Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Mezhep Karşıtlığı Problemi
–Abdülhakim Murad

[*4.653 yazı içinden]

 Söyleşiler

YENİ TÜRKİYE’YE ESKİ ÂDET
Retrospektif bir “Gezi” okuması

Metin Karabaşoğlu ile söyleşi

Bu yeni bir hikâye değil. Bunu Osmanlının son dönemlerinde bazı devlet adamlarıyla, ardından İttihat-Terakki’nin belli bir grubuyla Batılı güçler arasındaki ilişkiler çerçevesinde yüz, yüz elli yıllık bir hikâyenin uzantısı olarak okumamız gerekiyor!


KENDİSİNİ DEMOKRASİ ve özgürlükle tanımlayan Batı, söz İslam dünyasına geldiğinde halkın oylarıyla seçilen dini hassasiyetler taşıyan dindar veya dine hürmet eden insanları nedense hazmedemiyor. Mesela Tayyip Erdoğan dindar bir kişi, hani bunu hazmedemediler diyelim. Adnan Menderes dindar bir kişi değildi; ama dine hürmetkâr biri olduğu için onu da hazmedemediler. Hâlbuki İslam dünyasında bulunan ülkelerin halkları ağırlıklı olarak dini hassasiyetler taşıyan insanlar olduğuna göre halkın oylarıyla seçilenlerin de çoğunlukla dindar veya dine hürmetkâr olması gayet tabi.

Batı(lı)’nın dini ve dindarı hazım problemi var

Peki, mesele nedir? Eğer, İslam dünyasında demokrasi ve özgürlük hakikaten tesis edilmiş olsa, bunun anlamı ‘dindar’ veya ‘dine hürmetkâr’ olan insanların yönetimde olması, onların seçimi anlamına gelecek. Fakat bu onları rahatsız edegeldiği için böyle yönetimler yerine hep ya bir askeri darbeyle başa gelmiş veya bir hanedan, bir krallık suretinde yönetimi sürdüren özgürlükten nasipsiz, demokrasi ile tanımlaması mümkün olmayan diktatöryal rejimlerle ‘çalışmayı’ tercih ettiler.

Niye tercih ettiler? İşte Tayyip Erdoğan örneğinde görüyoruz. Halkının desteğini alan, bir Müslüman ülkenin, Müslüman yöneticisi Batılı ülkelerin kendi menfaatleri, kendi ideolojileri eksenindeki taleplerine karşı mesafe koyabiliyor. ‘Hayır’ diyebiliyor. Özellikle de arkasında halkının desteği olduğunu bildiği için bunu diyebiliyor.

Diğer taraftan, halkının desteğine sahip olmayan bir yönetici ise varlığını devam ettirebilmek için uluslararası güç odaklarının desteğine muhtaç. O yüzden Tayyip Erdoğan kötüydü, ama İsmet İnönü ve Mustafa Kemal iyiydi onlara göre. O yüzden Muhammet Mursi kötü, ama Hüsnü Mübarek çok iyiydi onlar için! O yüzden bugünkü Tunus yönetimine şüpheyle yaklaşıyor, Habib Burgiba ve haleflerinin yaptıklarını takdirle seyrediyorlar. İran, Pakistan, Ürdün, Suriye... Listeyi uzatmak mümkün.

“Avrupa dinsizleri” ve “Asya münafıkları”

Bediüzzaman'ın ‘Avrupa dinsizleri’ ve ‘Asya münafıkları’ tabirine baktığımızda bu ilişkiyi görürüz. Avrupa’nın 1648 Vestfalya Barışı’ndan beri küresel anlamda dünyaya hâkim olan güç odağı olarak, kendi içinde çatışmaları vardı. Bir dönem Fransa Almanya ile kapışır, başka dönem İngiltere Almanya ile çatışır veya onlar zayıflar; Amerika aradan çıkar. Bu defa Rusya Amerika ile çatışır...

Batı’nın kendi içerisindeki gerilimleri bir yana bırakırsak; son tahlilde Batı’nın, Batı(lı) güçler ittifakının ve onlar içerisinden öne çıkan birinin belirleyici olduğu bir dünya sistemi içinde yaşıyoruz üç yüz elli senedir.

Bu dünya sistemi içerisinde Müslüman ülkeler; kontrol edilen, birbirine düşürülen, bir ittihad-ı İslam anlayışı içerisinde buluşması istenmeyen; böyle bir buluşmanın, Batı karşısında, Batı hegemonyasını kıracak bir ‘karşı ağırlık’ olacağı endişesi getiren bir tablo çiziyor Batı için.

Müslümanlar Batı(lı)’ya mahkûm ve mecbur olmalı!

İşte bunu istemiyorlar. Bunun meydana gelmemesi için ne lazım? Öncelikle Müslüman toplumların veya devletlerin birbiriyle entegre olmaması lazım. Bilakis, birbiri ile çatışma halinde olması lazım. İkincisi o ülkelerin yöneticilerinin halkın desteğine sahip olması değil, Batı(lı) yönetimlerin desteğine mahkûm olması lazım...

Eğer ülke yönetimi, ezkaza halkın desteği ile gelmişse o zaman onların bir şekilde zayıflatılmaları, ülkelerinin istikrarının bozulması ve bu şekilde yine Batı(lı) güçlerin desteğine veya onlarla pazarlığa mecbur ve mahkûm olması lazım. Dahası Müslüman devletlerin birbiriyle sorunu olduğu gibi kendi içlerinde de çatışma unsurlarına sahip olması lazım, ta ki Batı(lı) güçler tarafından, yönetilebilsinler, yönlendirilebilsinler!

“Devâü’l-ye’s”imiz, çıkış yolumuz nedir?

Bediüzzaman’ın 1912’de yazmış olduğu “Devâü’l-ye’s” i vardır. Çok kısa, ama muazzam bir risaleciktir. Orada şöyle bir soru vardır: “Batı’nın muvaffakiyetinin sebebi nedir?”. Osmanlı’nın o zamanki halini düşündüğümüzde şunu görürüz; Osmanlı o haliyle özgür ve bağımsız kalabilen az sayıda Müslüman toplumlarından biridir. Zaten İslam dünyasının dörtte üçü doğrudan Batı(lılar) tarafından sömürgeleştirilmiş haldedir.

Bu durumda Batı’nın öne geçme sebebi sorulduğunda Bediüzzaman bunun bir maddi sebebi, bir de manevi sebebi var, diyor. Orada şunu söylüyor: Batı, -özelde de o günün süper gücü olarak İngiltere’yi kastederek söylüyor- dünyanın neresinde bir Hıristiyan görürse ‘bu benim din kardeşim’ diye sahip çıkar, onun üzerinden o bölgede bir ‘hükümranlık’ ilişkisi kurmaya çalışır. Buna karşılık, dünyanın neresinde iki Müslüman varsa onun arasını ayırmaya çalışır, ta ki onların beraberliklerinden kendisine karşı bir güç ortaya çıkmasın. Müslüman olsun olmasın bütünüyle sömürgeleştirdiği dünyada o sömürü düzenine karşı Müslüman dünya yekpare bir rakip, bu sömürüyü ortadan kaldıracak ve daha ‘adil bir dünya’ talebini dile getirecek bir rakip haline gelmesin.

İşte Avrupa dinsizleri ve onların yerli uzantıları olarak Asya münafıkları diye bir şey söz konusu ise Bediüzzaman bunu, yukarıda açıkladığımız olguya binaen söylüyor.

Avrupa dinsizleri ve Asya münafıkları ittifakı devam ediyor

Bugün ne gördük? Türkiye yirmi günde ne gördü? Son tahlilde Avrupa dinsizleriyle Asya münafıklarının nasıl bir ‘ittifak halinde’ olduğunu gördük.

Şunu da gördük: Bu ülkede kendisini güya ‘vatansever’, veya vatanın ‘asıl sahibi’, güya ‘ulusalcı’ diye tanımlayan insanların aslında ne kadar da kendi halkından nefret eden, kendi halkından korkan, kendi hâkimiyeti için her türden dış unsurla işbirliğine ne kadar hazır olduğunu da gördük.

Bana göre bu yeni bir hikâye değil; bunu, ta Osmanlının son dönemlerinde bazı devlet adamları ve ardından İttihat-Terakki’nin belli bir grubuyla Batı(lı) güçler arasındaki ilişkiler çerçevesinde yüz, yüz elli yıllık bir hikâyenin uzantısı olarak okumamız gerekiyor!

  29.06.2013

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu ile söyleşi


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut