“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Hayal mi, gerçek mi?
–Rabia Nazik Kaya

[*4.597 yazı içinden]

RAHMET VE İMAMLIK İLİŞKİSİ

Mona İslam Yazara Mesaj Gönder

FÜSUS-UL HİKEM’DE Harun fassında Harun Peygamber ile rahmet ilişkisinden söz edilir. İbnül Arabi’ye göre Harun Peygamber rahmet alemindendir. Hz. Musa’nın Allah’tan bir yardımcı istemesi üzerine Allah’ın rahmetinden gönderilmiştir. Harun Peygamberin hayatının pek çok yerinde rahmetin egemenliği görülür. Bu yüzden Harun(as)’ı anlamak, rahmet ve varlık ilişkisini anlamak için mühim bir imkandır.

Bilindiği gibi Hz. Musa celali bir mizaca sahiptir. Bunu onun iki adamın kavgasına müdahale ediş tarzından da, Allah’ın ona firavuna “kavli leyyin” (yumuşak dille) konuşmasını emretmesinde de görürüz. İsrailoğulları buzağıya taptıklarında onlara nasihat ettiği halde dönmemeleri üzerine fazlaca üzerlerine gitmeyen, Musa(as)ı bekleyen, onlar arasında fitne çıkarmak istemediğini söyleyen Harun peygamberin aksine, Musa(as) onların yaptıklarını öğrendiği andan itibaren, hışımla dönmüş, ellerindeki kutsal metinleri yere atıp, kardeşini saçından sakalından çekiştirecek kadar öfkelenmiş, buzağıyı yakıp küllerini savurmuş, Samiri’yi sürgüne yollamıştır. Burada Harun(as)ın putperestlik gibi bir fiile müsamahakar davranması düşünülemez, o bir peygamberdir, ancak pek çok millette putperest kavimlerine nasihat eden ama cebr etmeyen peygamberler gibi, öğüt vermiş, sert müdahale etmemiştir. Anlaşılan o ki bir ümmetin inşası sürecinde Celal Cemal dengesi için Musa’nın yanına Harun gerekmiştir.

İbnül Arabi rahmetle önderlik arasında ilişki kurar, ve insanları ancak onlara rahmet eden kimselerin yönetebileceğini söyler. Sosyal hayata baktığımızda merhamet sahibi insanların etrafında daha çok insan görürüz. Onlar insanlarla yumuşak konuşurlar, yanlışlarını kavli leyyinle düzeltmeye çalışırlar, kusurlarını örterler, ihtiyaçlarını karşılamaya gayret ederler, acılarını duyumsar, hayatlarına tek tek değer verirler. Yönetici olma hakkı merhamet sahiplerinindir. Bu sebeple Allah Harun’u İsrailoğullarının başına önder kılmış, sonrasında din adamları sınıfını ve pek çok Beni İsrail peygamberini de onun soyundan çıkarmıştır. Onlar İsrailoğullarını o kavmin en merhametlileri oldukları için etraflarına topladılar.

Fasta Adem’in halifeliği üzerinde dururken onun tüm mahlukata merhamet edici olma vasfından da söz edilir. Adem kuruyan yapraklara, solan bir ağaca ölen yahut acıkan bir hayvana acır, denizler kirlenmesin, gök delinmesin, kuşlar susuzluk çekmesin, insanlardan kimse ağlayıp üzülmesin ister. Adem tabiatı böyledir. Adam olan her insan da bu merhamet vasfına sahiptir. Hiçbir varlık kategorisinde olup bitene “bana ne” demez. Bu yüzden Adem ve soyu halifedir,imamdır, yeryüzünün önderliği onlara verilmiştir. Sebebi içlerindeki merhamettir.

Merhametli olan, iyi yönetir, Samiri hadisesinde olduğu gibi gereken yerde celal gösteremese de hata yapsa da, merhametliliği, yumuşak yürekliliği genel itibariyle onun gücüdür. Merhametli adam yüreğin gücünü bileğinkinden üstün tutar. Varsın onun kusuru da gereken yerde şiddet gösterememek olsun. Yine de rahmet kahırdan üstündür.

Bir başka bölümde Davud (as) anlatılırken bu meselede bir örnek verilir. Davud peygamber savaşçı bir peygamberdir, Allah’ın emriyle savaşmıştır, ancak pek çok sefer denemesine rağmen Mescid’i Aksa’nın inşası Hz. Süleyman’a nasip olmuştur. İbnül Arabi bunun sebebinin Allah için bile olsa kan dökenin kutsal mescidi yapmasına Allahın razı gelmemesi, onu ancak oğluna nasip etmesi olduğunu söyler.

Harun fassında önderlikten söz edilirken varlıkların istemelerinden, arzularından söz edilir. İnsan isteyen varlıktır. Hatta istemek heva, hub, vüdd, aşk her biri birbirinden daha kuvvetli olmak üzere insanın ayırdedici vasfıdır. İnsanlar üzerine önder olanın onların istek ve arzularını yerine getirebilmesi, taleplerini karşılaması gerekir. Bunun için de merhamet sahibi olması şarttır. Yoksa “bana ne” ile o makamda durulamaz. Allah da alemde tüm varlıkların tüm isteklerine rahmetiyle cevap vermektedir. Halifesi de öyle yapmak zorundadır. Zaten isteyen hangi tecelligahtan isterse istesin Ondan istemekte, hangi tecelligahtan alırsa da Rahman’dan almaktadır. Allah kendi hazinesinden verir, halifesi ise fakirdir, Allah’ın hazinesinden verir. İçinde Allah’ın rahmetinden tecelli eden rahmet ona tüm rahmet hazinelerini Onun emri dahilinde kullanma, tasarruf etme hakkını verir.

İnsan hevasının peşinden gider. Hatta ayetin belirttiği üzere hevasını ilah edinir. Ham nefs böyledir. Yolun başında insanın istekleri neredeyse onun tanrısıdır. Onların ötesinde bir şey düşünmez, hatta Allah’ı bile isteklerini karşıladığı için sever, yani hevası için. Ancak nefs tekamül ettikçe bir an gelir ki İlahını hevası edinir. İlahı ne isterse o da onu ister, gayrı kendinde Ondan farklı bir istek ve arzu kalmaz. Artık onun küllden ayrı bir cüz-i iradesi yoktur, o cüz-i iradesini bir buz parçası gibi nehre atmış, eritmiştir, artık o damla değil, nehirdir. Nehir nereye akarsa o da oraya akar.

İnsanın birini/birşeyi ilah edinmesinin sebebi hevası(istek ve arzusu) olduğu gibi, birini üzerine İmam seçmesi de bundandır. Bir kimse bir diğerinin otoritesi altına giriyorsa, ki ikisi de insandır,aralarında Adem ile mahlukat arasındaki gibi bir hiyerarşi yoktur, bu onda istediği bir şey olduğu içindir. Kendisinde eksik, onda fazla gördüğü bir isim tecellisi için, yahut kendisinde olmadığını fark ettiği ve onda var olan bir vasıf için, tamamlanmak için, kemal bulmak için diğerinin otoritesi altına girer. Bu isteyenin istemesine, mizacına, kendini neyle beraber bilirse mutlu olacağına göre değişen birşeydir.

Alan el istekle yönelir, veren el ise merhametle verir. Böylece istek rahmet dengesi kurulur.

Kişinin birini imam seçmesi ile ilah kılması arasında ince bir fark olduğu açık. İkisinde de heva ile hareket ediliyor, ikisinde de fakr bizi yönlendiriyor, ikisinde de bir itaat ve ibadet(İbnül Arabi ibadeti söz dinleme, karşısındakini menun etmeye çalışma, itaat etme anlamında kullanır)vardır. Ancak biri kendi fakrına karşı uzandığı yeri gerçekten gani(zengin) bilir, ve onu kendi gınasına sebep sayar, bu ilah edinendir, ikincisi fakrına karşı uzandığı yeri bir tecelligah bilir, zenginlik onun eline emaneten verilmiş ve kendisine getirmesi emredilmiştir, yani o bir tablacıdır, onu sebep değil vesile bilir, o zaman onu imam edinmiştir. Birini imam edinmek ardındaki hakikati görmekle ilah edinmek ise görmemekle mümkün olur. Ancak insan her iki halde de alemdeki sebeplerden, vesilelerden birine yönelir.

Bize merhamet eden ve fıtratımızın istediği, yöneldiği, arzu ettiği, hakikatte potansiyelimizde var olan ve dışarıya çıkabilmek için yardıma ihtiyaç duyan şeylere el veren kimse bizim üzerimizde imamdır. Mürşidlerin, öğretmenlerin, kamillerin, hatta mümin kardeşlerin birbirlerine merhametleri ve birbirlerinde bulunmayan iyi vasıfları itibariyle yardımlaşmaları imamlıktır. Biz bir kimseyi arzumuzu gerçekleştirebiliyorsa yahut onunla arzumuz gerçekleşmeye yaklaşıyorsa severiz. Arzumuz, fıtratımızın gereği, bizdeki isimlerin neşvü nema bulmasıdır. Kendimizi gerçekleştirmeye yardımcı olabilecek herkes bize rahmet aleminden gönderilmiş birer imamdır. Onları bize merhamet etmelerinden ve eksikliğini hissettiğimiz şeyi kalplerinde, akıllarında,sözlerinde, amellerinde tüm varlıklarında, yaşam tarzlarında barındırmalarından tanırız.

İnsan merhamet gördüğü yere ister istemez baş eğer, merhametin otoritesi büyüktür.

  04.07.2012

© 2015 karakalem.net, Mona İslam

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut