“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.617 yazı içinden]

 Arşiv

 Said’i Aramak

1998 yılının baharında, Said Nursî’nin—bir anlamda coğrafî ve fani, diğer anlamda mecazî ve manevî—yolunun izini sürmek üzere, Urfa’daki boş mezara uzanan bir seyahate başladım.

Orta Doğuya yaptığım her seyahatimde, Anadolu’nun bozkırları boyunca uzanan ve gelişmemiş köyler ile güzel manzaralı kasabalarda mola veren bir otobüs yolculuğu yapmayı hayal ederdim. Manevî âlemin bir kaşifi olarak sahip olduğum titizliğe binaen, bu gizemli şahsın izlerini araştırırken, kendi kendine yeten ve kendi kendini açıklayan evrenin mikrokozmosu gibi olan Türkiye’deki bu İslâmî hareketin merkezine helezonik bir ilerleme ile ulaştım. İki konuda yanıldım. Birincisi, böyle bir araştırmada ilerlemenin—eğer ilerleme denilebilirse—basit ve doğrusal olacağını varsaydım. Oysa her seferinde, bir tereddütle, başladığım yere geri döndüm. İkincisi, bu İslâmî hareketin yekpare, tanımlanabilir belirli bir akım olduğunu varsaydım. Oysa çok geçmeden siyasî, kültürel veya manevî meşruiyetin tanımı noktasında çok keskin bölünmeler sergileyen seküler rejimin karşısında, meşruiyet mücadelesi noktasına kilitlenen ve farklılıkları ile biraraya gelen birçok akımın varlığını farkettim.

*

BİR AKŞAM ÜSTÜ, KENDİMİ soluk yeşil bir binanın önünde bekler halde buldum. Durduğum yer birkaç ay önce uğradığımı hatırladığım, İstanbul’un batısında, varoşlar bölgesi Yenibosna idi. Yenibosna, büyükşehrin plansız aşırı büyümesinden nasibini almış, yamaçları boyunca bir gecede inşa edilen gecekonduların, birçok hikâyesi olan apartman bloklarının, dar ticarî sokakların, koyunların otlandığı boş arsaların, büroların, küçük sanayi bina ve atölyelerinin olduğu bir manzaraya sahipti.

Kapı üstündeki levhada “İstanbul İlim ve Kültür Vakfı” yazılıydı. Kapıcı, temiz, koyu renk takım elbiseleri ve olgun tavırlarıyla dikkatimi çeken bir grup insanın beklediği üst kata gitmem için yol gösterdi.

Ömür boyu güvendiğim sezgisel duyumun tecrübesine dayanarak, hakkında çok az şey bildiğim bu toplantının, kurulu saatin zil sesiyle uykudaki birini uyandırması gibi, benim dünyamda farklı bir etki oluşturacağını hissetmiştim. Beklenmedik olayların gizli bir el gibi yönlendirmesi ve meraklı tanışmaların yol göstermesi ile, kendimi, kendilerini Bediüzzaman Said Nursî’nin fikirlerini yaymaya adamış, halk arasında Arapça ve Türkçe bir kelime olan ve ‘ışık’ anlamına gelen ‘Nur’un takipçileri’ mânâsında Nurcular (ki bazıları bu lakabı küçük düşürücü olarak da kullanır) olarak tanınan hareketin göbeğinde buldum.

Modern Türkiye’deki İslâmî dinamizmin merkezinde yer alan bu hareket hakkında hiçbir bilgim yoktu. Müslüman din adamlarının yönetimi ellerinde tuttuğu İran’daki dinî hareketlerden farklı olarak, seküler sistemin katı bir şekilde uygulandığı Türkiye’de, Nurcular tedbirli hareket etme konusunda ustalık kazanmışlardı. Kendilerinin belli etmemelerine rağmen, kimi insanlar onların sayısını toplumun yüzde onuna tekabül eden altı milyonla ifade ediyorlar. Hoşgörüsüz öğrenciler ve radikal solcular, onların askerlerle ve sağ partilerle işbirliği yaptığını iddia ediyorlar. Antropologlar, siyaset bilimcileri ve siyasal İslâm taraftarları, onların pasif ve mistik özellikleriyle yalnızca rejimi kuvvetlendirdiklerini söylüyorlar. İstanbul’un en çok satan gazetesinde yazan bir uzman ateist, onların yeni ve modern kılıflı bir tarikat olduğunu söylüyor. Onların ölmüş liderlerini, gericiliğin yeniden canlanması ile eş tutan militan (ve çoğu zaman askerî) seküleristler, onları Türkiye gemisini artan dinî dalgalarla batırıp rejimi ele geçirmeye çalışan tehlikeli fundamentalistler olarak görüyorlar.

Bu farklı yorumlara rağmen, kafamda birşey büyük bir netliğe ulaşmıştı.

Eğer bu ifadeler Doğuyla Batı arasında sıkışmış bir ülkeye dair basmakalıp sözler değil, Batılılaşmış, çağdaş Türkiye imajı tarafından gizlenmiş bir ülkenin gerçek gizemi ise, onu araştırmak ve aydınlığa kavuşturmak benim bir amacım olacaktı.

* * *

İSTANBUL, ÇOK YOĞUN BİR Yakın Doğu mega-kenti olarak, Batılı görünmek için çok çaba sarfediyor ve çoklukla da bunu başarıyordu. Bu şehir, Batılı ve Kuzey Amerikalı akranlarından pek ayırd edilemeyen, düzgün traş olmuş, parlak yüzlü, cep telefonları ve el çantaları ile dolaşan insanlarla dolu, camekanlı çok katlı binalarıyla gurur duyuyor. Orada, gerekli uluslararası ticaret caddeleri, uluslararası lüks oteller ve her yerde bulunan evrensel markaların sergilendiği uluslar-üstü dev ticaret merkezleri dikkat çeker. Günümüzde basın, çok kalabalık Eminönü’ndeki eskimiş bürolardan, Yenibosna’nın ötesine kadar uzanan, Çevre Yoluna nâzır, aynalı şirket merkezlerinin olduğu alana kadar yayılan ve birkaç istisna dışında çok büyük saraylara dönüşen bir yapı ile, dördüncü kuvvet olmaktan çıkıp birinciliğe yükselmiştir.

Ziyaretçi bir yazar için bunlar, güven vermekten hayli uzak alâmetler. Cesaret kırıcı başka şeyler de var. Türk medyasındaki kişiler, kaprisli ve, örnek aldıkları Batılı meslektaşlarını andıracak tarzda, egoları kabarık bir kişiliğe sahipler. Aydınlar ajandalarında randevular, gazete köşe yazıları ve talk showlara çokça yer verdiğinden, bizim yaptığımız araştırmalara yer bulamıyorlardı. Akademisyenler, diş ipliğinden inşa edilmiş kompleks terazi modelini andıran belirli jargonların kullanıldığı şişkin makalelerle, korkarak ilerleyen ve fakültelerindeki yoğunluk içine gömülen bir güruhu andırıyordu.

Doğrusu, bu aksiliklere bir tane daha eklemek gerekiyor. Dr. Necmettin Erbakan’ın başında olduğu Refah Partisi’nin 1994 belediye seçimlerinde ve 1996 genel seçimlerde elde ettiği güçlü, hatta şaşırtıcı sonuçlardan sonra, Türkiye eski İslâmî siyasî kalıntıların yeniden yükselmesine karşı zayıf durumda olduğunu anladı. Erbakan’ın bu başarısının yalnızca rejimi şaşırttığını sanmayın. Aslında, tanım gereği bütün sağlam rejimler kördür. Yabancı gazeteciler, yazarlar, akademisyenler—casuslar ile gizli servis ajanlarını ve silah tüccarlarından sarf-ı nazar edersek—ülkeye akın edip, bir uzman gibi, Dünya Düzenine ve Serbest Piyasa Güçlerine karşı yeni bir tehdit olan İslâmî irtica öcüsünü el yordamıyla arayıp, seküler zırhın çatlaklarını keşfe çalıştılar. Acaba Türkiye ikinci bir İran mı olacaktı, Mısır’daki olayların bir tekrarı mı yaşanacaktı, veya başka bir Sudan mı olacaktı, yoksa korkunun en yeni versiyonu olan Cezayir’e mi benzeyecekti? Acaba bakışları dehşet saçan sakallı Talibanlar birden sokaklarda dolaşıp acımasızca insanları mı cezalandıracaktı? Yirminci yüzyılın sonuna yaklaşıldığı bir zamanda, bir kere daha, Batıyı ve onun değerlerini, çağa ters düşmeksizin, kim savunacaktı?

Halk tabakasından, yabancı dil bilen az sayıdaki insanın, araştırmacıların soruları karşısında, sabırlarını kaybetmeleri veya hiç konuşmamayı tercih etmeleri hoşgörülebilir. Onların nazarında Türkiye yeterince araştırıldı, analiz edildi ve açıklandı.

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nda tanıştığım insanlar, geleneksel İslâmî kavramları kullanmaları, zengin ve edebî bir konuşmaya sahip olmalarıyla, farklı bir kesiti temsil ediyorlardı. Onlar, sosyal bilimlerin gevezelik yapan sahte bilginlerine benzemiyorlardı. İşaadamı olmalarına rağmen, benimle konuşmak için yeterince vakitleri olduğu izlenimi edindim.

Kısa bir girişten sonra, güzel kokulu çay servisi yapıldı ve sohbet başladı.

İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, gözlüklü Profesör R., hazır bir tebessüm ve güzel İngilizce’si ile duyarlı ve zoraki bir ricada bulundu. “Lütfen ismimi yazmayın” dedi, ben not defterimi çıkarırken. “Bu ricam yetkililerden korktuğum için değil. Onlar bizi zaten biliyorlar. Ancak, söyleyeceklerim ve yapacaklarım sırf Allah rızası için olacağından, ismimi ifşa etmek istemiyorum.”

Prof. R.’nin söylediği sadece kısmî bir yorumdan ibaret olamazdı. Onun bu metodu, sonradan edindiğim bilgilere göre, üç ay önce yine bu bölgede karşılaştığım ve hakkında kitabın ilerleyen kısımlarında daha çok şeyler duyacağınız, başında karizmatik lider Fethullah Gülen’in bulunduğu, üstü kapalı bir otoriter yön barındıran ve anaakım Nurcularla yarış halindeki bir topluluk ile Nurcular arasındaki önemli bir farkı yansıtıyordu.

“Said Nursî’nin görüşlerini ve düşüncelerini yüz yüze anlatmak oldukça zor” diyordu Prof. R. Asırlarca süren, İslâmî eski bir gelenek olan dinî bilgilerin sözlü anlatımla hocadan talebeye aktarılmasına muhalif olarak, Said Nursî İslâm dünyasında yeni bir müeseseleşme kültürü inşa etmişti. “Onun keşfettiği metodu tatbik etmek için bir organizasyona ihtiyaç olduğundan dolayı biz varız. Bizim vakfımız yayın, basım ve radyo istasyonu ile hizmet ediyor.”

Nurcular, kendi kurucuları gibi, organizasyon disiplininden kaçındılar. Kişisel ilişkilerin büyük öneme sahip olduğu sufî grupları ile, yapı ve hiyerarşinin esas teşkil ettiği Refah Partisi ve onun devamı Fazilet Partisi’nin aksine, Nurcuların gayesi, Kur’ân’ın bir tefsiri ve Kur’ân’a dair devam edip giden bir tefekkür olan Risale-i Nur Külliyatıyla doğrudan, aracısız bir irtibat kurmaktır. Bu anlamda, inananlar Külliyattan istediği şekilde istifade etmekte serbesttirler.

Prof. R., “Bediüzzaman herhangi bir alimin veya tarikatin takipçisi değildi. O, ‘Zaman hakikat zamanıdır, tarikat zamanı değil’ der” diyordu bana. “Onun yaptığı, eğer isimlendirmek gerekirse, şuurlu imanı elde etmek için daha kısa bir yol bulmak veya Kur’ân’a giden doğru bir çizgi açmaktır. Bediüzzaman, bilim asrı olan yirminci yüzyılda, sorulan her türlü suale Kur’ân’da cevap bulunduğunu ispatlar.”

Ben, bir yolunu bulup, sohbeti, o zamanlar benim araştırma konum olan, bir siyasî hareketle temsil edilen İslâm ve onun baş düşmanı seküler devlet arasında, eskiden gizlice (şimde açıkça) yaşanan mücadeleye getirmek istedim. Ancak zamanla, bana ev sahipliği yapanların ve onlar gibi düşünen milyonların bu gerçeği farklı biçimde gördüklerini anladım. Onlar, kendilerini iman ile küfür arasında çok eskilere dayanan savaşın devamı olarak gördükleri bir mücadelede vazifedar biliyorlar. Silahları ise, feragat, sabır ve sebat.

Serin bir Mart gününde ağır bir siyasî hava her tarafı kaplamıştı. Bir yıldan biraz uzun bir süre önce, 28 Şubat 1997 tarihinde, Türkiye’nin gölge hükûmeti—yani, gerçek gücü elinde bulunduran orga—olan Millî Güvenlik Kurulu, devletin bütünlüğüne karşı birinci tehdit olarak, on yılı aşkın bir süredir devam eden ve Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından bile daha önce zayıflama trendine giren Güneydoğudaki Kürt isyanının akıttığı kanlar yerine ‘siyasal İslâm’ı gösterdi. Kuvvet komutanları, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bazı bakanlardan oluşan Kurul, Dr. Erbakan’ın başında bulunduğu koalisyon hükûmetini kısıtlamayı amaçlayan ‘tavsiye kararları’ aldı.

Bu tedbirler, dinî eğitim veren İmam Hatip okullarını da kapsıyordu. Başörtülü hanımlar üniversitelerden ve kamu kuruluşlarından uzaklaştırıldı.

Birkaç hafta önce, Ramazan’ın son Cuma gecesinde, İslâm’ın üçüncü kutsal şehri olan Kudüs’ün siyonist İsrail devleti tarafından işgalini hatırlamak üzere tertiplenen Kudüs gecesi kutlamasından sonra, Sincan sokaklarında tanklar dolaştırılmıştı. Dr. Erbakan, Washington’ın emri gereği, generaller tarafından İsrail ile stratejik işbirliği yapmaya zorlanarak rencide edildikten sonra istifa etti ve Refah partisi ‘illegal’ ilan edildi. Bu işbirliğinin ustalarından biri olan Daniel Pipes, askerlerin tepkisinin iki ülke arasındaki askerî işbirliği anlaşmasının bir fonksiyonu olduğunu açıkça beyan etti.

Ordu yetkililerinin Amerikalı akıl hocalarının düşüncelerine karşı duyarlı olduğu şekilde, siyasîler ve halkın ordunun isteklerine karşı duyarlı olduğu Türkiye’de, 28 Şubat olayları bir darbe olarak algılandı. Generaller, perde arkasında, Refah Partisi tehlikesini ve onun devamı olan Fazilet Partisi’nin yükselişini durdurmak için, geleneksel sağ ve sol partilerin koalisyonundan oluşan azınlık hükûmeti ile ülkeyi yöneterek, akıllı insanlar tarafından ‘postmodern darbe’ diye adlandırılan, önceki darbelerden farklı bir metod takip ettiler.

Acaba, uzun dönemi kapsayan siyasal, dinsel ve ideolojik katı tedbirlerden oluşan 28 Şubat kararları Nurcuları nasıl etkilemişti? Bunu öğrenmek istiyordum. Sohbet ettiğim kişiler, kendi aralarında Türkçe görüş alışverişinde bulunduktan sonra, bu etkinin olumsuz olduğunu beyan ettiler. Açıkcası, bu tehlikeli soruyu soran yabancı bir gazeteciye nasıl bir cevap verilmesi gerektiği konusunda grup arasında net bir fikir yoktu.

“Günümüzde bazıları İslâm’ı kullanarak iktidarı elde etmeye çalışıyor; biz bunlara karşıyız” dedi Prof R., Refah Partisini ve onun halefini kastederek. “Ancak diğerleri de, [burada askerleri ve onların uysal takipçilerini ima ederek] bu bahane ile samimi dindarlara baskı yapıyor.”

“Samimiyeti ölçen birşey var mı?” diye sordum.

Prof. R., “Şu resme bak!” dedi, kitaplığa yürüyerek çerçeveli bir fotoğrafı alıp bana uzatırken. Baktığım, ondokuzuncu asra ait siyah-beyaz resimde, bir grup Türk askerî yetkili bir kahvehanede sandalyeler üzerinde otururken, koyu tenli, köylü kılığında insanlar etraflarında yere çömelmiş halde görünüyordu. “Bak!” dedi, “Askerler ayak ayak üstüne atıp otururken, halk ise yerde oturmuş. Bu, [eskiden beri] askerlerin halka karşı süregelen bir tavrını sembolize ediyor.”

Bu cevap hoşuma gitmişti.

“Günümüzde bazıları, anti demokratik seçenekleri araştırarak, resmî ideolojinin tasvip etmediği insanlar üzerinde baskı kurmak istiyorlar. Onların bu maksatlarına ulaşıp ulaşmayacağı belli değil. Şunu hatırlamak gerekir ki, Türkiye insan hakları ile ilgili birçok uluslararası dökümana imza atmıştır. Eğer bugün yapılmak istenenlerde ısrar edilirse Avrupa’dan izole edileceğiz. Öte yandan, göründüğü kadarıyla, ABD asker seçeneğini tercih ediyor.”

1923 tarihinde, Atatürk’ün bilinen bir kalem darbesiyle Osmanlı’nın bir zamanların kudretli Sünnî din-eksenli düzenini—ve bütün sufî gruplarının tamamını—alaşağı etmesinden beri, Türkiye’de ortodoksiyi sekülerizm temsil etmektedir. Sekülerizm, selefine meşruiyet kazandıran ilâhî kaynaktan mahrum olmakla beraber, kendi takipçilerinin elinde, kısır, skolastik, dar görüşlü, kendi değerlerini koruyan, ve tartışmalı çok noktalar barındıran bir dinsel fundamentalizm haline gelmiştir.

Prof. R., “Bakın, biz gerçek laikliği kabul ediyoruz” diye tercüme etti İngilizce bilmeyen arkadaşlarının sözlerini. “Bize göre, bir insanın inanç sistemi diğerini etkilememeli. Bizim sorumuz şudur: Niye bizim İslâmî inançlarımız onların sekülerist inançlarından daha az bir değere sahip olsun ki?”

Oradakilerden biri, kırk küsur yaşlarında, nazik, güleryüzlü bir insan olan Safa Mürsel’di. Prof R., Safa Mürsel’in Said Nursî ve Devlet Felsefesi isimli kitabın yazarı olduğunu söyledi. Kitap şu tezi savunuyor: Devlet, kişinin kendisine ve başkasına zarar vermeyi yasaklayan bir hürriyet anlayışı, bir barış ve dayanışma düzeni üzerine bina edilmeli. İnsanın merkezde bulunduğu, insanlığı yücelten ve refah üreten bir sisteme sahip olmalı. Böyle bir devlet, Sayın Mürsel’e göre, en gelişmiş şura şekli olan parlementer sisteme dayanmalı. Dengeyi ve adaleti temin etmek için, muhalefete önem verilmeli.

“Her insanın zayıf noktaları bulunur” dedi Safa Mürsel. “Halife dahi olsa, insan üzerinde bu noksanlıkları taşır. Ancak, topluluk olma hali, bu noksanları asgariye indirir. Kuvvet değil, hak belirleyici unsur olmalı. Bediüzzaman’ın düşüncesi böyle.”

Bu fikirler, bana, genelikle ‘siyasal İslâm’ diye adlandırdığımız, İslâmî bir devlet oluşturma gayesini güden anlayışa tamamen zıt gibi geldi. Siyasal İslâmcıların sunduğu yol şöyle özetlenebilir: Önce araç olarak siyasî iktidarı elde etmek, sonra hakkı hâkim kılmak. Yirmi yıllık İran deneyimi eğer bir ders içeriyorsa, bu ders şudur: İkincisini yapmak için birincisi hiçbir şekilde zorunlu olmadığı halde, birincisi gittikçe geliştirilirken, ikincisi sürekli ertelendi, sonra da unutuldu. Beni ağırlayanların bu fikre sahip olup olmadıkları tartışma götüren bir noktaydı. Ancak, onların bana anlattığı Said Nursî, bu tarz bir düşüncenin amansız bir düşmanı olduğu aşikârdı.

“Tabiî ki” diye devam etti Mürsel, “İslâm’da dinî bir devlet kurmak, yasak olmadığı gibi, zorunlu da değil. Türkiye’de insanlar böyle bir değişim için hazır değiller. Gerçek şu ki, Türkiye aşamalı olarak daha çok demokratik bir hale geldikçe ve bu anlamda Batıya yaklaştıkça, insanlar laik devlete alışıyorlar.”

Anadolu’nun doğusuna yaptığım seyahatte bu iddianın geçerliliğini ölçecek ve, giderek artan oranda, istenen şeyin bu olduğunu anlayacaktım.

  28.12.2003

© 2015 karakalem.net, Fred A. Reed

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  2.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut