“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Bitirirken...
–Metin Karabaşoğlu

[*4.617 yazı içinden]

 Arşiv

Buzlanma

Yazara Mesaj Gönder

YILLARDIR İZİNİ sürdüğüm bir düğüm, üç gün önce çözüldü. Hani, o bildik düğümlerden biri değil bu. ABD ile İngiltere arasındaki yakınlaşmanın sebebi, Rusların neden Bosna’da Sırplara arka çıktığı, Kuzey-Güney refah eşitsizliğinin çözümü.. gibi ‘büyük’ meselelere de bakmıyor. Kendi namıma, Rabbimin Ezelî Kelâmının ‘başlangıç’ sûresi olan Fâtiha’nın sonunda bildirdiği ‘üç yol’a aklım takılmıştı. Said Nursî adlı bir kulun, bu üç yolu neden "Ene" bahsinin* sonunda zikrettiğini nicedir çözebilmiş değildim. Üç gün önce, işte bu düğüm çözülmüş oldu.

Fâtiha’nın âhirinde, üç yol ve üç grup insan vardı: (1) sırat-ı müstakîme, doğru yola, istikamete erişme nimetiyle nimetlenenler, (2) gazaba duçar olan mağdublar, (3) dalâlete düşmüş sapkın grup.

İşte bu üç grup insanın yürüdüğü üç yol, "Ene" bahsinde, bir temsilî hikâye içinde anlatılıyor; üçüncüsü kara, ikincisi ise deniz ile sembolize ediliyordu. Ama, vahşetli bir kara ve dehşetli, fırtınalı bir deniz... Birinci yol olan sırat-ı müstakîmin sembolü ise, ‘manevî, semavî asansörler’ idi. Onları farkeden, hiç zahmetsiz, selamete eriyordu.

İyi de, bütün bunların "Ene" bahsiyle ilgisi neydi?

Bir Mesnevî-i Nuriye müzakeresi esnasında, bu sorum cevap buldu. Mesnevî’de de, konu gelip ‘ene’ye dayanmıştı. Ene için, ‘haddizâtında bir hava, bir buhar gibidir’ deniliyordu. Ama, ülfet ile ‘mayi’ bir hal alıyor; ve gaflet ve isyan ile ‘kalınlaşıp katılaşıyor’du.

İnsanın ‘en güzel kıvam’da yaratıldığı halde, sonradan kendini esfel-i sâfilîn derelerine atmasıyla da ilgili bir süreçti bu. Ene de, esasen, bu ‘en güzel kıvam’ın bir parçasıydı. Esasen ne kötüydü, ne de kötülük olsun diye verilmişti. Rabbimizi tanımamız için bir araç olarak, hava gibi latif, buhar gibi hafif bir biçimde yaratılmıştı. Ama bizler, onu önce sıvıya dönüştürüyor; sonra, daha da ileri gidip, bir buz parçası haline getiriyorduk. Gözle görülmez derecede şeffaf olan eneyi, Güneşler Güneşini görmeye engel buz parçalarına dönüştürüyorduk.

Bu, ‘Fâtiha’nın ahirindeki üç yol’un hava, deniz ve kara ile sembolize edilmesine de denk düşen bir süreçti.

Ve bu aşamada, İhlas Risalesi’ndeki, "Bahtiyar odur ki, bir buz parçası hükmündeki enaniyetini..." diye sürüp giden dokunaklı haşiye, daha bir derinlik kazanıyor olmalıydı.

Hayır, ene’miz baştan beri ‘bir buz parçası’ hükmünde değildi. Onu ‘buz parçası’na dönüştüren bizdik. Ve ihlasın yolunu bulabilmek, sırat-ı müstakîmin izini sürebilmek, o buz parçasının eriyip buharlaşmasına, yeniden asıl haline kavuşmasına bakıyordu. Bunun usulü ise, Risale-i Nur’un hemen her yerinde, ama bilhassa ‘reşha’ temsili eksenine oturan Yirmidördüncü Söz’de anlatılıyordu.

Karlı buzlu bir Aralık gününde, belki hakkıyla anlatamadığım, ama beni kesinlikle heyecanlandıran bu bağlantıların farkına varmış; hem bunun sevinci, hem de bu noktada hayatımı kuşatan ‘buzlanma’ların hüznü ile evime doğru yürümeye başlamıştım. Karlı buzlu bir yolda düşmemek için dikkatlice yürürken, şu ‘enaniyet asrı’ndaki hayat yolumuzun da böyle her an kaymaya müsait buzlu, tehlikeli bir yol olduğunu düşündüm. Ve aklıma, karlı havalarda sıklıkla duyduğumuz bir trafik uyarısını, hayat yolculuğumuza uyarlamak düştü:

". . . Ene sahiplerinin yanlarında Kur’ân, ve de iman dersi yüklü eserler bulundurması; İşaretçi aleyhissalâtu vesselâm’a ve işaretlerine uyulması; kaygan ve buzlu zeminlerde yavaş gidilmesi . . ."

Vâkıa, şu asırda hayat yolunda öyle bir buzlanma var ki, yapılan bir kaza ebedî hayatları söndürüyor!

  28.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut