Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.669 yazı içinden]

 Arşiv

Tesettürle Gerçekleşen Açılımlar

Yazara Mesaj Gönder

CELINE LEDUC

(UMMU KÜLSÛM)

1995’te ihtida etti. Kanadalı.



YAKLAŞIK ÜÇ YIL ÖNCE, Ramazan’dan kısa bir süre sonra, iki bayram arasında Müslüman oldum.

Manevî arayışım otuz küsur yıl sürdü. Katolik bir ortamda doğdum ve bu ortamda kafama ve gönlüme yatmayan birçok şey buldum: İsa’ya inandım, ama onun Allah’ın oğlu olduğuna da, Allah olduğuna da asla inanmadım. İlim sahibi bir Yahudi ve bir öğretici olmasından hareketle, İsa aleyhisselamın bir haham olduğu şeklinde, kendime has bir hükme ulaştım. Bundan dolayı, hahamlara gittim, onlardan ders aldım ve Tanakh’ı, Torah’ı ve Yahudiliğin kanun ve kurallarından bir kısmını öğrendim. Yiyeceklerle ilgili koşer (kaşer) kurallarını, Yahudi şeriatına uygun yemek pişirmenin yolunu yordamını, ve Yahudi şeriatınca bir kadın için öngörülen kuralları öğrendim. Kadınların ve erkeklerin, kadınlar birarada olmak üzere, ayrı ayrı ibadet etmeleri benim için doğal hale geldi. Benim için bir nihaî cevap olmadıysa bile, Yahudiliğin dinî ve manevî yollarına dair belli bir anlayış edinmiştim.

Yahudilikten sonra kadınları ve kadınlığı öne çıkaran maneviyat akımını inceledim, fakat bunda birşeylerin eksik kaldığını gördüm. Bu akım, bir Tanrıça’nın varlığına inandığından, pratikte, kesinlike tevhid inancı taşıyor değildi. Ve, yeni bir hayat biçimi icad ederken, mevcut birçok öğretiyi reddediyordu. Allah’ın bir erkek olduğuna da inanmadığım için, ‘kadın bir Tanrı’yla da bir sürü problemimin olması kaçınılmazdı. Yahudilikle olan temasım vesilesiyle, Allah’ın gaybî olduğunu, Zâtının keyfiyetini bizim bilemeyeceğimi öğrenmiştim; böyle bir uluhiyet anlayışını beğeniyordum. Bu yüzden, kadınlar maneviyatı akımının öğretilerine bir anlam veremedim. Ancak, kadınlar ile erkeklerin eşitliği noktasında onlarla hemfikirdim. Bundan dolayı, arayışlarına saygı duydum, ama metodları beni cezbetmedi.

1990’da, Yerlilerin maneviyatına dair bilgi edindim. Yerliler bir Yaratıcıya ve dünyanın birliğine inansalar bile, inanç itibarıyla bir Yerli olamadımókendi maneviyatımı bulmam gerekiyordu! Ülkem Kanada 1990’da Mohawk’lara karşı savaşa giriştiğinde, beynimden vurulmuşa döndüm. Yaklaşık beş yıl boyu, onlarla omuz mücadele yürüttüm.

Bu arada, kendi yolumu bulmaya çalışıyordum; ki, ama önüme bir tercih imkânı da sunulmuştu. İki yol gördüm önümde: Biri Allah’ın yolu, diğeri ise beşer yolu idi. Allah’ın yoluna yürüme yönünde bilinçli bir söz verdim. O’na kul olacak, O’nun yolunda hizmet edecek; kabiliyetlerimi, O’nun sözünü ve mesajını tebliğ etme, yani O’nun koyduğu kurallar sayesinde Barışın ve Adaletin tebliğini yapma yönünde kullanacaktım.

‘İnsan’ınkióyani, beşerî olanóyerine Allah’ın yolunu tercih ettim velhasıl. Beş yıl sonra Mohawk’larla hükûmet arasındaki kriz sona erdiğinde, Allah bana manevî köklerime geri dönmemi sağlayacak yolu gösterdi.

Hayatımın büyük kısmında, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’dan gelen arkadaşlar edinmiştim. Bu arkadaşların kimi Yahudi, kimi Hıristiyan, kimi ise Müslüman idi; lâkin, onların yaşayıp yaşamadıkları beni pek ilgilendirmiyordu, çünkü organize dine inanmıyordum. Bütün hayatım boyu, kuvvetle inandığım şey şuydu: Kendim, doğrudan doğruya Allah’la konuşmalıyım ve ihtiyaç duyduğum şeyi O’ndan istemeli ve bana verdiği şey için de doğrudan O’na teşekkür etmeliyim. Aynı zamanda, kadınların ve erkeklerin eşitliğine, Allah indinde ve insanların önünde bütün ırkların eşitliğine de kuvvetle inanıyordum. Hıristiyanlık, kendisine inandığım İsa hakkında bana birşeyler öğretti. Yahudilik, bana doğrudan doğruya Allah’a konuşabileceğimi, erkeklerin ve kadınların ayrı biçimde ibadet etmeleri gerektiğini ve Allah’ın yiyeceklerle ilgili emirleri olduğunu gösterdi. Mohawk’lar ise, erkeklerin ve kadınlarınófarklı yükümlülükleri olsa bileóeşit olduklarını gösterdiler bana. Bütün bunları nerede bulabilirdim? Hiçbir din, hiçbir öğreti, bunların tamamını bana sunamazdı; ama Allah, bana yolu göstermek üzere oradaydı.

Yirmibeş yaşındayken, genç bir erkekle tanışmış ve ona aşık olmuştum. Kendisi Irak doğumluydu, din olarak Yahudiydi, ve epeyce sene İsrail’de yaşamıştı. 1970’lerde Kanada’ya geldi, tanıştık, birbirimize aşık olduk. Evlenecektik. O sıra, İsrail ile Lübnan arasında savaş çıktı. Kendisi, geri dönüp orduda savaşmaya karar verdi. Ne yazık ki, öldürüldü. Uzun yıllar boyu, yaramı kalbimde sakladım.

Fakat Allah kalbimi korudu ve bana büyük bir hediye gönderdi: Lübnanlı bir Müslümanla tanıştım! Kendisi, bir Şiî Müslime idi. Çok dindar biri değildi gerçi, ama Müslüman olmaktan iftihar ediyordu. Konuştuk kendisiyle. Ona olup bitenleri anlattım. Gözlerinde yaşlarla bana baktı ve aynı savaş sırasında erkek kardeşini kaybettiğini söyledi. Şu ana kadar, onun kardeşi mi benim arkadaşımı öldürdü, arkadaşım mı onun kardeşini öldürdü; öğrenebilmiş değilim. Belki de, ne o onu öldürdü, ne öbürü ötekini; bu da bir ihtimal. Buradan hasıl olan sonuç, aynı savaş vesilesiyle beraberce döktüğümüz gözyaşları ile kalbî yaramızın bizi çok iyi iki arkadaş haline getirmesi ve bu kızcağızın kanayan kalbimin şifa bulmasına yardımcı olmasıydı. Aynı zamanda, savaşın yol açtığı felâketleri, kötülüğünü, insanları kalben nasıl da yaraladığını görmüş de oldum.

1995’te Montreal’de kadınların başörtüsü takması konusunda bir tartışma yaşanıyordu. Herkes mesture hanımları konuşuyordu. Gazeteler Müslüman kadınları aşağılayıcı yazılarla doluydu. Bu bakımdan, kendi kendime, bu konuda bir doküman oluşturmaya karar verdim. O gün itibarıyla dört senedir radyoda (Radio McGill) Yerliler, Kuzey Afrika ve Orta Doğu haberleri hazırlıyor olduğumdan, mesture hanımlarla söyleşiler yapma fırsatı kolladım. Böyle bir hanımla konuşup, tesettürün onun için ne anlam taşıdığını öğrenmek istiyordum. Bir arkadaşımın aracılığıyla, çok kibar bir hanımla tanıştım. Bu kadın, tesettürün önemi ve bunun kendisi için ne anlama geldiği hususunda konuşmalar yapan bir Iraklı idióAllah işini alışılmadık yollardan görür. Bu kadında gördüklerim arasında beni asıl çarpan şey, kendisinin ‘Allah’ diye zikrettiği Tanrı’ya olan derin sadakat ve bağlılığı idi. Hakperestliği ve kalbinin rikkat ve samimiyeti beni muazzam derecede etkilemişti.

Bu hanım bana İslâm’ın ne demek olduğunu açıkladı. İslâm’ın özünü "Lâ ilâhe illallah"ın, yani "Allah’tan başka ilah yoktur" hükmünün oluşturduğunu söyledi. Allah indinde, kadınlar ve erkekler eşit idiler, bütün ırklar eşit idiler. İsa, haham değil, peygamberdi; annesi Meryem, mü’minler için muazzam bir nümune idi. İslâm’ın yiyecekle ilgili kuralları Yahudilik kadar sıkı değildi. Hayretimi mucib olan, bu hanımın anlattıklarının, inandığım şeyler oluşuydu. Radyoda gerçekleştirdiğim söyleşiden sonra, kendisiyle arkadaşlık kurdum ve bir ay içerisinde, ben de onun gibi Müslüman oldum. Kelime-i şehadetimi onunla birlikte getirdim. Bu, üç yıl kadar önceydi.

Şimdi ben de başımı örtüyorum, başımı örtmekten dolayı çok mutluyum ve başörtümü giyerken, bu özel günü hatırlıyorum.

Öte yandan, başınızı örttüğünüz ilk gün neler hissedeceğinizi tahmin edebilirim. Başörtüsü takmak, ilk etapta zorduróinsanlar size farklı bir nazarla bakarlar. Müslüman oluşumdan sonra onu giymeye ilk başladığımda, başörtümü başımdan çıkardım ve tekrar başıma koydum. Çekiniyordum; insanların bana güleceklerinden korkuyordum. Bazı kadınlar şevkimi kırmaya çalıştılar. Başımı örtmemden dolayı aklımı kısmen yitirdiğimi, beynimin donmuş olduğunu, artık özgür olmadığımı, sünepe bir vaziyete düşmüş olduğumu ihsas ettiler. Tesettürlü hanımlar hakkındaki bütün önyargılar, beni mesture halde gördüklerinde, su yüzüne çıktı. Fakat, bir-iki ay sonra, daha dün beni alaya alan bu insanlar bana saygı duyar hale geldiler. Şimdi her yerde başörtümü giyiyorum ve hiç kimse kendimi kötü hissetmeme sebep olamıyor.

Üniversitedeki son dönemimde, bir kız bana modası geçmiş bir vaziyet arzettiğimi ve daha çağdaş hale geleceğimi ümit ettiğini söyledi. "Nasıl daha çağdaş hale gelebilirim?" diye sordum kendisine. "Ben interneti kullanıyorum; sen bilmiyorsun. Ben okulu bitiriyorum; senin daha bir sürü dersin var. Ben dünyada neler olup bittiğinden haberdarım, sen bilmiyorsun. İslâm, benim için, erkekler ile kadınların eşitliğini temin ediyor; sen ise hâlâ erkeklerle karşı eşit olma mücadelesi veriyorsun."

Müslüman olan insanın nazarında, hiçbir ırk diğerinden üştün değildir; hepimiz Allah indinde eşitiz. Biz nasıl çok daha çağdaş olabiliriz ki? Birçok açıdan çok ilerideyiz zaten; ki, tesettür İslâm’ın bu ideallerini daha da pekiştiriyor.

Bu bakımdan, hiç endişeye düşmeyin, rahatla ve iftiharla yürüyün ve tesettürünüz sayesinde hem iç dünyanız, hem de dış görünüş itibarıyla güzelleştiğinizi hatırda tutun. Başını örtmekle gelen kalb safiyeti ve güzellik; beni Müslüman olmaya ikna eden şey, işte budur! Kalbinizde tesettürle ilgili şüpheler varsa, Allah bu şüphelere karşı size yardım edecek ve en sonunda kendinizi daha güçlü hissedeceksiniz, vesselam.

Müslüman oluşumdan sonra tekrar üniversiteye döndüğümde, din alanında araştırma yapmaya başladım. İnceleme alanım, İslâm. Doktoramı tamamlayıp, kadınlara dair fıkhî konular ve bir de hadis alanında yetkin hale gelecek kadar ilerlemeye istiyorum. Halihazırda, İngilizce olarak, ‘yedinci yüzyılda kadınlar ve İslâm’ konulu bir kitap yazıyorum. Sayesinde Müslüman olduğum Iraklı arkadaşımla birlikte bir radyo programı hazırlıyorum. Yarım saatlik bir program. Dünyanın her tarafından gelmiş değişik dinlere mensup kadınlara sesleniyoruz. İslâm’ın ve İslâm mesajının üstündeki sis perdesini kaldırmak üzere, âlimlerin ve dinî liderlerin yardımına da müracaat ediyorum. Aynı zamanda Müslüman kadınların hayatı ve onların toplum içindeki rollerine dair bir belgesel film hazırlamakla meşgulüm.

Allah bana yol gösterdi ve arıyor olduğum şeyi bana İslâm’la verdi. O yüzden, kalemimi ve radyo dalgalarını İslâm’ın bütün veçhelerinin bilinmesini sağlamak ve İslâm’ın ‘çokluk içinde birlik’ olduğunu göstermek için kullanmaya çalışıyorum

Müslüman olunca, Ümmü Külsûm ismini aldım; Peygamber Efendimizin kızının ismini yani. Bu isim, bana nasıl iyi bir Müslüman olacağımı ilham ediyor; o da, benim gibi İslâm’a yönelmiş biriydi çünkü.

Benim öyküm işte böyleÖ İlk aşkım, bir savaşta pisi pisine ölen Iraklı genç bir Yahudiydi. Onun ölümüyle kalbim param parça oldu. Onun Lübnan’da ölmesiyle parçalara ayrıldım, ama yine Lübnanlı bir Müslüman kadın bu parçaları toparlama sürecini başlattı. Sonra da, başka bir Iraklı ve bir başka Müslüman kadın ile de, kalbim tamamen şifa buldu; zira bu hanım beni İslâm’la tanıştırdı ve Müslüman olmaya davet etti. Firak acısından visal sevincine uzanan bir hayat yolu yaşadım velhasıl; ki bu, beni Allah’a daha bir yakınlaştırıyor. Allah kırık bir kalb taşıyan herkese hidayet versin.

Ve şunu da hatırlayın ki, İslâm’ın mesajı, barışın ve âhengin mesajıdır. Tedaviye başlamadan, yarayı tanımamız gerek. Gerisi Allah’a kalmış: Allah, yolumuzun üzerine bizi O’na yöneltecek insanlar koyarak, kalblerimize şifa bahşediyor.

  28.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut