gereken şudur: Allahu Teala vardır ve O’nun yanı sıra hiçbir şey yoktur. Nitekim “Eğer bir kimse kendi nefsini tek varolandan, yani O’ndan başkası olarak görürse veya eğer nefsini, O’nun bir parçası olarak görmezse; bunun cevabı Resulallah Efendimiz’den gelir — ki o şöyle demektedir: Nefsini bilen, rabbini bilir.”

Burada nefsten kasıt, kişinin hakikatidir. Fark edileceği üzere İbnü’l-Arabî, bu sözü Peygamberimize atfetmektedir. Esas olaraksa, onun, kişinin kendi nefsini tek var olan Allah’tan gayrı görmediği takdirde Rabbini bilebileceğine dair görüşü, meşhur ‘vahdet-i vücud’ anlayışına dayanmaktadır. Bu, görüşlerden bir görüştür deyip devam edelim.

Nursi’nin ‘ene’ yaklaşımı

İkinci bir örnek görüş için Bedîüzzaman Said Nursi’nin Ene ve Zerre Risalesi’ne başvurmak istiyoruz. Orada şöyle yazmaktadır Said Nursi:

“Sani-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi bir ene vermiştir.”

Bu noktada akla gelebilecek temel bir soruyu (‘niçin Cenab-ı Hakk’ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?’ sorusunu) kendi kendine sorup şu cevabı vermektedir:

“Çünki mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar.”

İnsanın enesinin -ki bu kavram nefse yakın anlamlıdır- Cenab-ı Hakk’ın sıfât ve esmasının hakikatini gösterebilecek, tanıttırabilecek özelliklerde oluşunu, sınırsız olan ilahi sıfat ve esmanın ancak bir sınır söz konusu olması halinde bizim tarafımızdan anlaşılabilmesiyle izah etmektedir Said Nursi. Bu incelikli açıklamaya binaen bir teşbihte bulunalım isteriz: okyanusu sonsuzluk olarak alırsak (zira bulunduğumuz kıyı noktasından ucu bucağı görünmediği için bitimsiz olduğu hissini uyandırır) ondaki her bir şeyi en ince detayına değin bilmemiz mümkün olmaz, fakat bu okyanusun içindeki bir kısmı çevreleyip incelediğimizde bize bu okyanus ve içindekiler hakkında fikir verebilir. Çünkü o çevrili kısım, okyanustandır. Tıpkı bizim de O’ndan oluşumuz gibi. Şunu da ekleyebiliriz: kişi o sonsuz gibi olan okyanusu ne denli şümullü anlamak istiyorsa incelemek istediği alan da o denli geniş olmalıdır!

‘Ene ejderhası’

Yazıyı sonlandırırken, Said Nursi’nin, ene’nin mahiyetinin bilinememesi durumunda ortaya çıkacak tehlikeye dair şu önemli uyarısını aktarmak isteriz:

“Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-ı insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-ı insanı bel’ eder.”

Enelerimizin ejderhalara dönüşmemesi duasıyla...


1. http://www.sonpeygamber.info/hadis-olarak-bilinen-asilsiz-sozler-iii

  16.03.2015

© 2015 karakalem.net, Zeyneb Hafsa

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut