Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Ümit çiçeği
–Metin Karabaşoğlu

[*4.653 yazı içinden]

“Her şey ortaya çıktığında…”

Abdullah Taha Orhan

Hakikat “bizim”dir. Biz anlamasak ve hiçbir makul açıklama yapamasak dahi, bizimdir ve o hakikat bizi üstün kılacak, bize inanmayanlara gününü gösterecektir.


MAKUL ZEMİN ayaklarımızın altından kayıp gittiğinde, iknadansa icbar tercih edilir hale geldiğinde en sık kullanılan argümanlardan biridir: “her şey ortaya çıktığında göreceksin benim ne kadar haklı olduğumu ve senin ne kadar haksız olduğunu.”

Son çaredir bu argüman. Elimizde tek bir makul kelâm dahi kalmayınca sarılacağımız cankurtaranımız. Çünkü o kadar inanmışızdır ki haklılığımıza ve hakkın “bizliğine”, aksi yönde en küçük bir ihtimali dahi kabul etmek istemeyiz. Çaresiz “her şey ortaya çıktığında göreceksiniz” deriz.

Hakikat “bizim”dir. Biz anlamasak ve hiçbir makul açıklama yapamasak dahi, bizimdir ve bizi üstün kılacak, bize inanmayanlara gününü gösterecektir.

Hakikati sonuca ve ‘biz’e endekslemek

İşte bu kurgudaki en temel problemlerden biri, belki de birincisi, hakikatin sonuca ve hatta sadece ve sadece bu dünyada görülecek sonuca endekslenmesidir. Bizim dediğimiz sonuç ortaya çıktığında biz haklı olacağız, çıkmadığında ise binbir türlü teville henüz zamanın gelmediğini ama er-geç görüneceğini söyleyeceğizdir.

Son günlerde çok sık duymaya başladığımız “her şey ortaya çıktığında…” söylemi bu temel illetle malul maalesef. Hakkı sonuca ve “bize” endeksleyen bu iddia, ânı ıskalıyor; sözümona kendini haklı çıkaracak sonuca ulaşmak için süreç boyunca hakkı, hakikati ve hukuku bir yana bırakıyor. Maksatlar vasıtaları tebrie ettiği gibi bu nazarla, sonuçlar da süreçleri tebrie ediyor.

Oysa hakla batılın arasını ayıran furkânımız olan Kur’ân-ı Hakîmimiz bize asıl sonucu defaatle göstermiyor mu? Âkıbet müttakîlerindir diyor ve hatta vasfı muttasıftan dahi soyutlayarak, akıbet takvânındır diyor Tâhâ sûresinde. Zira müttakî olan insan, dünya hayatı cihetiyle fani olacak, fakat takvâ sıfatı ise ebediyen ve her ân galip olacaktır. Bu örnekte de görüldüğü gibi, insan hakkı değil, hak insanı kuşatacak ve kul hakka boyun eğdiği müddetçe hakkın kendisine sunduğu akıbetten o da nasipdâr olabilecektir.

Kazanan, her daim takvâ olacaktır

‘Sonuç takvânındır’ demek aslında bize her ân bir sonuçla yüz yüze olduğumuzu ve her ânımızın sonucunu ebedi âlemde göreceğimizi de ifade ediyor. Buradan bakınca her sonucun aslında süreç ve her sürecin aslında sonuç olduğunu ve aynı derecede ehemmiyetli olduğunu görüyoruz.

Her ânının hesabını vereceğine ve bunun ebedî sonuçları olacağına inanan bizler, bu durumda nasıl inanabiliriz ki dünyevî sonuçların süreçlerdeki haksızlıklarımızı haklılaştıracağına?

Zira biz asıl son-uca, ahirete iman ediyoruz.

Özetle, sonuca odaklananlar sonuca bakarak haklı olduklarını ispata çalışıyorlar. Velev ki sonuç onların “lehine” olsun, bu sonuç süreci tebrie edecek mi? Elbette hayır. Çünkü son tahlilde kazanan biz fânî insanlar değil, takvâ gibi bâkî hakikatler olacak.

Umarım bunu anladığımızda çok geç olmaz.

  02.02.2014

© 2015 karakalem.net, Abdullah Taha Orhan

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut