Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.597 yazı içinden]

N-T ambargosu üzerine zorunlu bir açıklama!

Yazara Mesaj Gönder

Bugün “N-T kitaplarımıza niye sansür uyguluyor?” sorusunu doğru bulmuyorum. Bu, ‘düne kadar’ doğru bir soruydu belki; ama bugünün doğru sorusu değil.


HAYAT TECRÜBEM, bir insana veya bir insanlar topluluğuna dair isabetli bir kanaate ulaşmak için, söylem ile eylem arasındaki tutarlılık mı, tutarsızlık mı olduğuna dikkat etmem gerektiğini söyler bana.

Yine hayat tecrübem der ki, bunu anlamanın iki yolu vardır: (1) İlgili kişi veya kişiler topluluğu, zayıf olduğu yerde dile getirdiği söylemi, muktedir olduğu yerde de dile getiriyor ve dahası uyguluyor mu? (2) Bir gerilimin olmadığı zamanda dile getirdiği söylemi, bir gerilim vasatında da sürdürüyor ve dahası uyguluyor mu?

Bu iki sorunun cevabı evetse, bu durum söylem ile eylem arasında bir tutarlılık olduğunun nişanesidir. Her iki sorunun cevabı hayırsa, ortada açık ve müzmin bir ‘söylem-eylem tutarsızlığı’ durumu vardır. Sadece birinin cevabı ‘hayır’ ise dahi, teşhisimiz ‘söylem-eylem tutarsızlığı’ olacaktır.

Kişilerin veya toplulukların ahlâkının sınandığı en manidar geçitlerden biridir sözkonusu olan. Öyle bir geçittir ki, meselâ henüz bir müşrik iken dahi söylemi ile eylemi tutarlı olan Hz. Ömer, kişiliğine yerleşmiş bu mertlik ve tutarlılık sayesinde o kadar kısa zamanda o büyük dönüşümü gerçekleştirebilmiş; buna karşılık meselâ Abdullah b. Übey b. Selûl bu hasletten nasipsiz olduğu için o kadar sene Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın yakınında olmasına rağmen nifaktan imana bir türlü geçememiştir. Söylem-eylem tutarlılığına sahip bir kişinin, kâfir ise dahi, imana geçme gibi bir imkânı; söylem-eylem tutarsızlığıyla mâlûl bir kişinin ise, ‘iman edenlerden’ olduğu halde nifakın eşiğine düşebilme gibi bir imtihanı vardır.

Âlemlerin Rabbi, işte bu yüzden uyarır Saff sûresinde iman edenleri: “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah indinde çok büyük bir kabahattir. Haberiniz olsun ki, Allah kendi yolunda kurşunlu bir bina gibi kaynamışçasına saf bağlayarak çarpışanları sever.”

Bu âyetlerden ve bir bütün olarak Kur’ân’dan anlarız ki, Allah ‘kusursuz kullar’ olmamızı beklemez bizden; ama söylemi ile eylemi tutarlı, yapmayacağı şeyleri söylemeyen, yapmak istediği halde yapamadığı şeylerden dolayı da istiğfar edebilen kullar olmamızı ister. Yapmayacağı şeyi söylemek ise, Saff sûresinin bir sonraki âyetinden anladığımız üzere, Benî İsrail’in Hz. Musa’ya verdiği eziyet kadar büyük bir ezâdır. Söz, senettir; vefa, imandandır; o halde mü’mine yakışan, sözüne uygun bir eylemliliktir.

Son ayların bir numaralı gündem konusuna bu açıdan bakıldığında, hayretlere düşen nice insana karşılık, ekseriya bir ‘hayrete hayret’ durumu yaşıyorum açıkçası...

Çünkü bugüne kadar yaşadığım tecrübeler, hiyerarşinin en üstündeki isimden başlayarak bütün bir yapıya sirayet eden bir söylem-eylem tutarsızlığını nicedir belgeliyor.

Bu tutarsızlığın en açık örneklerini ise, otuz küsur senedir yayın hayatının içinde olan biri olarak neşir hayatında gördüğüm tutarsızlıklar teşkil ediyor.

Bizatihî yaşadıklarım, güçlü hissettiği yerde farklı, zayıf hissettiği yerde farklı; gerilim yokken farklı, gerilim varsa farklı, yani söylemi ile eylemi tutarsız bir kimliği içeriyor.

Sözü biraz daha açalım. Bir yazar, editör ve yayıncı olarak benim açımdan Fethullah Gülen hareketini tanımada en önemli ayna, N-T adıyla bilinen yayın-dağıtım ağı olmuştur. Ve bu aynadan düne kadar benim dünyama yansıyan gerçek, karşımızdaki yapının müthiş bir söylem-eylem tutarsızlığıyla mâlûl olduğudur.

Niye bugüne değil de ‘düne kadar,’ onu da izah edeceğim, ama öncelikle şu kaydı düşmem gerekiyor: Bir dağıtımcı ve kitapçının her kitabı dağıtma ve satması fiilen mümkün olamayabileceği gibi, fiilen mümkün olsa dahi böyle bir mecburiyeti yoktur. Bir dağıtımcı ticarî sebeplerle veya başka saiklerle bazı yayınevleriyle çalışabilir, bazılarıyla çalışmayabilir; bazı yazarlara açık olduğu gibi bazı yazarlara kapanabilir; bazı kitapları buyur ettiği gibi, bazı kitaplara hayır diyebilir. N-T dahil hiçbir dağıtım ağının veya hiçbir kitabevi zincirinin her kitabı alma ve her kitaptan bir nüsha bulundurma gibi bir mecburiyeti yoktur. Dün böyle düşünüyordum, bugün de düşüncem budur, yarın da böyle düşüneceğim.

Ama bir yayınevi, ‘muhabbet fedaisiyiz’ söylemi içerisinde husumet icra ediyor; ‘hoşgörü’ söylemi içerisinde hor görüyor ise; işte buna itiraz etmek hakkımızdır ve gereklidir.

Bir kurumun dilediği tercihte bulunmaya ne kadar hakkı varsa; muhatapların da, kendisine bir söylemin taşıyıcısı ve mümessili misyonu yüklemiş yapılardan o söyleme uygun bir eylem bekleme hakkı, söylem-eylem tutarsızlığına ise tavır koyma hakkı vardır.

Bu bakımdan, ‘düne kadar,’ kendisini Fethullah Gülen’in temsil ettiği misyon ve söylemle tanımlayan N-T isimli dağıtım-kitabevi zincirinin bazı kitaplarıma uygulamış olduğu sansürü, boykotajı, dahası Gülen hareketi içindeki bazı isimlerin bazı kitaplarım veya bütün kitaplarımla ilgili olarak geliştirmeye teşebbüs ettikleri ‘okunmasını engelleme’ gayretini eleştirdim. Çünkü bunların her biri, ortadaki söylem ile asla tutarlı olmayan eylemlerdi. Dolayısıyla, dile getirdiğimiz eleştiri, söylemde bir samimiyet olduğu hüsnüzannına dayanan bir söylem-eylem tutarlılığı daveti niteliğindeydi. (Bu konuda, meselâ 2007 tarihli bir yazım için bakınız: http://www.karakalem.net/?article=2716)

Ki bu meyanda yaşadıklarım, hazin, hatta trajikomik örnekler dahi barındırıyor.

Misal?

Meselâ, İletişim Yayınları bünyesinde yayınlanan “Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce” isimli ansiklopedide yer alan “Fethullah Gülen ve Mehmet Kırkıncı, askerî darbeye olan desteklerini açıkça ifade ederek 1982 Anayasasını desteklediler” cümlesi dolayısıyla, sadece benim kitaplarımı değil, Karakalem’in bütün kitaplarını artık dağıtmamakla bizi tehdit etmeleri... Üstelik bunu, “Evet, bu söylenen doğrudur; ama sizin bunu bu vasatta söylemenizi kabullenemeyiz” diye ifade etmeleri... ‘Zayıf’ gördükleri mü’min kardeşlerinin yayınevi Karakalem’e böyle derken, dayandığı zemin itibarıyla ‘güçlü’ gördükleri İletişim’e karşı sansür uyguluyor görüntüsü vermemek için ansiklopediden bir miktar alacaklarını ama dağıtımını yapmayacaklarını bizzat söylemeleri...

Halbuki, ilgili ansiklopedideki ilgili cümle benim yazmış olduğum makaleye değil; uzunca yıllar ilgili câmianın Aksiyon dergisine ciddi ücretlerle yazı yazdırdığı bir isme aitti. Nitekim daha sonra bu hatalarını görüp bu ‘husumet fedaisi’ ve ‘horgörü’ yüklü ‘ambargo’larından vazgeçmiş; ama bu süreçte hem ‘refleks’lerini, hem söylem-eylem tutarsızlığının görkemli bir örneğini peşinen sergilemişlerdi.

Yine, misal mi?

Said’leri Ararken isimli kitabımda yer alan ve mü’minâne bir nezaket içerisinde Fethullah Gülen hareketi eleştirisi içeren bir paragraf için, hem de ‘Bu yazılanlar doğru’ denildiği halde şahsiyetime karşı alenen saldırı teşebbüsü ve yine tehdit! Ama Karakalem’e ve şahsıma karşı böyle bir saldırıya sebebiyet veren aynı paragrafa, başka bir kitapta ‘olur’ vermişlerdi. Açıklayalım: Said’leri Ararken isimli kitabımın bir özeti SUNY Press’te yayınlanan bir makalede yer aldığı için, o makalenin önce Gelenek Yayınları, sonra Etkileşim Yayınları tarafından yapılan ve N-T’nin dağıtımına onay verdiği çevirisinde de vardı! Ama ilgili yayınevleri ‘mimli’ olmadığı için, o paragraf o kitaplarda ‘görülememişti.’

Başka?

Yine Bediüzzaman üzerine bir diğer kitabımın, Tehlikeli Denemeler’e yönelik tehdidin gerekçesi olarak, ilgili arkadaşımıza “Mustafa Kemal’e yönelik eleştirilerim’ gösterilmişti. Gariptir, çevirisini yayınladığımız, Avustralyalı mü’mine ablamız Katherine Bullock’un Tesettürü Yeniden Düşünmek isimli kitap da aynı gerekçeden nasiplendi!

Başka?

Yine Bediüzzaman ve Risale-i Nur üzerine söyleşiler içeren Gelenek ile Gelecek Arasında Bediüzzaman isimli kitabımız, bir zamanlar Fethullah Gülen’e en yakın isim olarak anılan ama nedense ve nasılsa sonradan câmiadan nice nice ismin bir türlü anlam veremediği şekilde üstü çizilen Latif Erdoğan ağabeyle bir söyleşiye de yer verdiği için dağıtımı yasaklanmış ve sansürlenmişti.

Daha nice örnek sıralamak mümkün, ama son bir örnek: ‘Muhabbet fedaileri’ ve ‘hoşgörü’ ve ‘diyalog’ söylemi devam ederken sansürlenen, basımı ve okunması yasaklanan son kitabım, Risale Okumaları’nın beşincisi olan “Geleceğe Dönüş” isimli kitap. Ki bu kitap, “Faşizm Nerede, Demokrasi Nereye?” başlıklı bir yazıyı da içeriyor ve bu yazı “Cemaatler de demokratikleşmeli” cümlesiyle bitiyor!

Bütün bu örneklerin sergilediği söylem-eylem tutarsızlığına karşı eleştirimi mü’minâne bir duyarlılık içinde bugüne kadar ifade etmeme karşılık, yakın dönemde bütün kitaplarıma yönelik bir ambargonun yaklaşık 40-50 gün önce başladığını hissetmeme karşılık, bu konuda konuşmayı tercih etmedim.

Hatta, bir hafta kadar önce, bir arkadaşımın, sevgili Senai Demirci’nin kitaplarına da ambargo uygulaması başlatıldığını bizatihî Senai’nin sosyal medya üzerinden öğrendiğimde, kendisine bir DM göndererek, bu konunun dile getirilmesini uygun görmediğimi belirttim. Çünkü, dün ‘muhabbet fedaisi’ iken, ‘hoşgörü’den ve ‘diyalog’dan söz edilirken uygulanan sansür, ambargo ve okuma yasağı açık ve bariz bir ‘söylem-eylem tutarsızlığı’na işaret ettiği için eleştirilebilirdi. Ama şimdi ortada olan, yine eleştirilebilir olsa da, en azından ‘söylem-eylem tutarsızlığı’ boyutuyla eleştirilemez durumdaydı. Çünkü ‘ya bizdensin ya kara topraktan’ mantığıyla, bütün ümmete sırtını dönmüş, hep ümmetin aleyhine işlerin içinde olmuş koç görünümlü kurtların ‘gönüllerine girme’yi ise gönlüne ve kafasına koymuş; alnı her gün secdeye değen insanları ‘terörist’ ve ‘örgüt reisi’ olarak tanımlamaya kendisini şartlandırmış ‘husumet fedaileri’ne yakışanı yapıyorlardı. Bu kadar sene devam eden söylem-eylem tutarsızlığından sonra, bu kez yeni söyleme yakışan bir eylemdi yapılan.

Dolayısıyla, her geçen gün başkaca yazarların da ‘ambargo’ listesine eklendiklerini duyduğum şu zamanda “N-T kitaplarımıza niye sansür uyguluyor?” sorusunu doğru bulmuyorum. Bu, ‘düne kadar’ doğru bir soruydu belki; ama bugünün doğru sorusu değil.

N-T, gönlünü ve aklını bu yapılanlardan soyutlayabilmiş ve en azından kalben bu yapılanlara buğz edebilen iman kardeşlerimizi istisna tutarak konuşursam, ilgili yapının ve bu yapının en üstündeki kişinin sergilediği hal ile uyumlu bir şekilde, bu şartlarda, bu ruh hali, bu kalp ve bu akılla kendisine yakışanı yapıyor! Dileriz utanır ve tevbekâr olurlar, ama bugünkü eylem, bugünkü söylemle birebir örtüşüyor!

Bu şartlarda ona söylenecek olan, bu kadar yakîn hâsıl olduktan sonra, hâlâ daha dünkü ‘söylem’ üzerinden geliştirilen bir hüsnüzanla yapılana kibarca itiraz geliştirmek değil; elinden geleni ardına koyma rahatlığında, ‘seninle doğmadım ki seninle öleyim’ izzetiyle hareket edebilmektir. Böyle bir ambargoyu, dertlenmeden, sızlanmadan ve şikâyet etmeden, bir şeref olarak üzerinde taşıyabilmektir.

Öte taraftan, bir bütün olarak dindar câmianın yayıncıları için ellerini başlarına koyup düşünme zamanıdır.

Hem de ‘Mâmehurân hırsızlarını tevbekâr ve sofi eden’ bir sır olarak, ne diyordu Bediüzzaman?

“Başkasına itimad etmeyen nefsiyle teşebbüs eder.”

  24.01.2014

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut