Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Tevekkül derinliği
–Hüseyin Eren

[*4.668 yazı içinden]

Kör Nokta ve ümmet parçalarını hatırlarken

Ahmet Ay

Bir dönüşümün eşiğinde olabiliriz. Ve şu an geri olmamız, herşey tersine döndüğünde, bilakis önde koşmamıza neden olabilir. Âl-i İmran sûresinde denildiği gibi: "Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin."


FRANCİS FUKUYAMA'NIN editörlüğünü yaptığı; Kör Nokta: Gelecek Senaryolarını Öngörmek (Profil Yayınları) kitabını okuduktan sonra aklıma hemen Bediüzzaman'ın Lemaat isimli eseri geldi. 'Neden?' derseniz, bildiğiniz üzere Lemaat içinde 'Bir Meclis-i Misalîde...' diye başlayan bir bölüm var. İşte o kısım, sanki bu kitabın işlevinin bir benzerini İslam ümmeti adına yapıyor gibi geldi bana.

Bu kitabın işlevi neydi, onu izah edersem: Fukuyama, kendisi gibi pekçok akademisyeni, ABD'nin merkezi olduğu bir dünyada, gelecek adına felaket senaryolarını tahmin etmeye çağırıyor. Bunu, kimilerinden öngörüleri hakkında makale isteyerek yapıyor. Kimilerinin ise benzer oturumlarda yaptıkları tartışmaları deşifre ederek kitaba ekliyor. İlk bölüm daha çok kaçırılan/ıskalanan felaketler üzerine. Neden kaçırıldıkları sorgulanıyor. (Örneğin: SSCB'nin dağılması.) Devamı ise tüm dünya adına gelecek okumaları şeklinde. Kehanet denmez bunlara. Falcılık değil. Tamamen feraset çalışmaları. Hatta Mısır'da şu an yaşananları, Amerika'daki 2009 ekonomik krizi gibi pekçok şeyi, yıllar önce yapılan bu tahminler içinde görüyorsunuz. Tutanlar da var, ıskalananlar da.

Peki, benim bu kitapla Lemaat'taki o kısım arasında kurduğum benzerlik ne idi? Öncelikle o eserin başlarından bir parçayı alıntılayayım:

"Şu millet-i İslâmın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet İslâmın âlemine saadet ve hürriyet. Olur geçen musîbet istikbâlde telâfi. Üçü veren, üç yüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Halini istikbâle tebdil eder, zîhimmet. Zira ki şu musibet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd-ü İslâmî hârikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet, tesri-i ihtizâzı, tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak. Zuhur edecek o vakit İslâmî medeniyet. Müslümanlar bilihtiyâr elbet evvel girecek."

Gördüğünüz gibi Bediüzzaman da tıpkı Fukuyama'nın kitabında olduğu gibi, fakat bu sefer ABD'nin değil, âlem-i İslam'ın merkeze oturduğu bir düzlemde; gelecek adına öngörüde bulunuyor. Birçokları keramet veya keşf diyebilir bunlara. Fakat ben onun aklî yolunun esaslarını diğer eserlerinden de bildiğim için 'feraset' içinde görüyorum tahminlerini. Çünkü neyi söylese, altında gerekçesiyle beraber izah ediyor. Mesela; hazır medeniyetin çöküşünü haber verdikten sonra nedenlerini de madde madde yazıyor. "Bana öyle görünüyor..." deyip bırakmıyor. Nitekim sadece bu değil, İslam medeniyetinin tevakkufunun nedenleri de var aynı metinde. Bu yüzden meseleyi keşf ve kerametten uzak, feraset ve akla yakın ele alıyorum. Bu, üzerine konuşmayı da daha kolay kılıyor.

Peki, yukarıdaki metinde Bediüzzaman'ın gördüğü nedir? Öncelikle İslam'ın geleceğinin parlak olduğu. Çünkü yaşanan sıkıntıların eksik kalan yanlarımızı iyileştirme adına bizi gayrete sevkettiğini öngörüyor. Şefkat, uhuvvet, tesanüd. Onarılan şeyler...

Katılmamak elde mi? Mısır'da, Arakan'da ve Filistin'de yaşananlar üzerine, değil yalnızca sokaklarda yapılanlar, sosyalmedyada yapılanlara bakarsanız, Bediüzzaman'ın öngörüsünün daha da somutlaştığını görürsünüz. Artık âlem-i İslam'ın hiçbir köşesi birbirinden habersiz değil. Birisine vurulunca hepsinden ses geliyor. Herkes birbirini takip ediyor ve birisine yapılana hepisi karşı koyuyor. Devlet ve siyaset ekseninde bu başarılamadı henüz belki. İstibdatlar var. Ama toplumlar düzeyinde bir ortak vicdanın oluştuğu görmezden gelinemez.

Bu kısımda Bediüzzaman'ın cesaretle söylediği birşey daha var: "Deniyet-i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak. Zuhur edecek o vakit İslâmî medeniyet. Müslümanlar bilihtiyâr elbet evvel girecek."

Doğrusu, önceleri bu 'evvel girme' meselesini pek anlayamazdım ben. "Yani neden yeni medeniyete müslümanlar daha hızlı girsin? Eğer birşeyde kazanç varsa, önce diğerleri saldırmıyorlar mı? İmkanları daha fazla değil mi? Yeni medeniyetin kazandıracaklarını da bizden evvel onlar görür herhalde. Evvel onlar koşar. Peki, bu şartlarda, müslümanların evvel uyanması nasıl olur..." diye sorguluyordum. İşte Fukuyama'nın kitabı içindeki bazı makaleler ve tartışmalar, bu noktada bakışaçımı yerinden oynattı. Altta alıntılarla da göstereceğim. Ancak özet geçersem:

Her medeniyet, üstünlük araçlarına bir noktadan sonra bağımlı hale geliyor. Terketmesi, topyekun kendini değiştirmesi anlamına geldiğinden, zorlanıyor. Statüko, yani geçmiş düzenin üstleri, direniyor. Örneğin; sanayi devriminin babası olan Almanya, bu sektördeki başarısı gözlerini kamaştırdığı için, bilişim devrimini ıskaladı. Yine petrol sanayinin babası olan Amerika, sırf ülkesindeki bu petrol lobileri zarara uğramasın diye alternatif yakıt projelerinde ağırdan alıyor. Yani bir medeniyeti güçlü kılan şeyler, vazgeçilmez olunca, bu sefer o medeniyetin ayağında ağırlık haline geliyorlar.

Bunun yanısıra iletişim ve ulaşım imkanları üzerindeki hızlı gelişmeler, bilgi paylaşımında küresel bir denge noktasına götürüyor bizi. Artık herkes aynı bilgiye aynı anda ulaşabilme gücüne sahip. Gregg Easterbrook'un kitaptaki ilgili ifadelerini alıntılarsam: "İnternet ve diğer ucuz iletişim yollarıyla bilgiye erişim imkanı genişlemektedir ve bilgi tıpkı dişmacunu gibidir: Bir defa sıkıldı mı tüpün içerisine bir daha asla geri konulamaz." Ayrıca Easterbrook'a göre II. Dünya Savaşı insanlığa büyük bir ders de vermiştir bu noktada:

"Ve Mayıs 1940'ın ortaya koyduğu ders (her zaman bilindiği gibi) özgürlüğün zorbalıktan yalnızca daha iyi değil, aynı zamanda daha güçlü olduğudur. Bu oldukça önemli bir derstir. Tarihçilerin 20. yy'lı değerlendirirken karşılarına çıkacak şeylerden biri, özgürlük ve zorbalığın savaş meydanındaki neredeyse her karşılaşmasında özgürlüğün galip geldiğidir."

Ve özgürlüğün özgüveni bütün dünyayı sarmıştır.

Fakat değişimin hızı ile ilgili fikirlerimizi, kitapta, daha çok Walter Russell Mead'ın söyledikleri etkiler:

"19. yüzyıl Çin'i çok sayıda farklı türden yeniliğe uyum sağlama konusunda bocalarken, Japonya'nın böyle bir sorunu yoktu. Bugün ise Çin, ne kadar zamandır olduğunu kimse bilmese de, çok daha iyi bir performans sergilemektedir. Sosyal tarih, değişimin hızı arttıkça dünyadaki pekçok toplumun buna ayak uyduramayacağını göstermektedir. Bu durum ABD için de geçerli olabilir."

Ruth Wedgewood onu destekler:

"Harvard'da ekonomi tarihi okuduğum dönemde David Landes bize ekonomik rekabetlere sonradan katılanların teknolojik avantajlara sahip olabileceğini anlatıyordu. Bu durumda hızlanan değişim, yaşamı ABD gibi eski, yerleşmiş bir güç açısından daha güç hale getirebilir. Değişim, Amerikalıların pekçok sanayi kolunda birlikte yaşamaya alışmak ve dikkat etmek zorunda kalacakları birşeydir."

Bunun olabilirliğinin altını çizen üçüncü kişi Anne Applebaum'dur:

"Şu an için dünyanın sonunun gelmesiyle ilgili endişelerimi dile getirmeyeceğim. Bunun yerine Amerikan dünyasının sonuna dair bir bakışaçısı sunacağım. Pekçok kişi ABD'nin daima dünyanın en büyük gücü olarak kalacağını düşünmektedir. Oysa I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden yalnızca bir gün önce bile Avrupalılar, imparatorlukların dünyaya sonsuza dek hükmedeceğini düşünüyorlardı."

Toparlarsam, alıntılar eşliğinde söylemek istediğim şey şuydu: Bir dönüşümün eşiğinde olabiliriz. Ve şu an geri olmamız, herşey tersine döndüğünde, bilakis önde koşmamıza neden olabilir. Âl-i İmran sûresinde denildiği gibi: "Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin."

Bütün dizginler Allah'ın elinde. Bugün Avrupa'da tekrar yükselen faşist seslerin ve İslamofobyanın altında da Batı'nın değişen dengelere karşı gösterdiği tepki yok mu? Aynı dönemde Türkiye'nin yalnızlığından, dış siyasette yanlış yerde durulduğundan vs. bahsediliyor. Küresel güçlerle aramızın bozulduğu söyleniyor. Kaybedeceğiz deniyor. Olabilir. Fakat değişmeyen şartlarda ve şartlar değişmezse bu doğru. Sadece Arap coğrafyasının uyandığını düşünün! Petrole dayalı ülkelerin (en başta ABD'nin) dizginlerini yitirmesi demektir bu. Ve o zaman, menfaatin değil uhuvvetin kazanacağı bir zemin olabilir. Bakalım kader ne gösterecek... Ancak ben yine de Bediüzzaman'ın öngörüsünün bir hakikatin altını çizdiği kanaatindeyim: Ümmet, parçalarını hatırlıyor!

  09.01.2015

© 2015 karakalem.net, Ahmet Ay

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut