Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

‘İmam’ ve ‘Cemaat’
–Abdullah Taha Orhan

[*4.572 yazı içinden]

 Arşiv

 Yaşanmış Bir Günden Kâinat Manzaraları

Yazara Mesaj Gönder

BİR VARMIŞ, SIFIR YOKMUŞ. Evvel ‘zaman’ içinde, zaman da, mekân da yokmuş. Yani, kâinat yokmuş. derken, “00:00” diye birşey belirmiş levhalarda.

... Ve gün doğmuş, zaman doğmuş.

*

Herşeyin hikâyesi, işte öylece başlar. İşte o anda, boşluk nokta nokta dalgalanır; dev bir çekirdek, devliğine yaraşır bir gürültü ile patlar, âdeta bir enerji hamuru halinde yoğrulur.

... Ve kâinat doğar.

* * *

Bize sanki milyarlarca yıl imiş gibi gelen ‘kâinat günü,’ başlamıştır artık. O ‘ilk an’dan milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere milyarda bir saniye sonrasına gelinir. ‘Kâinat’ adlı, trilyonlarca derece ısıya sahip o dev enerji çekirdeğinde sürekli çarpışmalar yaşanır. Fotonlar bürekli birbirleriyle çarpışırlar. O çarpışmaların beraberinde madde çiftleri vücuda getirilir. Proton-antiproton, nötron-antinötron, elektron-pozutron ve daha yüzlerce madde-antimadde belirir, kaybolur; belirir, kaybolur.

Kâinatın bütün ömrünü 24 saat kabul edersek, saniyenin trilyon kere trilyonlarca biri kadarcık bir zamana tekabül eden 14. saniye yaşanmaktadır şimdi. Genişleyen kâinatın sıcaklığı üç milyar santigrat dereceye düş kadar iner. Ve işte o zaman, ilk atom çekirdeği beliriverir—bir helyum çekirdeği.

Beşinci dakikada ise, hidrojen çekirdeği de doğar. Sıcaklık düşmeye devam etmektedir.

Ve bize göre, 700.000’inci sene gelir çatar. Sıcaklık beş bin dereceye düşer. Böylelikle, (-) elektrik yüklü elektronlar, çekirdekteki (+) elektrik yüklü protonlarca, elektromanyetik kuvvet aracılığıyla, zap u rapta alınır.

... Ve atom doğar.

* * *

Şimdi, bize göre, milyonlarca sene sonrasıdır. Ama o milyonları, kâinat saati sadece yirmi dakika olarak gösterir. O dakikada kâinat bir dönüm noktasındadır. Atomun yaratılışı sonrasında, elekromanyetik kuvvet sahneden çekilmiş, atomun içine sindirilmiştir. Öylece çekim kuvvetine kapı açılır; hidrojen ve helyum atomları, birbirini çeker duruma getirilip, kozmik bulutlar halinde toplanırlar. Atomlar biraraya biriktirilip, çekim kuvvetleri birbirine eklendikçe, bulutlar büyür de büyür. Yeteri kadar atomun toplandığı bulutlar ise, kâinat binasına tuğla olurlar.

... Yani, galaksiler doğar.

* * *

16:00

Uzunca bir sabahın, uzunca bir öğlenin ardından, kâinat gününün ikindi vakti yaklaşır. Galaksiler içinde yıldızlar vücuda gelmeye başlamıştır. Doğan her yıldıza bir yörünge biçilir; ber bir yıldız, oturtulduğu yörünge beşiğinde salınır durur. Birçoğu dada bebek iken yumar gözlerini; ölür gider. O bebeklerin nükleer fırınlarında pişirilen ağır elementler ise, süpernova denilen patlamalarla, doğacak yeni yıldızların hammaddesi olarak kullanılırlar.

Tanıdık bir diyarda da aynı şeyler yaşanır. Uzayın uçsuz bucaksız siyahlığında pembemsi bir gül gibi salınan Samanyolu da aynı şeyleri yaşar. Yıldız yavruları doğurur; yıldızları patlar, yıldızları ölür, yeni yıldızlar doğar.

... Güneş de doğar.

* * *

20:00

Akşam vakti gelip çatıverir. Samanyolunun nazlı yavrusu Güneş, büyümüş, anne olmuştur. İki elin parmağı sayısınca yavrusu ile, kâinat bayırında dolanır durur. Analarının sinesinden kopup gelmiş yavrular, onun etrafında pervane olurlar. Onlar da dolanırlar. Analarının dizi dibinden hiç mi hiç ayrılmazlar. Zaten o yüzden, kâinat sakinleri o sevimli miniklere ‘gezegenler’ adını takar. Hele sevimli mi sevimli, minnacık bir gezegen vardır ki...

... Adını ‘Dünya’ koyarlar.

* * *

23:53

O sevimli minik dünya, o sevimli haliyle, kâinat sakinlerinden bir iltifat, bir iltifat görür ki, sormayın. Sanki hepsi ona çalışır; hepsi onun için çalıştırılır. Üşümesin, yanmasın diye yumuşak, mavi-beyaz bir zırha büründürülür. Başına mavili bir telli duvak örülür. Üstüne yağmurlar yağdırılır. Dağlarının yanıbaşına denizler getirilir. Atomları molekül haline getirilir. Moleküllerinin çok çok az bir kısmından DNA’lar kurulur. Derken hücreler dünyaya gelir.

... Ve hayat doğar.

* * *

23:58

Yerküre, rengârenk, capcanlı bir gömlek giyinir şimdi. Devâsâ ağaçlar, dev eğreltiler ortasında dinozorlar, mamutlar, dev yarasalar görünürler. Ne var ki, ömürleri pek kısa sürer. Ne kadar mı? Sadece bir dakika—yüzbinler sene yani. Ve o bir dakikanın sonunda, ileride ‘petrol’ veya ‘taşkömürü’ olarak yeniden gün yüzü görmek üzere, hepsi toprağa karışırlar.

* * *

23:59

Kâinat gününün son dakikasında, herşey şimdiki gibidir. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler, dünya, yerküre, dağlar, denizler, dereler, göller, hayvanlar, bitkiler, kısacası herşey ile, kâinat şimdiki halindedir.

Ve hepsi bekleşir. Galaksiler de, kelebekler de. Çünkü tablo tamam değildir. Son dakika gelip çatmıştır. Ama kâinat ağacı beklenen meyvesini henüz vermemiştir. Beklenen kişi hâlâ gelmemiştir. Başlangıçta dev bir enerji çekirdeği halinde yaratılan kâinat, koca bir ağaç gibi olmuş; galaksi dalları üstünde yıldız yaprakları yeşertilmiş; dünya tomurcuğundan hayat çiçeği açılmış; ama beklenen meyve henüz dünyaya gelmemiştir. Saniyeler geçer, bekleyiş sürer. Saliseler hızla koşuşturur, kâinatın kalbi heyecanla küt küt atar. Yüzlerde belli belirsiz bir ümitsizlik: “Yoksa o gelmeyecek mi? Bir de gelmezse? Bu kadar güzellik, bunca harikalık, küçüklüğüyle birlikte, hepsini görüp özümseyecek, hepsini kendi içinde yoğurup yorumlayacak meyvesinden mahrum kalıp giderse...?”

* * *

23:59:59

Son saniye bile gelir çatar. Hâlâ ne gelen vardır, ne gelenin haberi. Heyecan doruktadır. Merak, endişe, ümit, bekleyiş.. hepsi de yaşanmaktadır.

Ve işte o an, birden meyve beliriverir. Minik, minnacık. Nazik, nazenin. Güzel mi güzel. Sevimli mi sevimli.

... Ve insan doğar.

* * *

Doğar doğmaz gözlerini açar. Kendisine bakar; kendisi gibi insanlara bakar, gülümser. Çiçeklere, kuşlara, bitkilere, hayvanlara bakar. Dağlara, derelere, göllere, denizlere uzanır, sevinir. Gözünü engine diker, gökleri seyreder, hayran olur. Zamana bakar, herşeyin içinde yaşandığı ‘kâinat günü’ne bakar, şaşırır. Akıl gözü kâinat ağacını gözbebeğine sığdırır. Kalb gözü, kâinat gününü son ana sığıştırır. Şu notlar nakşolur kalbine:

“Acayip bir yerdeyim. Atomlardan kurulmuş bir mekandayım. her bir atom ayrı bir dünya; her bir atom, elektron, proton, nötron, pozitron, muon, pion, gluon gibi yüzlerce parçacığı barındıran ayrı bir âlem.

“Atomlar birleştirilip moleküller vücuda getirilmiş. Moleküllerin bir kısmı DNA, RNA, mitokondri... gibi atom ailelerinden meydana gelen hücre ülkesinin vatandaşı olmuşlar. Hücreler doku halinde birleştirilmiş; dokular organlara tuğla yapılmış. Organlar, sistemlerin tuğlası. Sistemler birleştirilmiş, canlılar dünyaya gelmiş. İnsan yapılmış, ben yapılmışım. O yapılış ile muntazam bir şehri andırıyormuşum.

“Benim gibi milyarlarca ‘şehir’ var dünya mahallesinde. Ve dünya, kâinat adlı milyarlarca daireli; her dairesinde milyarlarca oda bulunan muhteşem bir sarayın minnacık bir odası gibi...

“Ve hepsi de mükemmel. Saray da, mahalle de, şehirler de, ülkeler de, âlemler de.

“İyi de, NEDEN?”

Ve o soruyla, herşey başkalaşıverir.

  19.01.2004

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

2algilatmaali kizilirmak, 08.08.2006, adana

kainatin ve insanligin metaforlarla imgelenmis

oldukça lezzetli bir varolus hikayesini okuduk.iyi ki varsiniz...

1mükemmelmahfuz sevinçkan, 22.07.2005, İstanbul

bununla kalmamalı

daha iyisi için bekliyorum




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut