Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.629 yazı içinden]

Mü'minler kardeştir, ölünce de…

Abdullah Taha Orhan

اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاًۜ

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.”

(Mülk, 67/2)



ŞU DÜNYA hayatı her şeyin zıddıyla kâim olduğu, hakla batılın, imanla küfrün, baki olanla fani olanın ve hayatla ölümün iç içe olduğu bir durak insan için, ebedi hayat yolculuğunda. İşte bu yüzden insan bazen daralıyor, sıkılıyor, yolculuğun ağır yüküne bir de bu denklemler eklenince rabbine bu yükü tek başına kaldıramayacağını, aczini itiraf ve ilan etmekten başka çare bulamıyor.

Aczimizi en derinden hissettiğimiz anlardan biri, belki de en birincisi ölüm anları. Kendi ölümümüze engel olamadığımız, belli olan eceli öne veya arkaya çekemediğimiz gibi sevdiklerimizin ölümüne de mani olamıyoruz. Onları geri getiremiyoruz. Hayatın, ölümün ve her şeyin sahibine aczimizi itiraf ediyoruz.

Bugünlerde bu halet-i ruhiyeyi yaşıyorum ben de. Çok sevgili bir dostum, yol arkadaşım Dr. Osman Fiqi, geçtiğimiz günlerde dar-ı bekaya irtihal etti. Refik-i ala’sına yürüdü. Acizim. Onu geri getirmekten aciz olduğum gibi hislerimi ifade etmekten dahi acizim. Üzüntümü, katillerine ve tüm zalimlere karşı buğzumu kelimelerle ifade etmekten acizim. Kelimeler, özellikle böyle anlarda, sükût karşısında aciz kalıyor; belki sükûtun ifade kabiliyeti böyle anlarda sözü geçiyor.

Dr. Osman, kardeşimdi, ağabeyimdi. Hani sıkça okuduğumuz “Müminler ancak kardeştir” mealindeki Hucûrat ayetinde ifade edilen “mümin kardeş”lerim arasında ilk sıralarda geliyordu Osman. Evet, insanın bu dünyada başka dostluk bağları, kardeşlik ve sevgi bağları olabiliyor; fakat bekaya taşınabilenleri ancak işte bu “mümin” ifadesinde gizli. Ancak imandan gelen, ondan ve onunla beslenen bir dostluk, bir kardeşlik, bir sevgi ahirete taşınabiliyor. Yoksa sadece kan bağıyla bağlandığımız kardeşlerimize duyduğumuz kardeşliklerimiz, sevgilerimiz; eğer imanla taçlanmıyorsa, maalesef ahirete intikal edemiyor. Fena kılıcıyla bu dünyada kesilmeye mahkûm oluyor.

İşte Osman benim hakiki “mü'min kardeş”imdi. Kan bağımız yoktu, anadilimiz farklıydı, aramızda büyük sayılabilecek bir yaş farkı vardı, hatta ten renklerimiz bile farklıydı. Memleketlerimiz arasında 6000 km mesafe vardı. Dillerimiz birbirine hiç benzemiyordu. Fakat dinimiz bizi, başka bir şeye muhtaç olmayacak şekilde birbimize bağlamıştı. Aynı Allah’a inanıyorduk, aynı kıbleye günde 5 kez birlikte yöneliyorduk, aynı Kur’an’ı okuyup şifa buluyor, mütelezziz oluyorduk; aynı peygamberin ümmeti olmakla müftehirdik, asr-ı saadetimiz, kahramanlarımız, öncülerimiz birdi.

Cenab-ı hakkın hüsna olan esmasını, Kuran’ın ve Efendimiz aleyhissalatuvesselam’ın talimiyle kainatta okuyor, Kur’an ve kainatın içimizdeki tasdikçisi olan vicdanımız aynı şekilde çalışıyordu, hakka hak deyip bizi ona yaklaştırıyor; batılı batıl bilip bizi ondan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Hâsılı vicdan-kâinat ve Kur’an arasındaki birbirini tasdik ilişkisi ikimizde de aynı şekilde işliyordu. Kainatta insan eliyle işlenen bir zulüm gördüğümüzde onun vicdanı da, benimki de bunun yanlış bir şey olduğunu söylüyor ilgili Kuran ayetleri ve sünnet-i seniyyeden ilgili hatıralar zihnimizde, yüreğimizde canlanıveriyordu. Hâsılı, vicdan mekanizmamız aynı şekilde işliyordu. İşte bu yüzden “kardeş”ten öte kardeşti benim için Osman.

Osman 1991’de patlak veren iç savaşın ardından, ailesiyle birlikte Somali’den göçmek zorunda kalmıştı. Önce Suudi Arabistan’a, ardından eğitim için Pakistan’a ve nihayet Amerika’ya geçecekti. Amerika nihai durağı olacak gibiydi. Çünkü Amerikan vatandaşlığı almış, hayatını orada kurmuş, artık 40 yaşına gelmiş; çocuklarının eğitimlerine orada devam etmiş ve güzel bir diş polikliniği açmıştı Kaliforniya’da.

Babası da Suudi Arabistan’da doktor olarak çalıştığı uzun yılların ardından artık memleketine dönmek istemiş, Somali’den de nispeten iyi haberler alınınca dönmüştü vatan-ı aslisine. Ardından Osman ve ailesi de, Somali’de durumun iyileşmekte olduğunu görünce memleketlerine dönme kararı almışlardı. Vatanına hizmet etmek istiyordu, bundan sonraki hayatını buna adayacaktı.

Bu sıralarda Somali’de kıtlık ve kuraklığın ardından açlık felaketi yaşanınca, gözler dünyaya çevrilmiş, yardım çağrılarına ilk Türkiye cevap vermişti. Yeryüzü Doktorları açlıkla mücadele eden insanlara bir nebze olsun yardımcı olabilmek adına bölgeye gitmeye karar vermişti. Fakat en çok ihtiyaç duyulacak şey, orada yol-yordam gösterecek, hiç bilinmeyen ve hala kabile sisteminin işlediği bu coğrafyada hamilik yapacak biriydi. İşte Osman’ı bu esnada Cenab-ı hak bizlere göndermişti. Tevafuken tanıştığımız Osman, Somali’de artık elimiz, ayağımız olmuştu.

Birlikte nice güzel anlar geçirmiştik. Ben altı kez Somali’ye gitmiş, o da en az bir o kadar buraya gelmişti. Biz bir keresinde ailecek Somali’ye gitmiştik, o da bizi ailecek misafir etmişti orada. O da bir keresinde ailecek gelmiş, biz de evimizde onu ağırlamıştık. Hanımı, eşime “Sizleri çok sevdik, bir daha geldiğimizde mutlaka yine görüşelim inşallah” demişti ayrılırken. Osman da yazın çocuklarıyla birlikte Türkiye’ye tatil için gelmek istediğini söylemişti. Biz de çok sevinmiştik. İşte bunlar son görüşmemizden son konuşmalarımız olmuştu.

El-Kaide, Taliban ve sair sözümona “dini” terör örgütlerinin hepsinin, Somali’de bir uzantısını bulmak mümkündü. Türlü çeşit örgüt olduğu gibi, kabileler de bir çeşit terör örgütü gibi davranıyorlardı çoğu zaman. İşte henüz tespit edilemeyen, fakat bu “dini” olduğunu iddia eden örgütlerden biri tarafından, cami çıkışında şehid edildi Osman kardeşim, ağabeyim. Planlı bir suikasttı, tek hedef oydu. Çünkü ülkesine hizmet etmeye çalışıyor, Türkiyeli Müslüman kardeşleriyle bu amaç uğruna işbirliği yapıyordu. İçerdeki bazı kimseler işte bunu hazmedemiyordu. Kendilerince laik ve hatta dinsiz olan Türkiyelilerle işbirliği yapmanın yanı sıra, bir de Amerikan vatandaşı olunca “ajan” yaftası için başka bir şeye ihtiyaç kalmıyordu o dar ufuklarınca. Osman’ın katilleri şimdi ülkelerini bir ajandan temizlediklerini, dinlerine hizmet ettiklerini düşünüyorlar belki. Fakat yarın ruz-i mahşerde, hakla batılı, akla karayı net bir şekilde görecekler ve masum bir insanı öldürerek bütün bir insanlığın kanına girdiklerini anlayacaklar.

İşte bu dünya hakla batılın, doğru ile eğrinin iç içe geçtiği bir dünya. Öyle ki, sözümona dini adına, kendi din kardeşini, hatta belki kendisinden daha bile müttaki olan din kardeşini öldürebiliyor insanlar. Bu yüzden bu dünyanın çilesi çekilebilecek gibi değil; yapabileceğimiz tek şey her şeye Kâdir olan rabbimize, “mağlup olduk ya rabbi, ne olur yardım et bize” diye aczimizi ilan ederek sığınmak.

Allah Osman kardeşimin ve masumları katleden tüm katilleri, zalimleri kahretsin. Bediüzzaman’ın dediği gibi, “zalimler için yaşasın cehennem” diyebiliyoruz ancak. Ve ilahi adaletin tecellisine inancımız bizi teskin ediyor.

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

“Mü'minler ancak kardeştirler.” (Hucûrat, 49/10)

  21.07.2013

© 2015 karakalem.net, Abdullah Taha Orhan

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut