“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Hayat felsefem
–Rabia Nazik Kaya

[*4.622 yazı içinden]

Yaratıcının varlığını akletmek

Zeyneb Hafsa

Yaratıcının varlığına inanmanın rasyonel akletmeden daha başka sebeplere ve araçlara da dayandığını hatırlatırcasına akletme farklı bir şekilde tanımlanmıştır Kur’ân’da. Hamdi Tayfur’un ifadesi ile bu tarz bir tanıma göre akletme, “aynı zamanda ahlaklı olmayı, takvayı ve sorumluluk bilincini gerektirdiği gibi, tüm dış ve iç etkenlere karşı keskin bir irade ile kararlılık göstermeyi göze alabilmeyi de gerektirir."


AŞKIN BİR yaratıcının varlığını akli deliller ile ispat etme ya da çürütme çabaları oldukça eskilere dayanmaktadır. Aşağıda, bu karşılıklı çabaların tarihi seyrini özetleyen bazı aktarımlar yapıldıktan sonra konu ile ilgili kişisel tespitlerimiz paylaşılacaktır. Fakat her şeyden önce belirtmekte fayda var ki yazının başlığında ve içeriğinde bahsedilen 'akletme' eylemi, daha geniş bir tanımdan ziyade sadece rasyonel akletme anlamında kullanılmıştır.

Adnan Aslan’ın İSAM Yayınları’ndan çıkan Tanrı’nın Varlığına Dair Argümanlar: Ateist Din Felsefesi Eleştirisi [1] başlıklı kitabında öncelikle Allah’ın varlığına dair sunulan deliller üç gruba ayrılıyor: ontolojik argüman, kozmolojik argüman ve teleolojik argüman. Daha sonra ise her bir argüman çerçevesinde Tanrı’nın varlığına lehte ve aleyhte görüş bildirenler karşılaştırmalı olarak inceleniyor. Biz burada her bir argüman içinden temel gördüğümüz bir kaç görüşü ve karşıt görüşü, ardından da yazarın kendi çıkarımını paylaşacağız. Ontolojik argümana örnek olarak 11. yüzyılda yaşamış olan Anselm şöyle diyor: “insan zihninde 'daha mükemmeli tasavvur edilemeyen varlık' yani Tanrı kavramı mevcuttur”. O halde bu tarz bir Tanrı gerçekte de var olmalıdır. Aynı dönemde yaşamış Gaunilo buna ilk darbeyi vurur ve der ki zihinde mevcut olma ile gerçekte var olma ispatlanamaz. Çünkü eğer böyle bir ispat gerçekleşseydi bu tarz bir zihinde mevcut olma üzere olan her şey de, mesela hayali bir ada, var olmalıdır.

Ontolojik argüman öne süren bir başka isim ise 1600’lü yıllarda yaşayan meşhur Fransız filozofu Descartes. O, Tanrı’nın varlığına delil aramak için insandan hareket ediyor ve iddia ediyor ki üçgen örneğinde olduğu gibi, bir şeyin fikrinden hareketle tespit edilen özellikler o şeyin özelliği olabiliyorsa aynı şekilde Tanrı’nın varlığını da ispat etmek mümkündür. Bir yüzyıl sonrasında yaşamış olan Alman filozof Kant buna cevaben diyor ki zaruri varlık kavramı sadece saf akıl alanında bir fikirdir ve bu fikirden hareketle zaruri varlığın zihin dışındaki mevcudiyeti tesis edilemez. Fark edileceği üzere bir önceki tartışmaya benzer bir durum ortaya çıkıyor burada. Nitekim Adnan Aslan, ontolojik argümanlarda sık sık eleştiriye uğrayan bu temel problemi, zihinden harice geçişin açıklanmasının zayıflığı ile tanımlıyor.

Kozmolojik argüman öne süren isimler arasında yer alan, 9. ve 13. yüzyıllar arasında yaşamış Farabi, İbni Sina ve Thomas Aquinas, mümkün ve zorunlu varlık ayrımı yapıp mümkün varlıkların sebep-sonuç silsilesinin bir zorunlu varlıkta son bulması gerektiğini savunurlar. Bu tür bir ayrım ve ilk sebep görüşü, Tanrı’nın varlığına dair oldukça sık dile getirilen bir görüş olmakla birlikte eleştirilerden azade değildir. 20. yüzyıl filozofu J. L. Mackie, bir objenin sebepsiz başlangıcı olabileceğinin idrakinin mümkün olduğu hususunda Hume’a katılır ve bu sebeplerin neden tek bir sebepte sona erdiğini ve sebebi olmayan birden fazla sebeplerde sona ermediğini, neden bu ilk sebebin Tanrı olması gerektiğini sorgular.

Kozmolojik argüman öne süren bir diğer isim, 19. yüzyılda yaşamış İngiliz şair, oyun yazarı ve tenkitçi Swinburne. O şöyle bir örnek veriyor; kâinatın şu anki haline, daha önce birçok hal geçirerek geldiği kabul edilirse ve son haline K1 dersek ondan önceki hallerine K2, K3, K4, K5 diyebiliriz. Kâinatı ikinci halden birinci hale, üçüncü halden ikinci hale, dördüncü halden üçüncü hale getiren tabiat kanununu da hesaba katalım. Tanrı’yı bir taraftan tabiat kanununun dayandığı kaynak, diğer taraftan bu haller zincirinin başlatıcısı olarak ortaya koymak mümkündür. Yani kâinatın delaletiyle Tanrı’nın var olma ihtimali yükselmiştir. Mackie ise der ki kendi yeterli sebebini içinde barındıran veya özü varlığını içeren bir kavram ortaya koyulmadıkça kâinatın varlığına Tanrı’nın varlığını eklemekle dünyadaki açıklanamayan unsurlar azalmış olmamaktadır. Fark edilecektir ki her şeyden önce ontolojik bir kanıt talep etmektedir Mackie. Aslan’a göre kozmolojik argümanlar, ağırlığı Tanrı’nın varlığı yerine kâinatın delaletine kaydırmaktadır. Oysa kâinatın Tanrı’nın varlığına delaleti ile Tanrı’nın varlığı doğru orantılı değildir. Tanrı’nın var olduğunu düşünme, kâinatın delalet ihtimalini artırıyor demek, aslında var olduğu kabul edilen bir şeye delil aramak anlamına gelir. Yani O’nu var kabul etmeyen biri için pek de anlam ifade etmemektedir.

18. yüzyılda yaşamış İngiliz felsefeci Paley, teleolojik argüman çerçevesinde saat analojisini kullanır ve der ki saatin bir ustası olduğu gibi, bu muntazam kainatın da bir yaratıcısı vardır. Bu tarz analojilerle Tanrı’nın varlığını ispatlama da oldukça yaygın kullanılmaktadır. Hume’a göre ise teleolojik argümanı savunarak Tanrı’nın varlığını ispat etmeye çalışanlar, insan yapıtlarıyla kâinatın yapısını mukayeseye dayanırlar. Swinburne, Hume’u sekiz noktada eleştirir fakat biz burada bir kaçını zikredeceğiz: 1) Hume der ki biz bir B’nin varlığını daha önce B’leri müşahede etmemişsek asla istidlal edemeyiz. Bu argümanı öne sürmesi, Hume’un bilimsel metodu yeterince takdir edemediğini göstermektedir. Çünkü müşahede edilen A’ların müşahede edilen B’ler ile bir ilişkisi varsa müşahede edilen ve A’lara benzeyen A*’ların, müşahede edilmeyen ve B’lere benzeyen B*’lerle aynı ilişkiye sahip olduğunu postula edebiliriz. 2) Hume, sonuna kadar gidilmesi ve kâinata nizam veren Tanrı’nın bütün yönleriyle bir insan gibi tasavvur edilmesi gerektiğini söylemektedir. Swinburne’a göre ise Tanrı sadece kâinatın düzeninin faili değil, aynı zamanda bu düzen içinde işleyişinin de yegâne sebebidir ve dolayısıyla bu görevi yapabilmek için bedensiz olmalıdır.

Tanrı’nın varlığına dair akli delilleri ve (muhtemel) karşıtlarını inceleyen bir başka eser ise Caner Taslaman ve Enis Doko’nun editörlüğünü yaptığı Allah, Felsefe ve Bilim [2] başlıklı derleme kitap. Derleme kapsamında yer alan ilk makalenin yazarı, Amerikalı filozof Robin Collins. Collins, hayata dair ince ayarın yani incelikli tasarımın teizm altında ateistik tek evren ve çok evren hipotezlerine nazaran daha fazla ihtimale sahip olduğunu ispatlamaya çalışırken bir yandan da muhtemel itirazlara cevap verir. Kitabın editörlerinden Caner Taslaman, insanın altı tane doğal ve temel arzusundan (yaşam arzusu, korkuların giderilmesi arzusu, mutluluk arzusu, gaye arzusu, şüpheden uzak bilgi arzusu ve başkaları tarafından iyi davranılma arzusu) hareketle Allah’a inanmanın inkârdan daha rasyonel olduğunu ispatlama gayesini taşıdığı yazısında oldukça sık yapılan bir hatayı dile getiriyor ve diyor ki insanların Allah’a ve dine inanmasının kökeninde arzuları olabilir. Fakat Allah’a veya dine inanmanın kökenini göstermek suretiyle Allah’ın ve dinlerin insani uydurmalar olduğu iddia edildiğinde 'kökensel hata' (genetic fallacy) yapılmış olur.

Kitabın diğer editörü Enis Doko, Adnan Aslan’ın yukarıda bahsettiğimiz eserinde yapılan Tanrı’nın varlığına dair argüman sınıflamasına eklemek üzere çok sık dile getirilmeyen bir başkasını, aksiyolojik argümanı odak noktası yapıyor. Aksiyolojik argümanlar, kısaca, olan durumu belirtmekten ziyade olması gerekene yönelirler. Doko’nun argümanı şu öncüller silsilesini takip etmekte; nesnel aksiyolojik önermeler varsa bu önermeler ya temel yasalardır ya da temel yasalardan çıkarsanabilir, eğer tanrı yoksa temel yasalar doğa yasalarından ibarettir. Bütün doğa yasaları olgusaldır yani betimleyicidir; olgusal önermelerden aksiyolojik önermeler çıkarsanamaz yani tanrı yoksa nesnel aksiyolojik önermeler yoktur. Oysa en az bir tane nesnel aksiyolojik önerme vardır yani ahlaki realizm mevcuttur ki bu da Tanrı’nın var olduğuna delildir.

Amerikalı filozof William Lane Craig, atesitlerin evreni bir çeşit olgusal Zorunlu Varlık olarak kabullerinin aksine Zorunlu Varlığın ezeli olma özelliğinden hareketle evrenin ezeli olmadığının (ispatlanmasının değil) makul oluşunun gösterilmesi ile teizmin rasyonelliğini ispatlamaya çalışırken kozmolojik kanıtlardan yararlanıyor. Günümüzün meşhur felsefecilerinden Alvin Plantinga ise bilim ve din arasında derin bir uyum olduğunu göstermek için bilişsel yetenekleri (hafıza, algı, sempati vb.) merkeze alıyor. Plantinga’nın temel argümanına göre evrim önermesiyle birlikte natüralizmi de kabul edersek bilişsel yeteneklerimizin güvenilir olduğuna dair şartlı ihtimal (conditional probability) düşüktür. Kitapta son olarak yukarıda da ismi zikredilen Richard Swinburne’ün makalesine yer veriliyor. Hatırlatmakta yarar var ki derlemede yer alan her bir makale, kendi tezini öne sürüp ispatlama yoluna giderken kendisine karşı yapılan ve yapılma ihtimali olan itirazlara da cevap vermeye çalışıyor.

Yazının bu kısmına gelinceye değin neler anlatıldığını kısaca özetlersek, orta çağın başlarından günümüze değin Tanrı’nın varlığına dair akli delilleri ve onlara karşı öne sürülen belli başlı düşünceleri aktarmaya yardımcı olan iki kitaptan bahsettik. Dileyen, bu süreçteki belirli bazı zamanlara ya da kişilere odaklı ek okumalar da yapabilir; örneğin Kindi, Farabi, İbn Sina, Gazali, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd gibi İslam filozoflarının Allah’ın varlığını temellendirmesine bakabilir [3], daha da özele inerek bir isme mesela İbn Teymiyye’ye göre Allah’ın varlığına bakabilir [4] veyahut daha doğrudan bir bakış açısı için Allah’ın varlığının delillerine Kur’ân temelli bakabilir [5]. Bu liste daha da uzatılabilir.

Gelelim bu yazının yazılmasındaki temel amaçlara. Öncelikle, hakkında bir şeyler okunması gerçekten çok kolay olmayan bir mevzuya dair belli başlı araştırmacıların görüşlerini özetlemek ve buna binaen bir yaratıcının varlığına dair lehte ve aleyhte görüş bildirmek üzere üstün körü, kulaktan dolma bir şekilde akli deliller zikredenlere mevzunun derinliğine dair bir parça da olsa ipucu sunmak amacını güttük. İkinci olarak, bir yaratıcının varlığına dair ne denli kuvvetli argümanlar öne sürülürse sürülsün bir başka insan aklının o argümanları çürütebileceğine işaret etmeyi hedefledik. Adnan Aslan’ın da dediği gibi, yaratıcı bir varlığa dair argümanların çürütülmesi, bir yaratıcının var olmadığı anlamına gelmiyor; bilakis, insan zihninin kısıtları ile malul argümanların eksikliğini ortaya koyuyor.

Bu ikinci amaç aslında şahsımdan hareketle takip etmeye çalıştığım bir amaç. Zira uzun zaman boyunca, çürütülemeyen, mutlak bir akli delil ile Allah’ın varlığının ispatlanabileceğine kani idim. Lakin özellikle yukarıda bahsi geçen ikinci kitap vasıtasıyla, fark edilmektedir ki günümüz din felsefecilerinin argümanları, bir yaratıcının varlığını doğrudan İSPAT yerine bir yaratıcıya inanmanın daha RASYONEL ya da daha MAKUL olduğunu göstermeye yönelmiş bulunuyor. Çünkü unutulmamalı ki bir yaratıcının varlığı ya da yokluğu meselesi bilimsel bir teori ya da bir hipotez öne sürme değil, nihayetinde bir iman ya da inkâr meselesidir. Fakat bu demek değildir ki akli delillerin bir ehemmiyeti yoktur.

Bu noktada Adnan Aslan şu güzel görüşü dile getiriyor: “Bütün bu rasyonel istidlaller ve onların eleştirisi, inançsızı imana veya inananı imansızlığa sevk etmekten başka bir fonksiyon yerine getirmektedir ki bu da var olanı teyittir.” Yani inananın kendini mantıksız hissetmesini önleyerek güçlü deliller aracılığı ile imanın kuvvetlenmesine yardımcı olur akli deliller. Bir sonraki amacımız ise ki bir öncekine bağlıdır, bir yaratıcıya inanmanın akli delillerden daha başka, çeşitli sebepler üzere olması gerektiğini vurgulamak. Zira bir insan sadece akli delilleri dayanak alsa idi oldukça esnek bir zeminde bulunması gerekirdi, çünkü bir gün güçlü görünen bir akli delil ertesi gün bir başkası tarafından zayıflatılabilir durumdadır. Belki de bu yüzden, yani yaratıcının varlığına inanmanın rasyonel akletmeden daha başka sebeplere ve araçlara da dayandığını hatırlatırcasına akletme farklı bir şekilde tanımlanmıştır Kur’ân’da. Hamdi Tayfur’un ifadesi ile bu tarz bir tanıma göre akletme, “... aynı zamanda ahlaklı olmayı, takvayı ve sorumluluk bilincini gerektirdiği gibi, tüm dış ve iç etkenlere [fiziki etkenler, heva, zan, taklit vs.] karşı keskin bir irade ile kararlılık göstermeyi göze alabilmeyi de gerektirir.”


[1] Adnan Aslan, Tanrı’nın Varlığına Dair Argümanlar: Ateist Din Felsefesi Eleştirisi, İsam Yayınları, 2006.

[2] Caner Taslaman ve Enis Doko, Allah, Felsefe ve Bilim, İstanbul Yayınevi, 2012.

[3] Bkz. İbrahim Agâh Çubukçu, İslam Felsefesinde Allah’ın Varlığının Delilleri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1967.

[4] Bkz. Wael B. Hallaq ve Bilal Kuşpınar, İbn Teymiyye’ye Göre Allah’ın Varlığı, Acta Orientalia, sayı 52, 1991.

[5] Bkz. Hüsameddin Erdem, Allah’ın Varlığının Delillerinin Kurani Temelleri, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/743/9486.pdf

[6] Hamdi Tayfur, Akletme Üzerine, Mana Yayınları, 2012.

  21.03.2013

© 2015 karakalem.net, Zeyneb Hafsa

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut