“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Gök ile hasbıhal
–Rabia Nazik Kaya

[*4.597 yazı içinden]

Asabîleşen asabiyetçileşir

Oktay Gökkoca

Kahramanın kim diye sorsalar cevabım Hz. Ali’dir. Hayır hayır. Bedir’deki, Uhud’daki, Hendek’teki cengâver Hz. Ali değil. Ya da sekiz kişinin birlikte tutup yerden kaldıramadığı Hayber kalesinin kapısını tek başına söküp, savaş boyunca onu kalkan olarak kullanan Hz. Ali de değil. Benim kahramanım, Allah için öldürmek üzere yere yatırdığı kâfir yüzüne tükürdüğünde, hiddete gelip işin içine nefsinin karıştığını söyleyerek kâfiri öldürmekten vazgeçen Hz. Ali’dir.


KAHRAMANIN KİM diye sorsalar cevabım Hz. Ali’dir. Hayır hayır. Bedir’deki, Uhud’daki, Hendek’teki cengâver Hz. Ali değil. Ya da sekiz kişinin birlikte tutup yerden kaldıramadığı Hayber kalesinin kapısını tek başına söküp, savaş boyunca onu kalkan olarak kullanan Hz. Ali de değil. Benim kahramanım, Allah için öldürmek üzere yere yatırdığı kâfir yüzüne tükürdüğünde, hiddete gelip işin içine nefsinin karıştığını söyleyerek kâfiri öldürmekten vazgeçen Hz. Ali’dir.

Bediüzzaman, Hz. Ali’nin bu “kahramanlığını” uhuvvet risalesinde “cây-ı ibret bir hadise” olarak zikrederken, devamında onun ihlâsı esas alan bu yüksek ahlâkını hatırlatan bir başka olayı ise şöyle anlatır :

“Bir zaman bir hâkim bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına, kanun-u İlâhî hesabına kesseydi, nefsi ona acıyacaktı. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir. “

Kahramanımı, dış düşmana karşı savaş meydanında gösterilen yiğitliğe göre değil de, iç düşman olan nefsini hiddet anında dizginleyebilen bir yiğitliğe göre seçmeme neden olan bir hadis de var. Bu hadiste ashabına sorduğu “kimi pehlivan addedersiniz?” sorusuna “erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi” cevabını alan peygamber aleyhissalatü vesselam, “gerçek” pehlivanı şöyle tarif ediyor: “Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.”

Hiddet/öfke, çok yoğun bir duygu. Yaşandığı anda yutulmazsa aklî ve kalbî melekelerin devre dışı kalmasına sebep olup, çoğunlukla sonradan pişman olunacak hükümler vermemize sebep olabiliyor. Öfke anında söylenen sözlerden, verilen kararlardan dolayı sonradan pişman oluyoruz. Çünkü hiddetin/öfkenin yoğunluğu zaman geçtikçe azalıp aklî ve kalbî melekeler tekrar iş başına döndüğünde, öfke anında nefsimizin verdiği iz’ansız, insafsız hükümler hükümsüz kalıyor. Ama iş işten geçmiş oluyor.

Allah adına bir hakkı dava ederken, herhangi bir sebeple içine düştüğümüz öfke haliyle verdiğimiz hükümlere kısmen de olsa nefsin hissesi giriyor, iz’anlı aklın ve insaflı kalbin saflığı kirleniyor. O dakikadan sonra her ne kadar davamızın sûreti hak görünse de, aslında git gide nefsin, bir anlamda enenin hüküm altına almaya başladığı bir savunma süreci başlıyor. Bu sürecin devamında karşı taraftan gelen her karşılık, hak davamıza ilişkin olmaktan çıkıp benliğimize karşı alınmış bir tavır, varlığımıza kasteden bir saldırı olarak algılanıyor. Böylece öfkenin hâkim olduğu bir hak savunması, davamızdan ziyade farkında olarak veya olmayarak bir benlik davasına dönüşüyor.

Şahsî hayatımızda bireysel benliklerimiz etrafında şekillenen bu süreç, mezhebimiz, meşrebimiz, cemaatimiz söz konusu olduğunda kollektif benliklerimiz etrafında yaşanıyor. Kollektif asabîliklerimiz/öfkelerimiz, bizi, hakkı aramayı ve yüceltmeyi dava edinmiş bir üst çatının mensubu olmaktan öte bir asabiyetin mensubu haline getiriyor. Dolayısıyla asabîleşen asabiyetçileşiyor. Asabiyetler etrafında tarafgirliğe dönen bir davada ise hak da adalet de, adından sadece meşruiyet için faydalanılan ama kendisi olmayan kavramlara dönüşüyor.

O halde, şunlar, bunlar değil, mü’minler olarak hepimiz, öfkeyle kılıcımızı kaldırıp karşımıza aldıklarımız hakkında ahkâm kesmeden önce bir soralım kendimize: Sırf Allah için mi kesiyoruz, yoksa ister bireysel olsun ister kollektif olsun, nefislerimiz de karışmış mı işin içine?

  21.11.2013

© 2015 karakalem.net, Oktay Gökkoca

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut