Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.670 yazı içinden]

 Arşiv

Üç Yıl Süren Arayış

Yazara Mesaj Gönder

NATASSIA M. KELLY

1997’de, 15 yaşında, lisedeyken ihtida etti. ABD’li.



ÇOCUK YAŞTAN İTİBAREN, Allah’a inanarak büyüdüm. Hemen her Pazar kilisedeki ayine katıldım, Kitab-ı Mukaddes okuluna gittim, kilise korosunda şarkı söyledim. Yine de din hiçbir zaman hayatımın önemli bir parçası olmadı.

Allah’a çok yakın olduğumu düşündüğüm zamanlar vardı. Ümitsizliğe düştüğüm vakitler yol göstermesi ve güç vermesi için veyahut bir isteğimin olduğu vakitlerde dileğimin yerine gelmesi için O’na sık sık dua ettim. Fakat, kısa bir süre sonra, bu yakınlık hissinin artık birşeyler için Allah’a yalvarmadığım zamanlarda uçup gittiğini farkettim. Hâlâ inanıyor olsam bile, inancımın eksildiğini anladım.

Dünyayı, Allah’ın zaman zaman keyfini çıkardığı bir oyun olarak algılamaya başladım. Allah insanlara bir Kutsal Kitap yazmayı ilham etmiş ve insanlar bu Kutsal Kitabın içerisinde iman bulmaya her nasılsa muktedir olmuşlardı.

Daha da büyüyüp dünyanın daha bir farkına vardıkça, Allah’a daha fazla inandım. Bu kaotik âleme düzen getirecek bir Tanrı’nın olması gerektiğine inandım. Şayet Tanrı yok olsaydı, dünya binlerce yıl önce mutlak bir anarşi içinde helak olup giderdi, diye düşündüm. İnsana yol gösteren ve onu koruyan doğaüstü bir gücün var olduğuna inanmak beni ferahlatıyordu.

Çocuklar genellikle anne-babalarının dinlerini benimserler. Benim durumumda da, bir farklılık yoktu. Oniki yaşında, maneviyatım üzerine derin düşüncelere dalmaya başladım. Bir inancın var olması gereken hayatımda bir boşluk duygusu yaşıyor, birşeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Ne zaman başım sıkışsa, ne vakit ümitsizliğe düşsem, Rab dediğim birine dua ederdim. Fakat bu Rab kimdi gerçekten? Bir keresinde, anneme "Kime dua etmeliyim?" diye sordum: İsa’ya mı, Allah’a mı? Annemin doğru söylediğine inanarak İsa’ya dua ettim ve bütün güzel şeyleri ona atfettim.

Dinin münazara suretinde konuşulup tartışılacak birşey olmadığını işitmişimdir. Lâkin, arkadaşlarım ve ben, birçok kereler bunu yapmaya çalıştık. Sık sık, arkadaşlarımla birlikte, Protestanlık, Katolisizm ve Yahudilik hakkında münazaralar yaptık. Bu münazaralar sayesinde kendi iç dünyamı daha bir derinlemesine inceleme imkânı buldum ve içimdeki boşlukla ilgili birşeyler yapmam gerektiğine karar verdim. Ve böylece, onüç yaşında hakikat arayışım başladı.

İnsanlık her zaman, şaşmaz bir biçimde, yakînî bilginin veya hakikatin peşinde olmuştur. Benim hakikat arayışım ise, aktif bir yakîn arayışı olarak addedilemezdi. Münazaralarda bulunmayı sürdürdüm, ve Kitab-ı Mukaddes’i daha fazla okudum. Fakat bu yol hakikatin keşfine götürmedi beni. Bu dönemim boyunca davranışlarımda meydana gelen değişme annemin dikkatini çekti. İnsanlar, bir dönem bir ‘dindarlık evresi’ geçirirler; benimki, bir ‘evre’den öteydi. Edindiğim yeni bilgileri ailemle paylaştım. Hıristiyanlık içerisindeki inançlar, uygulamalar ve doktrinler; Yahudilik içerisindeki en temel inançlar ve uygulamalar hakkında belli bir bilgi edinmiştim.

Arayış içerisindeyken, birkaç ay, şayet Hıristiyanlığa inanıyorsam cehenemde cezalandırılacağıma inandığımı farkettim. Geçmişte işlediğim günahları düşünmemden kaynaklanmıyordu bu! Güney vaizlerinin söylemeye meyyal oldukları üzere, ‘cehenneme giden bir tek yol’un üzerindeydim: Hıristiyanlık içerisindeki bütün öğretilere inanamadım. Maamafih, inanmaya çalıştım.

Kilisede olduğum ve ‘Havariliğe Çağrı’ süresince kendimle mücadele ettiğim birçok zamanı hatırlayabiliyorum. Bana, basitçe, "İsa’nın Rabbin ve Kurtarıcın olduğunu ikrar edersen, cennette ebedî bir hayatı garantilemiş olursun" demişlerdi. Asla bir rahibin olabildiğine uzatılmış ellerini tutarak kilisenin yan koridorundan aşağıya doğru yürümedim ve bu noktadaki gönülsüzlüğüm cehennemde başında olma korkularımı daha da arttırdı. Bu zaman süresince, tedirginlik ve huzursuzluk taşıyordum. Sık sık kâbuslar görüyor ve kendimi dünyada çok yalnız hissediyordum.

Fakat, sadece iman eksikliği hissediyor değildim. Bilakis, bulabildiğim her bilgi sahibi Hıristiyana arzettiğim ve gerçekten tatmin edici bir cevabı asla alamadığım pek çok sorularım vardı. Onlar, olsa olsa, kafamı daha da fazla karıştıran şeyler söylediler bana. Allah’ı mantığa sığıştırmaya çalışıyor olduğumu; oysa, iman sahibiysem, salt inanabilmem gerektiğini, cennete ancak bu şekilde gidebileceğimi söylediler. Tamam, problem buydu: İman sahibi değildim. İnanmıyordum.

Geçrekten, öyle herşeye inanmıyordum. Tek bir Allah’ın var olduğuna ve İsa’nın O’nun insanlığı kurtarmak için gönderilmiş oğlu olduğuna inanıyordum. Bu, buydu. Ne var ki, sorularım ve akıl yürütmelerim inançlarımı aşıyordu.

Sorular sürüp gitti. Kafa karışıklığım arttı. Yakîn halinden uzaklığım da arttı. Onbeş yıl boyu, bir inancı, sırf bu annem ile babamın inancı olduğu için, körcesine izlemiştim.

Hayatımda, sahip olduğum az bir parça inancın tamamen azaldığı birşeyler vuku buldu. Arayışım neredeyse durma noktasına geldi. Artık kendi iç dünyam, Kitab-ı Mukaddes, veya Kilise içerisinde bir arayış ve araştırmaya girişmedim. Bir süreliğine, vazgeçmiştim. Bir gün bir arkadaşım bana bir kitap verinceye kadar ümidi kırık, tatsız duygular ile dolu sinirli bir insan olup çıkmıştım. Arkadaşımın verdiği kitap ise, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu başlığını taşıyordu.

Kitabı aldım, okudum. Arayışım esnasında, Hıristiyanlıktan başka bir dini bir kerecik olsun ciddi ciddi kaale almadığımı söylemekten utanç tutuyorum. Bütün bildiğim, Hıristiyanlık idi ve hiçbir zaman ondan ayrılmayı düşünmemiştim. İslâm hakkındaki bilgim çok azdı. Vâkıa, bu az bilgi de temelde yanlış anlayışlar ve basmakalıp kanaatlerden ibaretti. Kitap beni şaşırttı. Yalnızca bir Tanrının var olduğuna inanan biri olmadığımı öğrendim. Daha fazla kitap istedim. Birtakım kitapçıklar kadar, bunları da aldım.

İslâm hakkında, entellektüel bir veçheden, birşeyler öğrendim. Kendisi Müslüman olan yakın bir arkadaşım vardı. Sık sık ona İslâmî amel ve uygulamalar hakkında sorular sordum. Bir kerecik olsun İslâm’ı kendi inancım olarak düşünmedim. İslâm’la ilgili birçok şey bana çok yabancı geliyordu.

İki aylık bir okumadan sonra, Ramazan ayı başladı. Her Cuma bulunduğumuz beldedeki Müslüman cemaatin iftarlarına ve Kur’ân okumalarına katılma imkânı buldum. Rastlayabildiğim Müslüman kızlara sorular sordum. Birileri inandıkları ve izinden gittikleri şey hakkında nasıl böylesine kuvvetli bir yakîn sahibi olabiliyorlar diye dehşete düştüm. Kendime yabancı gördüğüm bu dinin, içten içe, beni kendine çekmeye başladığını hissettim.

Uzun zamandan beri, yapayalnız olduğuma inanagelmiştim. İslâm ise, birçok açıdan huzur ve ferahlık verdi bana. İslâm, dünyaya dair bir hatırlatıcı olarak gönderilmişti. İnsanları yeniden doğru yola sevketmek üzere gönderilmişti.

Benim için önemli yegâne şey, salt inançlar değildi. Hayatıma sayesinde biçim verebileceğim bir disiplin de olsun istiyordum. Benim kurtarıcım olan birilerinin var olduğuna, ne yaparsam yapayım bu sayede beni cennete götürecek bileti elde etmiş olacağıma inanmak istiyor değildim; böyle bir inanç beni tatmin etmiyordu. Allah’ın rızasını kazanmak için nasıl davranmam ve neler yapmam gerektiğini bilmek istedim. Allah’a yakın olmak istedim. Hep Allah’ın varlığını şuurunda tutuyor olmak istedim. Hepsinden öte, cennete erişme şansı edinmek istedim. Hıristiyanlığın bunu bana vermediğini, ama İslâm’ın veriyor olduğunu hissetmeye başladım.

İslâm’ı daha da öğrenmeye devam ettim. Arkadaşlarımla bayram tebriğine, Cuma’lara ve haftalık derslere gittim. İnsanın kafası, din sayesinde huzur ve sükûna erişir. edinir/alır/receives. Bende de, böylesi bir sükûnet hâsıl olmaya başlamıştı. Gerçekte, arayış içinde olduğum üç yıl boyu dinin karşısında gel-gitler yaşamıştım. Uzaklaşma anlarımda, şeytanın iğvalarına daha duyarlı hale geliyordum. 1997 Şubat’ının başlarında, İslâm’ın doğru ve hak olduğunu derketmeye başladım. Ne var ki, alelacele karar vermek de istemedim. Beklemeye karar verdim.

Bu bekleyiş içerisinde şeytanın iğvaları arttı. İçinde şeytanın da bulunduğu iki rüya hâlâ hatırımda. Şeytan beni kendisine çağırıyordu. Bu kâbuslardan uyandığımda, teselliyi İslâm’da buldum. Şehadet kelimelerini tekrar eder haldeydim. Bu rüyalar, kafamı değiştirmemi sağladı. Rüyalarımı Müslüman arkadaşıma açtım. Arkadaşım belki de şeytanın beni hakikatten alıkoymak için rüyama girdiği kanaatini serdetti. Hiç bu şekilde düşünmemiştim.

19 Mart 1997’de, bir haftalık dersten döndükten sonra, kendi kendime kelime-i şehadet getirdim. Sonra, 26 Mart’ta, şahitlerın huzurunda tekrar kelime-i şehadet getirdim ve resmen Müslüman oldum. O an hissettiğim hazzı ifade edemem. Omuzlarımdan kaldırılmış olan ağırlığı ifade etmem mümkün değil. En sonunda aklım ve ruhum huzur ve sükûn bulmuştu.

Kelime-i şehadet getirmemin üzerinden hemen hemen beş ay geçmiş bulunuyor. İslâm beni daha iyi bir insan kıldı. Şimdi daha güçlüyüm ve eşyayı daha iyi anlıyorum. Hayatım manidar ölçüde değişti. Şimdi bir amacım var: cennetteki ebedî hayatın değerini kendime isbat etmek. Uzunca zamandır aradığım şeye artık kavuşmuş bulunuyorum: imanın yanısıra, hayatımın amacına... Din, yirmidört saatimin ayrılmaz bir parçası artık. Her gün ne kadar elimden geliyorsa, o kadar iyi bir Müslüman olmaya çalışıyorum.

İnsanlar onbeş yaşındaki bir kızın hayatta böylesine önemli bir kararı nasıl verebildiğine çoğunlukla hayret ediyorlar. Allah’a, bana bahşettiği akıl ve zekâ düzeyinden dolayı öylesine hamd ediyorum ki! Zira, bu nimet iledir ki, bu kadar genç yaşta İslâm’ı bulmayı becerebildim.

Hıristiyanların hâkim olduğum bir toplumda iyi bir Müslüman olmaya cehdetmek kolay iş değil. Hıristiyan bir aile ile birlikte yaşamak daha da zor. Maamafih, bunları söyleyip şevk ve ümit kırıcı çalışmıyorum. Kendi durumumun zorluğu üzerinde fazla konuşmak istemiyorum, ama bu mücahedemin beni olsa olsa daha da güçlü kıldığına inandığımı belirtmek isterim. Bir keresinde birileri "Sen Müslüman bir aile içinde doğan kimi insanlardan çok daha iyisin" dediler bana. Bulmak, tecrübe etmek ve Allah’ın azametini ve rahmetini kavramak zorunda kalmış olmamın beni çok ilerilere götürmüş olduğunu söylediler.

Dünya üzerinde yetmiş yıllır bir hayata bakıyorum da, cennetteki ebedî hayata kıyasla olsa olsa bir hiç mesabesinde. Bu muhakememi hiç akıldan çıkarmıyorum.

Allah’ın rahmet, azamet ve haşmetini haşmetini ifadeye istidadımın yetmediğini teslim etme durumundayım. Anlattıklarımın, hissettiklerimi hisseden veya uğrunda mücadele ettiğim yol uğruna mücadele eden başkalarına yardımcı olacağını ümit ediyorum.

  28.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut