“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Ümit çiçeği
–Metin Karabaşoğlu

[*4.602 yazı içinden]

 Arşiv

 Düşenin Dostu Olmak

Yazara Mesaj Gönder

KUR’ÂN’IN HİKMET ve rahmet yüklü âyetleri arasında toplum hayatı, cemaatî hayatlar, dostluklar ve arkadaşlıklar açısından beni en ziyade sarsan, Âl-i İmran sûresinin 159. âyetidir. Bu âyet Hakîm ve Rahîm bir Rabbin sözü olarak bize hikmet-rahmet beraberliğini ders verdiği gibi, ‘âlemlere rahmet’ olarak gönderilen Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın bizler için nasıl bir rahmet elçisi olduğunu da belgelemektedir.

Bu âyet, ondan önce gelen otuz civarındaki âyetle birlikte, Uhud savaşının akabinde nazil olmuştur. Nitekim, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) Uhud’da savaşın ‘galibiyet’ten ‘mağlubiyet’e dönüşmesiyle birlikte sergilediği bir davranışı övmektedir.

Hepimizin değilse bile çoğumuzun bildiği üzere, Kureyş müşriklerinin güçlü bir orduyla Medine üzerine yürüdüklerini haber aldığında, Hz. Peygamber sahabilerini toplar ve durumu kendilerine arzedip onlarla istişare eder. Hz. Peygamberin tercihi, Kureyş’le bir meydan savaşı yapmak yerine, Medine’de kalıp şehri savunmak yönündedir. Ancak, Bedir’e katılamamış sahabiler, Hz. Hamza gibi bahadır sahabiler, ve de genç sahabiler müşrik ordusunu şehrin dışında, Uhud’da karşılama eğilimi içindedirler. Hz. Peygambere şehri savunmayı kendisine Allah’ın mı emrettiğini, yoksa bunun kendi kişisel tercihi mi olduğunu sorarlar. Hz. Peygamber bu konuda kendisine bir âyetin inmediğini bildirince de, kendi görüşlerini açıkça ifade ederler. Yapılan istişarede bu görüşü benimseyenler çoğunluğu teşkil ettiği için, Hz. Peygamber de çoğunluğun tercihine uygun şekilde ashâbını Uhud’da bir meydan savaşına hazırlamaya başlar.

Bu savaşta Resûl-i Ekrem’in üzerinde ısrarla durduğu ve ashâbını sıkı sıkıya tenbihlediği iki husus vardır: (1) Kureyş süvarilerinin hücumuna açık tepelik bölgede bulunan okçular, meydanda ne olursa olsun, mevzilendikleri gediği asla terketmeyeceklerdir. (2) Uhud meydanında doğrudan müşriklerle çarpışan mü’minler, Kureyş müşrikleri arkalarını dönüp kaçmaya başlasalar dahi, ganimet peşinde olmayacaklardır.

Ancak, savaşın müslümanlar lehine gelişmesi ve bozguna uğrayan müşriklerin kaçmaya başlaması üzerine, Hz. Peygamberin her iki emri de çiğnenir. Doğrudan çarpışmanın içinde yer alan sahabiler, az bir grubu hariç, ganimet toplamaya başlarlar. Okçular da, az bir kısmı hariç, mevzilerini terkedip ganimet peşine düşerler. Bunun üzerine, Kureyş’in bir köşede beklemekte olan süvarileri okçuların boş bıraktığı gedikten savaş meydanına girerler. Süvarilerin saldırısı, gerisin geriye kaçmakta olan Kureyş piyadelerini de yeniden savaşa dönmeye cesaretlendirir. Böylece, iki nebevî emre uymamanın sonucu olarak, mü’minler ordusu iki ateş arasında kalır. Böylece, İslâm ordusu açık bir galibiyete doğru giderken hazin bir yenilgiyle tanışır. Kureyş piyadeleri ile süvarileri arasında kalan sahabilerin yetmişten fazlası şehit edilmiştir. Şehitler arasında, Peygamber Efendimizin bahadır amcası Hamza ile Medine’nin kalbini İslâm’a açan büyük sahabi Mus’ab b. Umeyr de vardır. Pek çok sahabi de ciddi şekilde yaralanmıştır. Hz. Peygamber de yüzünden yaralanmış, dişi kırılmıştır.

Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) tercihinin aksine Medine’de bir şehir savunması yerine Uhud’da yapılan meydan savaşında, yine Resûlullah’ın iki uyarısına uyulmaması sonucu ortaya çıkan tablo, işte budur. Açık bir mağlubiyet, yetmişin üstünde şehit, yüzlerce yaralı... Bu zayiat içinde bir tek Hz. Hamza’nın şehadeti bile Peygamber Efendimiz ve sahabiler açısından müthiş bir kayıp hükmündedir. Ne var ki, kayıplar Hamza’yla sınırlı da değildir.

Açıkçası, ortada ciddi bir mağlubiyet, bu mağlubiyetin gerisinde ise feci bir kusur vardır—bedeli son derece ağır olan bir kusur... Nitekim, hayatta kalan sahabiler, işledikleri bu kusurun da, bu kusurun getirdiği ağır bedelin de farkındadırlar. O yüzden, müthiş bir suçluluk psikolojisi içindedirler. Duydukları pişmanlık ve utanç had safhadadır. Bu pişmanlık ve utanç, savaşın en şiddetli anlarında Resûl-i Ekrem’in ‘öldürüldüğü’nü duyduklarında tarif edilmez bir noktaya tırmanmıştır. Sonradan Hz. Peygamberin ölmediğini görmüşlerdir; ama ‘anam babam sana feda olsun’ diye hitap edegeldikleri Hz. Peygamberin yüzünden aldığı yaranın kendi kusurlarının sonucu olduğu da besbelli ortadadır.

Apaçık bir kusurun ağır bedeli apaçık ortada iken, Resûl-i Ekrem (a.s.m.) eşsiz bir davranış sergiler. Yaptıkları yanlışı onların yüzlerine vurmaz. Ne “Ben Medine’de kalalım dediğim halde niye Uhud diye tutturdunuz? Niye beni dinlemediniz?” diye çıkışır; ne de “Gördünüz mü yaptığınızı? Yüzümdeki şu yaranın hesabını kim verecek? Amcam Hamza’nın, Mus’ab’ın, yetmiş küsur sahabimin hesabını nasıl vereceksiniz?” kabilinden sözler söyler. Bilakis, Âl-i İmran sûresinin 159. âyetinde buyurulduğu üzere, Rabbinin katından gelen bir rahmet ile, onlara karşı yumuşak davranır. Suçlayıcı, incitici, kırıcı tek kelime dahi etmez.

Resûl-i Ekrem’i dinlememeleri yüzünden yaşananlar, hele savaşın o hezimet ortamında müşriklerden duydukları “Muhammed öldü!” naraları, sahabilere zaten yeterince büyük bir vicdanî acı ve sorgulama yaşatmıştır. Hz. Peygamber bu yangının üstüne körükle gitmez. Yaşadığı her türden acıyı yüreğine gömer. Kırıcı tek söz etmez. Bir kez olsun onlara karşı suçlayıcı bir bakış yöneltmez. Âyetin bildirdiğine göre, o durumda Hz. Peygamberin sergileyeceği sert ve suçlayıcı bir davranış, zaten müthiş bir suçluluk psikolojisi yaşayan sahabiler için büsbütün yıkıcı bir tesir icra edecektir. Rabb-ı Rahîm ilgili âyette bu durumu şöyle bildirmektedir:

“Katımızdan gelen bir rahmetle, sen onlara yumuşak davrandın. Şayet onlara sert davransaydın, kırılan tesbih taneleri gibi, etrafından dağılıp gideceklerdi.”

Hz. Peygamberin Rabbimiz katından gelen bir rahmetle Uhud’da sergilediği, ardındaki hikmeti ise Âl-i İmran sûresinin bu âyetiyle yine Rabbimizin bütün zamanlara bildirdiği bu davranışın, mü’minler topluluğu içerisinde, özellikle de iman hizmeti dairesinde yaşanan bir dizi probleme karşı ciddi bir çıkış yolu sunduğunu düşünüyorum.

Zira, ortaya koyduğumuz bir ölçünün ona uyma sözü veren kişilerce çiğnenmesi durumunda, veya özelde bizim ortaya koyma durumunda olmadığımız imanî ölçülerin dışına çıkılması durumunda mü’min kardeşlerimize karşı bizim sergilediğimiz tavır, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) sergilediği tavırla ne yazık ki örtüşmüyor.

Yanlış bir muhakeme yürüterek veya nefsine uyarak ayağı sürçen, tökezleyen, düşen, ama aynı zamanda kalbi ve vicdanı yaptığının yanlışlığını kabul eden, ancak hatasının bir şekilde yüzüne vurulacağı, dahası herkese ilan olunacağı endişesiyle kendisini iyice harap eden bir mü’min kardeşimize karşı nasıl davranıyoruz sahi? Dışlamadan ve suçlamadan, sanki birşey olmamış gibi onu aramızda tutmaya mı çalışıyoruz? Yoksa, yüzüne karşı veya arkasından, açık açık veya ima yoluyla suçlama ve dışlama yoluna mı gidiyoruz?

Maalesef, her zaman değilse de çoğunlukla, ikincisi oluyor. Ve buna karşılık, ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: bir noktada ayağı sürçerek düşen mü’min kardeşlerimizin, suçluluk psikolojisi içinde ve suçunun yüzüne vurulacağı endişesiyle, kırılan tesbih taneleri misali, etrafımızdan dağılıp gitmesi...

Hangimiz, kendi hâfıza arşivinde buna dair hazin tecrübeler olmadığını söyleyebilir?

Dahası, hangi birimiz, bir noktada yanlış akıl yürütmelerle veya nefsimize uyarak sürçmemize rağmen mü’min kardeşlerimizin bizi dışlamayacağından, bilakis yüzümüze vurmadan ve arkamızdan da konuşmadan kendimizi toparlamamıza yardımcı olacaklarından yüzdeyüz emin haldeyiz?

Oysa bu âyet, Resûl-i Ekrem’in Uhud’da sergilediği davranışı överek ve bu davranışın ardındaki hikmeti göstererek, bizi düşenin dostu olmaya çağırıyor.

Dolayısıyla, başka âyetler kadar bu âyetten, başka hadiseler kadar Resûl-i Ekrem’in Uhud’daki bu davranışından aldığı dersle “Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terketmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmaktır” diyen bir büyük insanın belirttiği şekilde, düşenin dostu olmak gerekiyor.

Bunun yolu ise, sanırım, dışlamayıp kucaklayan, suçlamayıp bağışlayan bir büyük şefkat ve hikmetle donanmaktan geçiyor...

  02.01.2004

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut