Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.611 yazı içinden]

“Kâbili yoktur”

Abdullah Taha Orhan

İnsanın yapmayacağı, hatta yapamayacağı ve daha da ötesi yapmaktan hiç de memnun olmayacağı şeyi yapacağını söyleme tavrı diyebiliriz ‘teârüf’ için.


İRAN’DA DİKKATİMİZİ çeken en önemli sosyal olgulardan biri hiç şüphesiz ‘teârüf’ oldu. Arapça tanışmak manasına gelen bu kelime, İran’da çok ilginç bir sosyal kültürün adı haline gelmiş. Sanırım bunun karşılığını Türkçede bulmamız çok mümkün değil. Zira terimin karşıladığı kavram, şükür ki toplumumuzda ve tarihimizde, kurumsallaşacak denli varlık sahnesine çıkmamış.

Neden mi bahsediyoruz? Riyanın toplumsal bir müessese hâlini almış şeklinden bahsediyoruz, yani ‘teârüf’ten.

‘Teârüf’ görebildiğimiz kadarıyla, İranlıların toplumsal kabulünü kazanmış, bu yüzden de ailede henüz çok küçük yaşlardayken öğretilir hâle gelmiş bir davranış biçimi. Yapmayacağı, hatta yapamayacağı ve daha da ötesi yapmaktan hiç de memnun olmayacağı şeyi yapacağını söyleme tavrı diyebiliriz kısaca.

Yap(a)mayacağı şeyi yapacağını söylemek

Gerçi ‘teârüf’ün kapsamı daha geniş elbette, içinde sadece nezaketen söylenmiş iltifatlar vesaire de var, insanın üzerine bir şey yapma sorumluluğu yüklemeyen. Fakat en riskli kısmı, bana göre, insanın yapmayacağı şeyi yapacağını söylemesi hâli.

Örneklerle biraz daha göz önüne getirmeye çalışalım. Mesela bir taksiye bindiniz, taksici sizin yabancı olduğunuzu anladı ve kendini hemen teârüf yapmak zorunda hissetti. “Kâbil nîst” veya “kâbili yoktur” diyerek sizden para kabul etmeyeceğini söyledi. Fakat elbette ki sizden parasını alacak, eğer ‘teârüf’ü bilmeyip de para vermezseniz, o sizden almasını bilecektir. Şükür ki biz İran’a gitmeden önce ‘teârüf’ün varlığından haberdar olmuştuk.

Aynı şey marketlerde vb. alışverişlerde de karşınıza çıkabilir. Bunun bir adım ilerisi de sizi yemeğe ve hatta evde yatılı misafirliğe davet etmek olacaktır. Yanlışlıkla bu daveti kabul edecek olursa insan, ‘teârüf’ü yapan kişiyi epey bir zor durumda bırakacaktır. Bu sadece yabancılara karşı böyle değil elbette. İranlılar kendi aralarında da ‘teârüf’ü asla ellerinden bırakmıyorlar. Öyle ki telefon konuşmaları sarf edilen nazik teârüf cümlelerinden dolayı bir hayli uzuyor, gündelik konuşmalar da öyle tabi.

Daha da ilginci, ‘teârüf’ün dahi teârüfü yapılabiliyor. İnsanlar yaptıkları ‘teârüf’ü daha inandırıcı hâle getirmek için “teârüf yapmıyorum” diye eklemeyi de unutmuyorlar.

Peki, nasıl oldu da bu güzelim kelime, böyle bir mânâ kazandı?

Takiyye, ‘teârüf’ün toplumsallaşmasını kolay kılıyor

Tahminimce ‘teârüf’ün İran toplumunda bu denli kök salmasının altında Şia inancında takiyyenin caiz ve hatta bazı durumlarda gerekli olması yatıyor. Tarih boyunca İran’ın diplomaside oldukça mahir olmasıyla, toplumsal bir diplomasi olan ‘teârüf’ arasında bir ilişki var mı, doğrusu bilemiyorum. Ancak ikisini de takiyyeye olan cevazın kolaylaştırdığını tahmin ediyorum.

Maalesef ‘teârüf’ yüzünden kimse kimseye, çok çok emin olmadıkça, güvenemiyor. Toplumsal güven ciddi şekilde kırılıyor. Yalancı çoban hikâyesindeki gibi, velev ki gerçekten söylense de insan, edilen davetlere icâbet etmekte haklı olarak çekiniyor.

Peki ‘Teârüf’un hiç mi olumlu yanı yok? Elbette ki var. İnsanların birbirlerine kibarca konuşmaları ve şiir gibi iltifat cümleleri sarf etmeleri toplumsal nezaket ve muâşeret açısından olumlu olarak görülebilecek yanları. Lakin sağladığı hiçbir fayda, toplumsal güvenin yitirilmesine değmiyor maalesef.

  11.10.2013

© 2015 karakalem.net, Abdullah Taha Orhan


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut