Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

AİLENİN ÇÖKÜŞÜ
–Abdülhakim Murad

[*4.670 yazı içinden]

 Arşiv

Bu Kadarı Yeter!

Yazara Mesaj Gönder

ELISABETH ZANABİ (ŞAHİDE)

1988’de ihtida etti. Norveçli.



ÇOK KÜÇÜK YAŞTAN BERİ, HEP Allah’a inanmışımdır. Ailem dindar değildi, ama bir dönem için annem her gece yatağın kenarında biz çocukları için dua ederdi. O zamandan beri Allah’ın varlığını hayatın bir gerçeği olarak görmüşümdür ve benim için asıl mesele Allah’ın rızasına göre nasıl yaşayacağımızı bulmak olmuşturótâ ki, cennete girmeme müsaade edilsin.

Aşağı-yukarı oniki yaşındayken, Kitab-ı Mukaddes’i incelemeye, bana yol gösterecek birşeyler aramaya başladım. Fakat, Kitab-ı Mukaddes beni sarmadı. Zira, Allah’a atfedilen bu sözler bana Allah’ın yakınlığını hissettiremedi. Hıristiyanlık hakkında daha fazla kitap okudukça, kafamın daha fazla karıştığını hissediyordum. Din anlayışım, Kilisenin önemli öğretilerini desteklemiyordu. Hepsinden önemlisi, gözümün önünde büyüyen bir Tanrı yahut insanların selamete ermesi için kendi ‘oğlu’nun ölmesine izin veren bir Tanrı fikrini kabul edemedim.

‘Ol!’ denilen ve olan bir Tanrı; böyle bir Tanrı dilediği şeyi nasıl yapardı ki? Meselâ, kendi başına, insanların günahlarını bağışlayabilir miydi? Hayır; İsa Allah’ın irşadı ve kendisine ilham ettiği ilim ile gelen bilge bir insandan ötesi olamazdı, çünkü Allah bir insan sûretini alamazdı. Hem niye Havva’nın yaptığı şeyden dolayı bütün insanlar günahkâr doğmuş oluyorlardı? Teslisin anlamı neydi? İnsanlar tarafından yazıldığı apaçık ortada olduğu halde, Kitab-ı Mukaddes’e nasıl Allah Kelamı diyebilirdi insan?

Onyedi yaşındayken, bir Hıristiyan okuluna gitmek üzere evden ayrıldım. Hıristiyanlarla kalmanın belki de dini daha iyi anlamama yardımcı olacağını düşündüm. Okulda, arkadaşlıkları, alkolün hiç kullanılmadığı partiler, birbirinin derdiyle dertlenmeleri ve de hoşgörüleri hoşuma da gitti. Onlara şüphelerimden söz açtım. Bana, bu işin elimden kabul etmekten başka birşeyin gelmeyeceği olağanüstü bir sırrın bir parçası olduğunu söylediler. Bunun tamamen bir inanç meselesi olduğunu, benim için canını veren İsa’ya olan inancımı korumam gerektiğini, ve böylece selamete ereceğimi anlattılar.

Fakat, bu izahı hem mantık dışı, hem de adaletsiz buldum. Dünyanın dört bir yanındaki, çarmıha germe diye birşeyden asla haberdar olmamış bütün o doğru ve imanlı insanların inançları ve amelleri ne diye işe yaramasındı ki? Bütün kalbimle O’na inanayım da, bu vâkıaya rağmen Allah benim inancımı ve amellerimi reddetsin? Hayır; bu, Hakikat olamazdı.

Bir yıl sonra, köken itibarıyla Müslüman olan biriyle evlendim. Dinî açıdan, sıfır noktasındaydım. Bildiğim yegâne şey, Allah’a inandığım idi. Bundan başka hiçbir şey bilmiyordum. Kocamın arkadaşlarından bir kısmının Norveçli ama İslâm’ı seçmiş olan hanımları vardı. İslâm’ı benimseyen bir Batılı kadın; bu fikir beni provoke etti. Sabahın erken saatlerine kadar dine dair müzakerede bulunduk, ama ben İslâm’a hâlâ şüpheci (septik) bir nazarla bakıyordum. Onlar ise, gerek biraz Arapça öğrenmek, gerek İslâm’a dair daha fazla şey öğrenmek için camide kendilerine katılmaya çağırdılar. Arapça öğrenmeye niyetlendim; ki, daha önce hiç bir camiye filan gitmiş değildim, bu sayede camiye de gidip görmüş oldum. Camide, duygusal ve çok şaşırtıcı bir tecrübe yaşadım!

Caminin girişinde, içeri girmek için örtünüp aynanın karşısında başörtülü vaziyette kendimi seyredişim hâlâ hatırımda. Bu görüntü, bana öylesine güzel gelmişti kiÖ Müslümanları namaz kılarlarken seyredişimi hatırlıyorum. Onlar Allah için secdeye kapanırlarken onlara katılabilmeyi çok istemiştim. Karşı konulmaz bir Allah’a teslimiyet duygusu doldurmuştu içimi. Nasıl ibadet edeceğimi bilmiyordum; için için bu halime ağladım. Kur’ân’ın İngilizce tercümesini satın aldım ve onu okumaya başladığımda Allah’ın sesini duyabiliyor olduğum hissine kapıldım: Sözler kalbimi sarsıyordu.

Herkes beni İslâm’ı benimseme noktasında uyardığı halde, bunun tam anlamıyla duygusal birşey olduğunu farkettim. İslâm hakkında daha fazla bilgi sahibi olma ihtiyacı hissettim; böylece, sonraki yedi ayımı İslâm’ı okuyup incelemekle geçirdim. Ne ki, yalnızca İslâm’ın benim din telakkimle ve Allah anlayışımla örtüştüğünü keşfetmek için.

Sonra, 1988 yılının Mayıs’ında tatil için Yunanistan’a gittim. Mükemmel bir tatildi bu; olabildiğince çok güneş banyosu, yüzme, güzel yiyecek ve içecekler, bir sürü hoş insan, vesaire. Hepsi hoşuma gitti; en azından ilk hafta boyu. Fakat gün geçtikçe, aynı şeyler gitgide canımı sıkar oldu. Hepsi de anlamsız ve boş gözükmeye başladılar. İnsanların kaçırdıkları ve hayat boyu peşine düştükleri şey niye içilecek güzel şeyler edinmek olsundu ki? Niye insanlar, ben evli olduğum ve belki kendileri de evli olduğu halde, bana hürmet göstermiyorlardı?

Kararımı verdiğimde, yüzme havuzundaydım. Bu kadarı yeterdi! İslâm’ı benimsemek üzere eve gitmek istiyordum!

Üç hafta sonra namaz kılmaya başladım ve o zamandan beri kararımdan asla pişmanlık duymadım.

Bugunóbu yazı vesilesiyleóAllah’ın bana bahşettiği lütuf ve rahmeti tekrar hatırlamış olmaktan dolayı çok mutluyum.

Ve aleyküm selam!

  28.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut