“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Deve ile fare
–İsmail Örgen

[*4.622 yazı içinden]

Seyyid Kutub’un Al-i İmran Sûresi tefsirinden yansıyanlar

Zeyneb Hafsa

YAZIYA BAŞLARKEN her şeyden evvel klasik anlamı ile 'tefsir nedir?' sorusuna cevap arayalım. Ömer Nasuhi Bilmen’e göre “Istılahta tefsir, Kur’an-ı Kerim’deki kelimelerin mânâlarını, âyetlerin içeriklerini, hükümlerini, kıssalarını; muhkem ve müteşabih olanlarını; nasih ve mensuhu bulunanlarını ve inişlerini, sebeplerini kendilerine açıkça delâlet eden lâfızlar ve tabirler ile izah etmektir.” [1]. Bilmen’in bu tanımından çıkarılabileceği üzere, Kur’an-ı Kerim’i derinlemesine anlama çabasının bir aracıdır tefsir. Bu anlamı ile dünya genelinde şu zamana değin neşredilen kaç adet tefsir çalışması vardır bilmiyorum ama muhtemelen bu sayı oldukça yekünlü. Tek bir insanın ömrü süresince hepsini okuyup bitiremeyeceği kadar yekünlü belki de. O halde, Kur’an’a tefsirlerle daha da yakınlaşmak isteyen bir insana şu düşüyor: seçmek! İtiraf etmeliyim ki elimde, tefsir çalışması seçimine dair bir reçete yok -ki zaten bu tarz bir seçimin kişisel tercihlere ve amaca mebni olması gerektiğini düşünüyorum- fakat özellikle tavsiye üzere okumaya karar verdiğim tefsirlerden birisi de Seyyid Kutub’un Fi Zilalil Kur’an isimli eseri [2].

Tefsir okumanın farklı yöntemleri var olsa da, her sûreyi farklı tefsirler aracılığıyla tek tek okuma yöntemime binaen Seyyid Kutub’un Al-i İmran suresi tefsirinden nasiplendim en son. Bu tefsirden önemli bulduğum ve beni etkileyen kısımları kendi yorumlarımı da katıp paylaşmak istedim. Fakat bundan önce, özet olarak Kutub’un tefsir yöntemine değineyim. O, suredeki ayetleri konularına göre tasnif edip grup halinde tefsir yapıyor. Mesela, 159-164. ayetler arasını Peygamberin şahsiyeti başlığı ile gruplayıp açıklamaya girişiyor. Açıklamayı yaparken ise ayrıntılı kelime analizinden ziyade kendi düşüncelerini ve bildiklerini dile getiriyor. Tarihsel arka plan gerektiren ayetler haricinde ayetlerin iniş sebebi odaklı açıklamalara da dalmıyor fazlaca. Böyle bakılınca, onun tefsirinin oldukça basit bir şekilde yapıldığı söylenebilir.

Sûrenin girişinde yer alan 3. ve 4. ayetlerden şunu anladığını dile getiriyor Kutub:

“Bu yeni Risalet (yani İslam) de kendisinden önceki Risaletlerin metoduna bağlı kalmakta; getirdiği kitap da daha önceki kitaplar gibi Hak ile indirilmektedir.”

Buradan hareketle aklıma acaba şöyle bir çalışmanın yapılıp yapılamayacağı geldi: Kur’an ve önceki ilahi kitapların metotları, orijinaline bağlı kaldığı kadarıyla tabi, karşılaştırılıp kaynak birliğini ispata çalışmak... Şimdilik açık uçlu bir soru bu.

Kur’an’ın, teşbihli kelime tamlaması halinde sunduğu belagat örneklerinden biri olarak 10. ayette yer alan 'ateşin yakıtı' ifadesine dair hoş bir açıklama getiriyor Kutub:

“İnsanın tüm özelliklerini ve üstünlüklerini söküp alan ve onları odun, kütük ve benzeri varlıklar şeklinde tasvir eden bir ifadedir bu. Yani siz eğer ateşin yakıtı haline geliyorsanız öbür dünyada, bunu, ilahi ruhtan üflenmiş insan halinizle değil, neredeyse odun, kütük gibi bir hale indirgenmiş olarak idrak ediyorsunuz demektir. Bu belki de şu demek öte yandan; dünyada odun, kütük gibi yaşadığınız için öbür dünyada da buna uygun bir şekilde ağırlanıyorsunuz.”

Yani, buradaki odun ve kütüklük halinden yalnızca günümüzde kullanılan kabalık anlaşılmamalı.

14. ayette bahsedilen duyguların (yani kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşler, cins atlar, hayvanlar ve ekinlere duyulan sevgi) fıtrî oluşunu hatırlatan Kutub, bizden istenenin onları kerih görüp bastırmak değil kontrol altına almak olduğunu dile getirdikten sonra 17. ayete kadar olan kısım için şu hoş açıklamayı yapıyor:

“İşte Kur’an bu şekilde, insanın beşeri duygularını toprak üzerindeki yerinden başlayarak yavaş yavaş ufuklarda, aydınlıklarda dalgalandırmaktadır.”

Kur’an’ın bir diğer belagat unsuru, kıssalardır. Bu belagat unsuruna dair Kutub diyor ki:

“Gerçekleri açıklamada ve onları canlı bir şekilde engin bir etkiyle kalplere yerleştirmede kıssaların kendilerine özgü bir yolu vardır. Kıssalar bu gerçekleri, imanın hayatta pratik olarak oluşması biçiminde canlandırır. Bu yöntem ise, gerçekleri sadece soyut bir biçimde verip geçmekten daha etkilidir.”

65. ayetten itibaren yer alan, ehl-i kitabın Hz. İbrahim hakkındaki tartışmalarına dair Kutub ilginç bir açıklama yapıyor:

“Eğer toplumsal yapının temeli ırkî olursa insan ırk değiştiremez. Eğer toplumsal yapının temeli millet olarak alınırsa, insan milletini değiştiremez. Eğer toplumsal yapının temeli renk olursa insan rengini değiştiremez. Eğer toplumsal yapının temeli dil olarak alınırsa, insan zorluğa katlanmadan dilini değiştiremez. Eğer toplumsal yapının temeli sınıf olarak alınırsa, insan kolay kolay sınıfını değiştiremez. İnsanların toplumsal yapılanma temeli, insanın bireysel yönelişlerine terk edilen; bireyin kendi aslını, rengini, dilini, sınıfını değiştirmeden rahatlıkla değiştirebileceği ve buna bağlı olarak safını seçebileceği düşünce, inanç ve yaklaşım bağı üzerine kurulduğunda ancak mesele çözülebilir.”

Açıklama gayet sarih fakat şu eklenebilir ki Hz. İbrahim örneğinden hareketle denmek istenen şu; İbrahim’i aynı dili konuşan, aynı renkten olan, aynı ırka ve millete ait bir ata olarak değil düşünce, inanç ve yaklaşım birliğini taşıdığınız biri olarak sahiplenin. Tabi bu, Hz. İbrahim örneğinden hareketle genele de yayılabilir.

Kur’an okurken en sık rastlanılan zorluklardandır -en azından benim açımdan öyle- ayetten ayete ve konudan konuya atlamalar. Bu yüzden bunlar arasındaki bağlantıları kurmamda yol gösterici olan eserleri bilhassa tercih ederim. Buna bir örnek teşkil etmek üzere, 84. ayetle başlayan konudan 92. ayetin konusuna nasıl atlanıldığını açıklamak için Kutub diyor ki:

“Önceki ayetlerde Allah rızası için ve Allah yolunda olmayan infak ve fidyenin yararının olmadığı bir günde fidye vermeye kalkmaktan söz edilirken, sonra gelen ayetlerde, Allah rızası için yapılan infak ve sadakalara değiniliyor.”

Her bir surenin kendisi ile anılabileceği başat bir konusu vardır. Kanaatimce, Al-i İmran için bu başat konu Uhud savaşıdır. Seyyid Kutub da tefsirinde özellikle bu olaya dair ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur. Nitekim 144. ve 145. ayetler ışığında Uhud savaşının neticelerini değerlendirirken şu nefis çıkarımı yapar:

“... [d]ava, davetçiden daha büyük ve daha kalıcıdır. Sanki yüce Allah, bu olay ve bu ayetle, müslümanların aralarında yaşayan peygamberlerin kişiliğine olan şiddetli bağlılıklarını kesmek istemiştir. Sanki yüce Allah, Rasulullah’ın ölmesi ya da öldürülmesiyle üzerlerinden kalkmayacak olan sorumluluklarını doğrudan algılamaları için müslümanların İslâm ile olan ilişkilerini ve Allah ile olan sözleşmelerini direkt bir duruma getirmeyi ve Allah’ın önünde yaptıkları bu sözleşmenin sorumluluğunu aracısız duymalarını dilemektedir. Çünkü onlar Allah’a biat etmişlerdir. Dolayısıyla Allah’ın huzurunda sorumlu olacaklardır.”

Bu çıkarım, her ne zaman ve zeminde olursa olsun, din mevzuunda davetçi olan herhangi birinin şahsının, davetin önüne geçtiği veyahut geçirildiği her durum için söz konusu edilebilir.

Kutub’un Uhud savaşına dair tespitlerinden bir diğeri de şöyle:

“Onlar (yani savaşa katılan müslümanlar), bilmeleri, kavramaları ve olgunlaşmaları için ateşle dağlanıyorlardı. Eksiklikleri ve nefislerinin gizlilikleri ortaya çıkarılıyordu; ancak, utandırmak, rezil etmek, küçültmek, zora sokmak ya da güç yetiremeyecekleri şeyi yüklemek için değildi bunlar. (Çünkü) daha yolun başındaydılar. Eğitim ve oluşum dönemini yaşıyorlardı. Bu yüzden yüce Allah onları himayesinden kovmuyor, aksine onlara acıyor, onları affediyor.”

İslamiyet’teki şahsiyet inşa metoduna dair harikulade bir özet niteliğinde bu tespitler.

Son olarak ise İslamiyet-müslümanlar arası ilişkiyi yerli yerine oturttuğunu düşündüğüm şu sözlerini alıntılamak istiyorum Kutub’un:

“Kuşkusuz bu din, insanlık hayatı için bir metottur. İnsanların hayatında ancak onların çabası ve güçleri oranında gerçekleşebilir... (Bu yüzden) kuşkusuz İslâm tarihi -ismen ya da dille müslüman olsalar da- müslümanların tarihi değildir. İslâm tarihi, İslâm'ın gerçek anlamda insanların düşüncelerinde, davranışlarında, hayat tarzlarında ve toplumsal düzenlerinde uygulanışıdır.”



[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Tefsiri, bkz. http://www.tahavi.com/tefsir/003a.html

[2] Seyyid Kutub, Fizilal’il-Kuran, bkz. http://tefsir.errahman.de/

  10.12.2012

© 2015 karakalem.net, Zeyneb Hafsa

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut