Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.669 yazı içinden]

 Arşiv

“Ben Zaten Müslümanmışım!”

Yazara Mesaj Gönder

LARA

1993’te, 23 yaşında, üniversitede okurken ihtida etti. İskandinav asıllı bir Kanadalı.



İSKANDİNAV ASILLI BİR AİLENİN Kanada doğumlu bir çocuğuyum ve Kanada’da büyüdüm. 1993 Şubat’ında, yirmiüç yaşında Müslüman oldum. O zamana kadar herhangi bir dine bağlı değildim gerçi, ama ateist de değildim. Ondört-onbeş yaşıma geldiğimde dine dair birtakım şeyler düşünmeye başlamıştım ve daha o zaman tevhide, Allah’ın birliğine inanmıştım. Hıristiyanlık asla ilgimi çekmedi.

Müslümanlarla ilk kez temasım, 1988’de değişik ülkelerden gelmiş bazı Müslüman öğrencilerle tanışmamla gerçekleşti. Onlar sayesinde İslâm hakkında bir parça mâlûmat edindim. Meselâ, Ramazan orucundan haberdar oldum. Ancak, gerçekte 1992’ye kadar İslâm’la ilgilenmiş olduğum söylenemez. 1992 yılının yaz aylarında, bir Kanada gazetesi, bizatihî İslâm’ı aşağılamaya matuf bir teşebbüs dahilinde, bazı Müslümanların İslâm’a aykırı davranışlarını malzeme edinerek İslâm’a saldıran bir dizi makale yayınladı. Gayrimüslimler İslâm’ı bazı müslümanların davranışlarına bakarak yargılama eğilimindedirlerósözkonusu Müslümanların bu davranışları İslâmî olmasa bile. Henüz Müslüman olmuş biri değildim; lâkin, sözkonusu makaleler o kadar rezilâne idi ki, gazetenin editörüne İslâm’ı savunan bir mektup gönderdim. Bu vesileyle İslâm’ın gerçekten ne olduğunu merak etmeye başladım. Amerika’daki Müslüman üniversite öğrencilerinin derneği olan MSA’in okuduğum üniversitede birkaç ay önce düzenlediği İslâm’ı Tanıma Haftasında açtığı sergide görüp aldığım bazı makaleleri yeniden okudum. Bu makalelerden biri, İsa Aleyhisselam’ın bir İslâm peygamberi olduğuna dairdi. Ayrıca, üniversiteden tanıdığım bir Müslümandan bana İslâm hakkında bazı kitaplar getirmesini rica ettim. Getirdiği kitaplar topyekün İslâm ideolojisi hakkındaydı ve iki tanınmış Müslüman yazar tarafından yazılmışlardı. Etkilenmiştim. "İslâm bu mu? Buysa, doğru birşey gibi gözüküyor" diye düşündüm.

Takip eden aylarda, üniversitedeki derslerimi takip ederken, İslâm hakkındaki araştırmamı devam ettirecek boş zamanım da oldu ve Dr. Muhammed Heykel’in Hazreti Muhammed’in Hayatı adlı eseri gibi otantik İslâmî eserleri okudum. Anladım ki, İslâm’ın gerçekte ne olduğunu medyadan öğrenmek kesinlikle imkânsız! Ayrıca, İslâm dairesine yeni girenlerin, İslâm’a bağlı olduklarını ifade eden ama insanları yanlış yola sevkeden sapkın grupların yazdıklarından kaçınma noktasında da özellikle dikkatli olmaları gerek. Ve, bir yazarın Arapça bir isim taşıyor olması, mutlaka onun bilgi ve marifet sahibi bir Müslüman olduğu anlamına gelmiyor. Müslüman ismi taşıyan bir yazar, İslâm hakkında insanları bilgilendirecek bir Müslüman olmayabilir, hatta Müslüman bile olmayabilir. Dahası, bana hiç mi hiç baskıda bulunmayan bilgi ve marifet sahibi Müslüman erkekler ve hanımlardan İslâm hakkında birşeyler öğrendim. Bu süre zarfında davranışımı İslâmîleştirmeye başladım; ki, bu muazzam bir değişim gerektirmiyordu benim için. Alkol kullanmaktan ve domuz eti yemekten oldum olası kaçınan biriydim. Ayrıca, muhafazakâr, edepli bir giyim tarzını hep tercih etmiştim ve evimin dışında makyajlı, parfüm sürünmüş halde veya mücevherat takınarak dolaşmaktan zaten uzak durmaktaydım. O yüzden, ilk etapta, İslâmî usulde kesilmiş etleri yemeye başladım. Bu zaman zarfında, hayatımda ilk kez, bir mescidi ziyaret ettimó bulunduğum şehirdeki bir mescidiÖ

İslâm’ı keşfedinceye kadar, onun hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. ‘Keşfetmek’ten söz ediyorum; çünkü medya kanalıyla her zaman kendisine dair birşeyler işittiğim ‘İslâm’ gerçek İslâm değil. O zamana kadar İslâm’ın insan elinin eseri başka bir din olduğunu sanıyordum, onun Hakikat olduğundan habersizdim. Ayrıca, bir insanın Müslüman sayılması için, Müslüman olarak yetiştirilmiş olması gerektiğini de sanıyordum. Bütün insanların Müslüman olarak, yani İslâm üzere, yani Yaratıcıya teslim olmuş olarak doğduğu gerçeğinden habersizdim. Pek çok ‘Batılı’ gibi, İslâm’ı ‘Doğu’yla özdeşleştirmiştim ve İslâm’ın gerek zaman, gerek mekân itibarıyla evrensel olduğunu bilmiyordum. Bununla birlikte, elhamdülillah, İslâm hakkında hiçbir zaman olumsuz duygular taşımamıştım. İslâm’a dair daha fazla bilgi edindikçe, şunu da ziyadesiyle anlamaya başladım: Ben, umumî anlamda Müslüman sayılmasam da, gerçekte zaten Müslümanmışım; İslâm’ın va’zettiği birçok iman esasını kabul edegelmişim zaten.

Düşünüp taşınarak İslâm’ın esas olarak ne olduğu ve Müslüman bir kişinin görevlerinin ve yapması gereken asıl vazifenin neler olduğu konusunda böylesi bir aşinalık sağladıktan sonra, İslâm’ı kabul etmeye ve bir Müslime olarak yaşamaya hazır hale geldiğimi hissettim. Elhamdülillah, evde olduğum bir gün kelime-i şehadet getirdim ve beş vakit namaz kılmaya başladım. Bu, 1993 Şubat’ında, oruç ayı Ramazan’ın başlamasından birkaç gün önce gerçekleşti. Önümüzde Ramazan ayı varken, Ramazan orucunu kaçırmak istemedim! Oruç, bana tahmin ettiğimden çok daha kolay geldi; oruç tutmazdan evvel, açlıktan bayılabileceğim endişesi taşıyordum, ama hiç de öyle olmadı. İlk etapta namaz kılma ve oruç tutma eksenindeki yeni gündelik hayata alışma noktasında belli bir ‘intibak süreci’ geçirdim, ama bu hiç de zor değildióbilakis, heyecan vericiydi. Abdullah Yusuf Ali’nin mealiyle Kur’ân okumaya başladım; bu İngilizce meali, İslâm’ı kabul etmemden çok kısa bir süre sonra, biri vermişti bana. Daha önce, başka kitaplarda Kur’ân’dan bazı pasajlar okumuştum yalnızca. Ayrıca, başlangıçta, Dr. Yusuf el-Kardâvî’nin İslâm’da Helâller ve Haramlar kitabı da benim için faydalı bir rehber oldu.

Ocak 1996’da (gene Ramazan ayı içerisinde) başörtüsü takmaya başladım. Anladım ki, Müslüman olmak Allah’a teslim olmak olduğuna göre, başımı örtmezsem Allah’a tam anlamıyla teslim olamamış durumda olacağım. Anladım ki, İslâm’ın bir bütün olarak kabul edilmesi ve yaşanması gerekiyor; o bir "kafana-göre-takıl," "işine-göre-eğ-bük" dini değil. İslâm’ı kabul ettiğimde, Müslüman bir kadının başını örtmesi gerektiğinin farkındaydım ve en sonunda buna niyet etmiştim. Müslüman olur olmaz başımı örtmüş olmam gerekirdi aslında, ama birçok Müslime için (hatta Müslüman bir aileden gelen insanlardan bir kısmı için) gayrimüslim bir toplumda bu adımı atmak ve başına örtüyü geçirmek pek de kolay değil. Birçok insanın onu bir bez parçası diye görmesi aptalca birşey! Hem, enteresandır, Hıristiyan rahibeler, onlar da başlarını örttükleri halde, başlarını örtüyorlar diye tenkit edilmiyorlar. Kendi hayatımda, başını örten mesture hanımlar gördüğüm vakit onlara karşı hiçbir zaman olumsuz duygular taşımamışımdır. Beni başımı örtüp örtmeme konusunda tereddüde sevkeden şey, başka insanlardan, özellikle ailemden kötü mualeme görme korkusu idi. Fakat, bizim yalnızca Allahu Teâlâ’dan korkuyor olmamız gerek; başkalarından değil. Başımı kesin olarak örtmemden önceki birkaç ay zarfında, adım adım başörtüsü takma ‘pratiği’ne başladım. En başta, evim ile Cuma günleri Cuma namazlarına iştirak etmek üzere gitmeye başladığım mescid arasında gidip gelirken başımı örttüm. (Maamafih, Müslüman olalı beri, her namaz esnasında başını zaten örtüyordum). Başımı tamamen örtmeye başlamamdan iki hafta önce, dualarımda, Allah’a başörtüsü takmayı benim için kolay kılması yolunda tazarruda bulunmaya başladım.

En sonunda başımı kesin olarak örtme noktasına ulaştığım gün, artık örtüsüz bir başla dışarı çıkamayacağımı hissettim ve başkaları başımı örtmemden hoşlanmasa da başı açık vaziyette ‘kemale ermemiş’ olacağımı düşündüm. Yaptığım amellerin hesabını verecek olan bendim ve benim İslâmî vazifelerimi yerine getirmem gerekiyordu, o yüzden de başkalarının hoşnut olup olmaması hiçbir surette beni ilgilendirmemeliydi. Kimi zamanlar, başörtüsüne muhalefet bir denetim meselesidir: Bazıları, bağımsız, ne yapması gerektiğine kendisi karar veren insanlardan hiç hi hiç hoşlanmazlar; hele hele bunlar kendi çocukları ise...

Başımı örttüğümde, hemencecik kendimi ‘koruma altında’ hissettim ve en nihayeti erkeklerin bana gözlerini dikmelerinden, onların şehvetli bakışlarının hedefi olmaktan kurtulmaya muktedir olmuş oldum. İlk etapta bir derece tedirginlik yaşamadım değil, ama birkaç hafta sonra başörtüsüyle dolaşmaya tamamen alıştım. Zaman zaman, sair insanlar beni bu halde görünce şaşırıyor, hatta şaşkına dönüyorlar; sanıyorum, soluk benizli, mavi gözlü Müslimeler görmeye pek alışık olmadıkları için! Bu bakımdan, başımı örtüyor olmam, insanların dikkatini İslâm’a çekerek, bir nevi İslâm’a davet niteliği de taşıyor.

İslâm’ı kabul edişimden beri, dinin hakikatına dair bilgi edinme çabamı sürdürüyorum; bu, erkek-kadın bütün Müslümanların ömür boyu yürütecekleri bir görev çünkü. Halihazırda Arapça öğreniyorum ve inşaallah, kısa bir zaman sonra Kur’ân’ı Arapça olarak okumaya kâdir olacağımı ümit ediyorum. Okumak, sair Müslümanlarla İslâm’a dair müzakerelerde bulunmak ve Cuma hutbesi, hepsi insanı eğiten şeyler. Olabildiğince müttaki bir insan olmaya cehdetmek ve kendi nefsine karşı mücadele etmek, yani nefsi ile olan cihadını yürütmek gayret istiyor; üstelik, bu, Müslümanlar için daimî ve hiç bitmeyecek bir görev.

İslâm’ı hadsiz derecede hayranlık uyandırıcı bir din olarak görüyor ve bir Müslime olarak yaşamaktan çok hoşlanıyorum.

  28.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut